30 Eylül 2007 Pazar

0 - 1 Yaş Beslenmesine Uygun Tarifler

YOĞURT
Süt kaynatılır
Elin dayanabileceği sıcaklığa kadar soğumaya bırakılır
Sonra içine bir iki kaşık yoğurt (mayası) ilave edilir
Kımıldatılmadan üzeri iyice örtülerek 3-4 saat bekletilir

MEYVESUYU VEYA MEYVE PÜRESİ
Mevsimine göre meyveler yıkanır, kabukları soyulur
Katı meyve suyu sıkma aleti varsa suyu çıkarılır. Yoksa rendelenir ve temiz bir tülbentten süzülür
Meyve püre yapılacaksa, cam rende ile rendelenir.
Meyve rendesi ince, ezme şeklinde olmalıdır

SEBZE PÜRESİ
Sebzeler önce iyice yıkanır
Kabukları soyulur ve küçük küçük doğranır
Az su konularak ağzı kapalı olarak haşlanır (pirinç, sıvıyağ katılabillir)
Haşlanan sebzeler, çatal veya kaşıkla iyice ezilir ve kaynatma suyu ile karıştırılır

SEBZE ÇORBASI (2 porsiyon)
Mevsim sebzeleri (kabak, havuç, patates gibi)
1 yemek kaşığı pirinç
2 çay bardağı su
1 tatlı kaşığı zeytinyağ
Sebzeler iyice yıkanır, küçük küçük doğranır,
1 yemek kaşığı pirinçle birlikte suya atılarak kaynatılır
1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenerek pişirilir, tel süzgeçden geçirilerek bebeğe verilir

YOĞURTLU SEBZE ÇORBASI
1 kepçe yoğurt
1 orta boy patates veya herhangi bir mevsim sebzesi
1 yemek kaşığı pirinç unu
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
Bir tencereye yoğurt konur, az su ile sulandırılır
Evde olan herhangi bir sebze ve patates doğranır
1 tatlı kaşığı zeytinyağ ve pirinç unu eklenerek pişirilir

TARHANA ÇORBASI
2 yemek kaşığı kuru tarhana
1 çay bardağı su
1 tatlı kaşığı zeytinyağ
Bir tencereye 2 yemek kaşığı kuru tarhana konur, az su ile sulandırılır
Üzerine 1 çay bardağı su ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenip pişirilir

MERCİMEK ÇORBASI
2silme yemek kaşığı mercimek
1küçük boy havuç
1küçük boy patates
1tatlı kaşığı zeytinyağ
1çay bardağı su
Bir tencereye 2 yemek kaşığı mercimek, 1 çay bardağı su konur1 küçük boy havuç, patates rendelenip, 1 tatlı kaşığı zeytinyağ eklenir ve pişirilir

IZGARA KÖFTE
30gr (1 köfte kadar) yağsız iki kere çekilmiş dana kıyma
Ekmek içi
Maydanoz (isteğe göre yumurta kırılabilir)
Ekmek içi az ıslatılır, maydanoz ve kıyma ile yoğrulur, ısıtılmış fırında veya ekmek yerine pirinç veya bulgur konularak sulu köfte olarakda yedirilebilir

Suda Doğum

Suda doğumda amaç nedir?
Su altında doğumda amaç, kişilerin streslerinin azaltılması ve kaslarının mümkün olduğunca gevşetilmesidir.

Suda doğum yaptıran hekimler ılık suyun sakinleştirici ve ağrı giderici etkileri olduğunu ve bu etkinin gebenin kendisini daha rahat hissetmesine ve doğumun daha kolay geçmesine yardımcı olduğunu ileri sürmektedirler. Tarihçeİlk su altı doğumu bir tesadüf sonucu, 1803 yılında Fransada yaşayan bir kadın tarafından kendi başına (hekim yardımı olmaksızın) gerçekleşmiştir.

1960lı yıllarda ilk defa eski Sovyetler Birliğinde Igor Charkovshy bu konuda deneme çalışmalarına başlamış, Onu 1978-1985 yılları arasında Fransada yaşayan Dr. Michel Odent izlemiş ve su altında pek çok doğumu gerçekleştirmiştir.

Suda doğum uygulamaları daha sonraları bir ara güncellik kazansa da belirli bölgeler dışında yaygınlaşmamıştır. Günümüzde eski Sovyet Cumhuriyetleri, İngiltere ve Fransanın bir kısmı ile Amerika Birleşik Devletlerinde sınırlı sayıda klinik ve hastanelerde uygulanmaktadır.
1994-1996 yılları arasında İngilterede gerçekleşen doğumların %0.6sı suda olmuş ve bu doğumların da %9u evde ebe yardımı ile gerçekleşmiştir. Bu doğumlarda bebek ölüm oranı binde 1.2 olup istatistiksel olarak normal doğumdan farklı değildir.

Suda doğum nasıl gerçekleşir?Tam teşekküllü hastanelerin bazılarında suda doğum için özel olarak hazırlanmış küvetler mevcuttur. İdeal olarak 37 santigrad dercede su içine gebe ve hekimin özel ekipmanlar ile girerek doğumun gerçekleşmesi sağlanmaktadır.
Burada suyun çok sıcak olması durumunda anne adayının kan dolaşımında değişim olabilir ve ani tansiyon düşüklüğü ile plasentaya giden kan akımlarında azalmalar yaşanabilir. Bu da hem anne adayını hem de bebeği risk altına sokabilir. Ayrıca suda uzun süre kalınması durumunda anne adayında terlemeye bağlı sıvı kaybı da görülebilir.

Suda doğumun avantajları nelerdir?Teorik olarak en büyük avantajı; ılık suyun kasları gevşetmesi, zihinsel rahatlık sağlaması ve bu sayede plasentaya giden kan akımının artarak daha az ağrılı ve daha kısa bir doğum sürecinin yaşanmasıdır. Diğeri ise 38 hafta boyunca suda gelişen fetüsün yine sıvı bir ortamda yaşama adım atacağı düşüncesidir.

Suda doğumun dezavantajları nelerdir?Gebenin ağrı eylemi sırasında bebeğin NST (External tokografi) ile kalp atımlarının izlenememesi bir dezavantajdır.
Yine, bebeğin göbek kordonunun kısa olması gibi durumlarda aniden su yüzüne çıkan kordon kopabilir ve bebek kan kaybedebilir. Bu da kan transfüzyonu gereksinimini arttırabilir.

Sonuç olarak...

Konuyla ilgili yapılan ve normal doğum ile suda doğumu karşılaştıran pek çok araştırmalarda yarar veya zarar etkisi açısından her iki doğum şeklinin birbirine karşı çok üstün avantaj ya da dezavantajları bulunmamakla birlikte, suda doğum özellikle son yıllarda pek çok çift tarafından tercih edilen alternatif bir doğum yöntemi haline gelmiştir..
Bu konuda hekim tecrübesi, hastane koşulları ve çiftlerin görüşleri ortak olarak değerlendirilmeli ve karar bu yönde şekillendirilmelidir.


Ankara/ Cebecideki Zekai Tahir Burak Hastanesinde (Büyük Doğumevi) 2006 yılı başı itibari ile suda doğum ünitesi açılarak -dileyen hastalara hizmet vermek üzere- hizmete girmiştir.

Op.Dr. Süleyman ESERDAĞ

Lazer Epilasyon Hakkında Merak Ettikleriniz

LONG PULSED ALEXANDRİTE LAZER:
Lazer teknolojisi son yıllarda sağlık alanında kullanılmaktadır. Lazer adı zaman zaman insanlara ürkütücü gelse de teknolojik gelişiminin takip edilmesi, hekimin ve tedavinin başarısını arttırır.Güzellik kavramı objektif kriterlere sahip olmakla birlikte daha subjektif görünür. Amacımız kadınların ve erkeklerin arzuladıklarına ulaşılabilir hedefleri onlara sunmaktır. Çünkü modern çağın gereği, insanların zihinsel performansları arttıkça, bedensel beklentiler artmaktadır. Günümüz insanı genetik veya hormonal de olsa istenmeyen tüylerle mücadele etme şansına lazer teknolojisi sayesinde sahiptir

Ancak bazen, lazer işlemleri bittikten bir yıl sonra o bölgede bazı tüyler çıktığı görülebilir. Gerçi bu tüyler tedavi öncesi sıklıklarında ve kalınlıklarında değillerdir ancak 2-3 tane tüy çıkması bile yanlış olarak sonucun kalıcı olmadığı şeklinde yorumlanabilmektedir. Oysa gerçekte durum böyle değildir. Lazerle tüy giderme tedavi ilkelerini gözden geçirecek olursak; etkili bir lazer tedavisinde her bir seansın sonucu kıl köklerini sayıca azaltmak şeklinde kendini göstermektedir. Bu azalmanın oranı kişiden kişiye değişir ancak her durumda, devam eden tedavilerde azalma da devam eder. Bu sırada, kıl köklerinde sayıca sayıca azalmanın yanısıra zayıflama da meydana gelir. Zayıflamış kökler ise ancak çok uzun süren dinlenmeden dönemlerinden sonra büyüme dönemine girebilir. Bu da tedavinin ilerlemesiyle birlikte tüy çıkarması için gereken sürenin uzaması anlamına gelir. Dolayısıyla belli bir seansın sonucu seans olup olmadığı anlayabilmek için sonuncu işlemden sonra 1 yıl beklemek gerekebilir. Bir yıl sonra tüy çıkması halinde ise bu, sonucun kalıcı olmadığına değil, tedavinin henüz bitmemiş olduğuna işaret eder.


Lazer epilasyon; CE belgesi olan son teknoloji LONG PULSED ALEXANDRİTE Lazer sistemleri ile artık daha başarılı sonuçlar alınmaktadır.
Alexandrite lazer 755 nm dalga boyundaki ışınlardan olmaktadır. Bu dalga boyu kılın yapısında bulunan melanin pigmenti (siyah boya maddesi) tarafından yoğun şekilde emilen ışın demetlerini içerir. Bu sayede lazer epilasyonla amaçlanan kıl kökü tahribatı kolayca sağlanabilir. Alexandrite lazer ışınları Diod ve Nd-yag lazerlere göre melanin pigmenti tarafından daha yoğun emilmektedir. Bu durum epilasyon için avantajdır.

Lazer kıl köklerine nasıl etki gösterir?Lazer, Selektif Foto-Termonoliz (ışık ısısıyla seçici tahrip) adı verilen mekanizma üzerinden etki gösterir. Deriye lazer atışı yapıldığında, ışık milisaniyeler içinde deriden emilmeksizin geçer ancak kıl kökü ve kıl gövdesi tarafından emilir ve kıl kökü içinde yüksek ısı meydana getirerek kıl kökünün tahrip olmasına yol açar.

Lazer vücuduma bir hasar verir mi?
Lazer çoğu zaman radyasyon gibi değerlendirilip sağlığa zarar vermesinden gereksiz yere korkulmaktadır. Oysa lazer ile radyasyon arasında bir ilişki yoktur. Lazerin deriye uygulanması sırasında deri altındaki doku ve organlara herhangi bir etkide bulunduğuna dair bir bulgu da gözlenmemiştir. Esasen, çok güçlü epilasyon lazerleri ile dahi, etkili dozlarda ancak kıl kökü seviyesine dek ulaşılabilir.

İşlemler acı verir mi?Lazerlenen kıl kökü tahrip olurken, cımbızla çekildiğinde meydana gelen acının benzeri bir his algılanır. Bu kaçınılmazdır. Vücudun bazı bölgelri daha duyarlı olduğundan, doğal olarak bazı bölgelerde bu his daha güçlü olabilir. Lazer soğutucu ile birlikte kullanılmakta olduğundan derinin ısınmasına bağlı bir ağrı-acı meydana gelmez. Soğutucu, işlem sırasında lazer atışı öncesi-atış sırası ve sonrasında deriyle sürekli temas halinde tutularak işlem bölgesini soğutur ve deri üst tabakasını lazerin ısısından kurur. Soğutucu sayesinde kıl kökündeki reaksiyon da nisbeten az hissedilir. Örneğin dudak üstündeki ince tüyler lazerlenirken hiçbir şey hissetmezsiniz. Tedaviler sırasında herhangi bir lokal anestezik ya da ağrı giderici hiçbir bölgede gerekmez.

Lazerli epilasyon hangi bölgelerde uygulanır?
Lazer, bütün vücuda uygulanabilir. Yüz, ense, boyun, kulaklar, kaşlar, kol, koltukaltı, bacak, göbek, kalça, sırt, omuzlar, belde uygulandığı gibi, göğüs, meme, bikini çizgisi gibi hassas bölgelerde de tehlikesizce uygulanabilir.

İşlemler ne kadar sürer?Bu işlem yapılan bölgenin genişliğine göre değişir. Örneğin dudak üstü 1 dakikada biterken sırt 1-2 saat sürebilir.

Kaç kez yapılır?Lazer kıl köklerine gelişme dönemlerindeyken etki eder. Dinlenme dönemindeki bir kök lazerden ötürü geçici bir süre için baskılanabilir ancak tahrip olmaz. Belli zaman diliminde tüm kıl kökleri birden büyüme döneminde olmayacağından, bütün kökleri yok etmek için de tek bir tedavi yetmeyecektir. İşlemler, kökler büyüme fazına girdikçe, 4-6 hafta aralıklarla ya da tüyler çıktıkça yapılır. Toplam işlem sayısı vücut bölgesine göre değiştiği gibi, genetik faktörler, yaş, cinsiyet, hormonal profil gibi özelliklerinize bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Ancak literatürde ortalama 3 ile 6 seansta çözüm bulunmaktadır. Tedavi planı tarafımızca kişiye özel yapılmaktadır burada önemli faktörler kişinin cilt yapısı kıl rengi ve kalınlığıdır En iyi sonucu beyaz tenli, siyah ve kalın kıllarda alırken, alexandrite lazeri çok esmer ve zencilerde kullanmıyoruz beyaz ve açık sarı renk tüylerdede uygulama önermiyoruz..[yenisayfa]

Tedaviden sonra deride ne gibi bir değişiklik gözlenir?Bazı ciltlerde pembelik veya kızarıklık olabilir. Ancak güçlü bir soğutucu ile birlikte kullanılan lazerlerde, işlem sonrası pembelik-kızarıklık hemen hemen hiç görülmez.

Tedaviden sonra yapmamam gerekenler nelerdir?Tedaviden sonra hemen günlük yaşantınıza dönebilirsiniz.

Tedaviden sonra losyon-krem kullanımı gerekli midir?Deride kızarıklık meydana getiren lazer işlemlerinden sonra koruyucu olarak bir takım kremler kullanmak gerekli olabilir ancak kızarıklık oluşmayan bir tedaviden sonra herhangi bir koruyucu krem uygulamasına da gerek kalmaz.

Yüze uygulanan bir tedaviden sonra makyaj yapılabilir mi?Deride kızarıklık meydana getiren bir lazer tedavisinden sonra kimi makyaj malzemelerinin kullanımı sakınca yaratabildiği akılda tutulmalıdır ancak kızarıklık oluşmayan bir tedaviden sonra işlem gören bölgeye makyaj malzemeleri rahatlıkla uygulanabilir.

Lazer tedavileri sırasında güneşe çıkmak sakıncalı mıdır?İşlem sırasında cildinizde kızarıklık meydana gelmişse güneşe çıkmaktan sakınmalısınız. Zira deride kızarıklık meydana getirebilen lazerlerle işlem görmeden önce ve işlemden sonra güneşe çıkmak son derece zararlı olabilir. Bu nedenle tedavi süresince güneşten sakınmak tavsiye edilir. Ayrıca solaryuma da girilmemesi hastaya söylenmelidir.

Lazer uygulamasından sonra işlem bölgesindeki tüylere ne olur?İşlemden sonraki 3 gün içinde lazerlenmiş olan tüyler yavaş yavaş yüzeye çıkar ve dökülmeye başlarlar. Tüylerin yüzeye çıkması yeniden büyüme olmayıp, köklerin içindeki tüylerin dökülmeleri için gereken bir süreçtir. Dökülme tamamlandıktan sonra o bölgede birkaç hafta süreyle yeni tüy çıkmaz. Yeni tüyler çıktığı zaman ise yeni seans zamanı gelmiş demektir. (Bu süre bölgeye göre değişmekle beraber ortalama 4-6 haftadır)

Lazer işlemlerine başlamadan önce ne yapılması gerekir?
Lazer işlemlerine başlayabilmek için o bölgedeki tüylenme maksimum yoğunluğa ulaşana dek tüyleri kökten almadan beklemek gerekir. Yapmamız gereken bölgeye göre değişen 2 haftadan 6 haftaya kadar bir süre boyunca sarartıcı veya cımbız/ağda kullanmadan beklemektedir. Bu sürede uzayan tüyleri isterseniz kesebilir ya da tüy dökücü krem kullanabilirsiniz. Tüy dökücü kremler köklere işlemediğinden lazerden önce kullanılmalarında sakınca yoktur. Zira işleme başlamak için tüylerin uzun olmaları gerekmez, köklerin tüy çıkarmış olması yeterlidir. Kesme işlemi için makas ya da isterseniz jilet de kullanabilirsiniz, bir sakıncası yoktur.

Jilet hiçbir zaman kökleri güçlendirmeyecek, ayva tüylerini kalınlaştırmayacaktır. Sadece, jilet ya da makasla kesme sonrasında tüylerin ucundaki zayıf ve ince kısım kesildiğinde dipte kalan nisbeten kalın kısım kendini gösterecek, bu görünüm ise tüylerin kalınlaştığı şekilde bir göz aldanması yaratacaktır. Oysa, aslında tüyün kalitesinde bir değişiklik meydana gelmemektedir. Tabii, isterseniz hiç bir şey yapmadan da bekleyebilirsiniz.

Sonuçlar kalıcı mıdır?
Hormonal nedenli tüylenme vakalarında yeniden bir hormanal düzensizlik meydana gelecek olursa yeniden tüylenme artışı görülmesi tabiidir. Bunları bir tarafa bırakacak olursak, günümüzün gelişmiş yüksek güçteki lazerleriyle etkin dozlarda yapılan bilinçli tedavilerde bir bölgede bitmiş bir tüylenmenin yeniden başlaması olası görünmemektedir.

Op.Dr. Nejdet ŞİŞMAN

Tatil bitti, Okula devam

Uzun bir yaz tatilinin ardından yeniden okula dönmek birçok çocuğa için zor gelebilir. Bu noktada çocuğun yaz boyunca yaptığı faaliyetlerle okul arasında köprü kurmasının yararı çok büyüktür. Okula geri dönüş konusunda her çocuğun tepkisi farklı olmakla birlikte, gerilim yaşayan çocuklara yardımcı olmak ve okula geçişi kolaylaştırmak için yapabileceğiniz tek şey öncelikle çocuğunuzun kaygılarının nedenini belirlemektir. Yeni bir sınıfın yeni bir zorluk anlamına gelir, çocukların dersleri başaramama korkusu karşısında savunma amaçlı saldırganlık gösterebilmesi mümkündür.

Organize olmak ve güven verici rutinler oluşturmak çocuğun kendini ehil hissetmesi açısından önemli katkılar sağlayabilir. Yeni bir okul ya da sınıf arkadaş bulma konusunda endişeler duymasına neden olabilir. Okul dışı faaliyetler ya da hobilerin başka çocuklarla konuşma başlatması ve kendi olağan çevresi dışındaki çocuklarla tanışma fırsatı sağlaması açısından yararlı olabilir. Ayrıca geçmişte başarıyla atlattığı zor durumlar hakkında konuşmanız da özgüvenini destekleyecektir. Her çocuğun okula yeniden başlama konusunda kendine has bir tepki vermesi normaldir. Bu durum sizde çocuğunuzun yaşamına kendi deneyimlerinizi tatbik etme eğilimi oluşturabilir. Kendi deneyimlerinizi hatırlamanız konuya ilişkin anlayışınızı derinleştirebilir.

Çocukların yeni döneme yapacakları başlangıç, onların tüm senelerini etkileyebiliyor. Çocuklarının bu yeni tempo artışına daha kolay uyum sağlayabilmeleri için anne-babaların bu sürece hazırlıklı olmaları son derece önemlidir.

Çocuğunuzun tatil sonrasında okula yeniden adapte olması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar şunlardır:

-Çocuğunuzun her insanın yeni başlangıçlarda yaşadığı
stresi
ve kaygıyı yaşamasını normal karşılayın ve bu duruma onu önceden hazırlamaya çalışın.

-Olumlu fiziksel ve ruhsal gelişim önemlidir. Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal sağlığının yerinde olduğundan emin olun. Çocuk ve diş doktoruyla v.b. görüşmelerinizi erken dönemde ayarlayın. Çocuğunuzun duygusal veya psikolojik gelişimiyle ilgili endişelerinizi uzmanlarla paylaşın. Uzmanlar kaygılarınızın yaşa uygun konulardan mı ya da ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gereken gelişmelerden mi kaynaklandığını belirlemenizde yardımcı olurlar.

-Okuldan gönderilen tüm belge ve notları dikkatle takip edin.

-Uyku ve yemek saatlerini yeniden düzenleyin. Okullar açılmadan en az bir hafta önce uyku ve yemek düzeninizi özellikle kahvaltı saatlerini yeniden planlayın. Bu değişikliğe çocuğunuzu hazırlamak için onunla ödev ve etkinlikler nedeniyle aşırı yorgunluk hissetmemek için düzen oluşturmanın yararları üzerinde konuşun.

-Televizyonu kapatın. Çocuğunuzu sabah saatlerinde t.v. izlemek yerine yap- bozla uğraşma, boyama, kitap okuma v.b. etkinliklere yönlendirin. Bu faaliyetler çocuğunuzun öğrenme sürecine ve okul düzenine alışmasını kolaylaştıracaktır.

-Çocuğunuzla birlikte okulunu ziyaret edin. Çocuğunuz küçükse ya da yeni bir okula başlıyorsa onunla birlikte okula gidin. Öğretmenle tanışmak, sınıf, yemekhane, bahçeyi görmek okul öncesi hissedilen endişenin azalmasını sağlar. Yeni çevre hakkında soru sorması için çocuğunuzu yüreklendirin.

-Arkadaşlarıyla program yapmasını destekleyin. Okul açılmadan önce çocuğunuzu sınıf arkadaşlarıyla buluşarak olumlu sosyal ilişkiler kurması için destekleyin.

-Ev ödevleri için uygun alan seçin. İlköğretim çağındaki çocuklar kendi odalarında veya evin sessiz bir köşesinde çalışabilirler. Okula yeni başlayan çocuklar için ise oturma odası ya da mutfak gibi ortak kullanım alanlarında erişkinlerin denetim ve gözetimlerine olanak sağlayan bir çalışma köşesi oluşturulabilir.

-Okul ve beslenme çantaları için yer belirleyin. Okul eşyaları, anne-babanın okuması için eve gönderilen yazılı belgeleri v.b. koymak için bir yer belirleyin. Her akşam okul çantasının düzenlenmesinin çocuğunuzun sorumluluğu olduğunu hatırlatın. Çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmediğinde onu sabırla uyarın, hiçbir şekilde “ne de olsa o yapmıyor bari ben yapayım” tutumu içerisinde olmayın

-İşlerinizi azaltın. Okulların açıldığı hafta programınızı sadeleştirin. İş seyahatleri, gönüllü çalışmalar, projeler v.b. mümkün olduğu ölçüde erteleyin. Yeni okul döneminde çocuğunuzun hissedebileceği endişeyi yenmesi ve okul düzenine alışmasına yardım olabilmek için serbest zamana ihtiyaç duyabilirsiniz.

-Okul sonrası saatleri planlayın. Eve döndüğünde sizi bulamadığı zaman neler yapılması gerektiğini çocuğunuzla konuşun.

-Kitap ve defterlerini gözden geçirin. Yıl içinde öğreneceği bilgiler hakkında onunla konuşun. Konulara ilişkin merak ve ilginizi onunla paylaşın. İçerikleri kavrama yeteneğine olan güveninizi ona açıklayın. Okul yılı boyunca öğrenme sürecini pekiştirin. Öğrenme becerilerinin gelişmesi zaman alır, sık tekrar gereklidir. Çocuğunuzu sabırlı, dikkatli ve olumlu olması konusunda yüreklendirin.

-Öğretmeniyle yakın ilişki ve iletişim halinde olun. Aynı şekilde diğer velilerle de iletişim kurmaya özen gösterin

-Okul ortamında yardım alacağınız kaynakları belirleyin. Siz ve çocuğunuza yardımcı olacak kişileri belirleyin; müdür, psikolojik danışman, serbest zaman etkinlikleri koordinatörü v.b. Görevleri ve gereksinim duyduğunuzda nasıl ulaşacağınız hakkında bilgi edinin.

-Çocuğunuzun sorunlarına ilgi gösterin. Çocuğunuzun okul konusunda endişeleri varsa beslenme veya okul çantasına onu yüreklendirecek özel notlar yazıp bırakın. Yeni bir durumda insanların endişe duymalarının doğal olduğunu ve öğretmen, akranlarını tanıyıp okul düzenine uyum sağladıktan sonra her şeyin düzeleceğini kendisine anlatın.

-İlk birkaç hafta çocuğa fazla tepki göstermemekte fayda vardır. Anaokuluna ya da birinci sınıfa başlayan çocuklarda özellikle anneden ayrılık önemli bir anksiyete yaratabilir. Bu durumlarda sakin olmak çok önemlidir. Bu durumun normal olduğunu bilmek ve soğukkanlı davranmak yerinde olacaktır. Çocuğun eğitmenine güvenmek anne babaya da bir rahatlık verecektir. Eğitmenlerin bu durumlara karşı çok önemli deneyimlere sahip olduklarını unutmamak gerekir.

-Okula gitmek ve derslerde annesi olmadan oturmak ve beklemek konusunda sorun yaşayan çocuklara özellikle anne ve baba tarafından verilecek mesajlar çok açık ve net olmalıdır. Çocuklar genellikle sınıftan çıktıklarında bir daha annelerini görememe endişesi yaşarlar. Bu noktada çocuğuna açık bir şekilde bilgi verilmelidir. Anne çocuğuna derse girmesi gerektiği, ancak ders bittiğinde kendisinin onu bekliyor olacağı mesajını net bir biçimde verirse çocuk için bu süreç daha kolay hale gelecektir.

-İlk haftalar aşırı tepki vermeyin. Özellikle yuvaya, birinci sınıfa başlayan çocuklar ayrılık endişesi veya çekingenlik yaşayabilirler. Eğitimciler bu durumun üstesinden gelebilecek deneyime sahiptirler. Onu bıraktıktan sonra fazla oyalanmadan, onu sevdiğinizi ve gün boyunca düşüneceğinizi, okul bitiminde onu gelip alacağınızı söyleyin. Sakin ve olumlu davranın.


Uzm.Psikolog Yasemin MERİÇ

Diş Beyazlatma

Dişlerdeki şekil ve renk bozuklukları hepimizde rahatsızlıklık oluşturabilen estetık bir sorundur. Diş Hekimliğinde estetik ve restoratif maddelerin gelişmesiyle dişlerdeki pek çok renk, şekil, konum bozuklukları rahatlıkla tedavi edilebilir hale gelmiştir. Estetik kaygılarla,renkleşmenin ortadan kaldırılması için yapılan beyazlatma(bleaching-ağartma), oksidasyon ve redüksiyon yoluyla ,renkleşmeye neden olan bileşiklerin değiştirilmesidir. Ağartma işlemi yapılamadan önce dişteki renklenmenin nedeni ve tipi belirlenip, ona göre beyazlatma uygulanmalıdır.

Önceki yıllarda dişlerdeki renk değişikliğinin çözümü için protetik yollara başvuruludu. Estetiği sağlamak adına hastanın bir veya birden fazla dişi kesilerek porselen veya akrilik kron -köprüler yapılırdı. Doğal olarak bu sistem sonucu dişlerde madde kaybının yanı sıra pekde ekonomik olmayan ,zahmetli ve uzun süren tedaviler idi. Oysa diş ağartma sistemi eski sisteme göre, hem çok çok daha ekonomik,hem zahmetsiz ve dişte herhangi bir yapısal değişikliğe neden olmayan, hem de çok kısa sürede (en fazla bir saat gibi bir süre) sonuç alınabilen bir uygulamadır.

Diş ağartma tüm sağlıklı canlı dişlere uygulanabildiği gibi,tek tek herhangi bir nedenle (kanal tedavisi,gümüş dolgu v.b.g) rengi değişmiş dişlerede uygulanabilir.

DİŞ AĞARTMA ÇEŞİTLİ ŞEKİLLERDE UYGULANABİLİR.
1-Home bleaching (Hekim kontrol ve işbirliğiyle kişinin evde uyguladığı sistem )
2-Ofis bleaching (Hekim tarafından klinikte uygulana sistem)
3-Kombine ( 1 ve 2 nin birlikte uygulandığı sistem )

Dt. Ferhat UZDAŞ

Sonbahar Depresyonu

Yaz bitti , güneşli günler yerini bulutlu ve yağmurlu günlere bırakacak, yazın vermiş olduğu neşe ve enerji hepimizde yavaş yavaş azaldı, işe -okula yeniden başladık ve son zamanlarda yataktan kalkmakta zorlanıyoruz.

Güneşi az görmek, iş yükümlülüğünün artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi kişilerde birtakım ruhsal sorunlar yaratabiliyor. Sabah uyanmakta güçlük, yataktan kalkmak istememe, kendini gün içinde yorgun ve bitkin hissetme, enerjide azlama , çalışmak istememe, karamsarlık, hüzün, cinsel enerjide azalma, çabuk sinirlenme gibi belirtiler “sonbahar depresyonuna” girmiş olabileceğinizi gösterebilir. Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur. Uyku ve hormonları düzenleyen biyolojik saatin bozulması da bahar depresyonun ortaya çıkmasına neden olabiliyor.


Bilimsel araştırmalarda mevsimlerin insanların ruh hallerinde bir takım değişiklikler yapmış olduğu belirlenmiştir. Sonbahar ve kış aylarında kişilerde depresif belirtilerin arttığı, geçmişte depresyon yaşayan kişilerde bu belirtilerin yeniden tekrarlandığı araştırmalarla desteklenmiş olup kadınlarda erkeklere göre bu oranların daha yüksek olduğu gözlenmiştir.

Bahar depresyonu ile birlikte yaşanan yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, isteksizlik, çabuk sinirlenme, karamsarlık, libidodaki azalma, konsantre olmada güçlük, uykusuzluk, yorgun ve bitkin uyanma vb şikayetlerin bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekebilir. Çünkü yaşanan bu belirtiler farklı bir ruhsal rahatsızlığın başlangıcı da olabilir. Bahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olduğunda dışarı çıkmak isteği olmamasına rağmen dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için gerekli enerjiyi sağlamak için düzenli beslenmesi , düzenli spor ve egzersiz yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır. Belirtilerin çok yoğun yaşanması durumunda profesyonel bir destek kesinlikle alınmalıdır. İlaç tedavisi ve psikoterapi süreci ile tedavisi mümkündür.


Psikolog Eda GÖKDUMAN

29 Eylül 2007 Cumartesi

Akdeniz Diyeti Alzheimer Düşmanı



Balık, taze sebze ve meyveden oluşan Akdeniz diyeti ile şarap Alzheimer hastalarının ömrünü uzatıyor.

Amerikan Nöroloji Akademisi'nin dergisinde yer alan çalışmaya göre, ABD'li bilim adamları 4.5 yıl boyunca 192 Alzheimer hastasını izledi.
Araştırmada, daha çok taze meyve ve sebze ile balık yiyen, hafif ve sağlıklı yağlar tüketen, orta düzeyde şarap içen ve hayvansal gıdaları az tüketen hastaların, tersini yapanlardan ise 1.3 ila 4 yıl daha uzun yaşadıkları belirtildi.

Cinsel Gelişim

Biyolojik özelliklerimizi temel aldığımızda erkek ya da dişi olarak belirlenen bir cinsiyetimiz vardır. Cinsellik ise bu biyolojik yapı üzerine eklenen sosyolojik, psikolojik ve felsefi boyutları da içeren daha geniş bir tanımlamadır. Doğum öncesinden ölüme kadar duyguları, düşünceleri, inançları, davranışları ve yaşantıları içeren gelişimsel bir süreçtir. Belirli bir yaşam döneminde beklenen cinsel duygular, inançlar ve davranışlar o yaşa uygun cinsel gelişimi belirler.

Cinsel gelişim ile ilgili bilgilerimiz psikoseksüel gelişim kuramı ile ilgili temel bilgilere dayanmaktadır. Döneminde birçok olumlu ve olumsuz eleştiri ile karşılaşan bu kuram 1915 yılında Freud tarafından geliştirilmiştir. Psikoseksüel gelişim kuramı günümüzde de sarsılmaz yerini korumaktadır.

Başlangıçtaki eleştiriler, bu kuramda aktarılan çocuk cinselliğinin yetişkin cinselliği ile karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Aslında çocuklarının cinsellikleri ile ilgili danışmanlık isteyen anne babaların da çocuk ve yetişkin cinselliğini karıştırdıklarını görmekteyiz.

Psikoseksüel gelişime göre cinsel enerji değişik gelişim dönemlerinde değişik beden bölgelerine yönelmektedir. İlk bir yılda ağız gereksinimler, doyumlar ve dış çevre ile ilişkilerde kullanılan organdır. Bebekler tanımak için her şeyi ağızlarına götürmekte, dünyayı ağızları ile tanımakta ve bundan hoşlanmaktadırlar. Bebekler annelerini emmedikleri dönemlerde parmaklarını emmektedirler. Birinci yaştan sonra ağız bölgesinin verdiği haz yerini çocuğun çişi ya da kakasını kontrol edebilme yeteneğine bırakmaya başlar. Çocuk bu kontrolün kendi elinde olmasından çok hoşlanmaktadır. İkinci yılda bu yeteneğin yanında çocuk altının temizlenmesi sırasında ya da idrar yolu iltihabı ve bu bölge pişikleri sonucunda cinsel organlarının farkına varır. Genel olarak bedenine dokunulmasından hoşlandığı bu dönemde cinsel bölgelere dokunulması da haz vericidir. Ayrıca kız ya da erkek olma ile ilgili ilk farklılıklar da bu yaşlarda başlamaktadır.

Çocuk cinsel oyunlarla anne ya da babadan hangisine benzediğini anlamaya çalışmakta, sonrasında aynı cinsiyetten ebeveyn ile özdeşim kurarak o dönemi tamamlamaktadır. Özetle çocuğun cinselliğe olan ilgisi bu özdeşim çabaları ve bedeni ile ilgili hazların sürmesine yöneliktir. Yaklaşık 3-5 yaşları arasında giderek azalan bu ilgi yerini daha haz veren ve doyurucu olan kişilerarası etkileşim, arkadaşları ile oynama ve öğrenme çabalarına bırakmaktadır.

Ergenlik ile daha önceki bu özdeşimler ve cinsiyet hormonlarının etkisi ile cinsel kimlik oluşacaktır. Burada sözü edilen artık erişkin cinselliğine yönelik adımları içermektedir. Çünkü yetişkine benzeyen düşünce sistemi ve hormonların etkisi başlamıştır.


Burada cinselliğin de doğal ruhsal ve bedensel gelişimin bir parçası olduğunu vurgulamak için bilgiler aktarılmaya çalışıldı. Anne baba, öğretmenler ve okul yöneticilerinin burada aktarılandan daha fazlasını öğrenmelerini, iletişimde oldukları çocuklara bilimsel bir temelden doğru bilgiler vermeleri gerekir. Bilmediğinizde "bilmiyorum" diyebilmeli, onlarla anlayacakları bir dilde konuşmalısınız. Onların dili ile tıp dilini ilişkilendirmeli, tepkilerinizi onların bedensel, zihinsel ve psikososyal gelişim düzeyine göre uyarlamalısınız. Çocukları her türlü konularda olduğu gibi cinsel bilgi sağlamada da anne babaları ile konuşmaya cesaretlendirmeliyiz.

Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölümü

28 Eylül 2007 Cuma

Dikkat Eksikliği Sendromu Nedir?

Çocuğun, yaşamının her anını etkileyen nörobiyolojik bir bozukluktur.

Kimlerde görülür?

Çocukların %5 inde. Erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3 kez daha fazla. Her sınıfta ortalama bir ya da iki öğrencide görülür.

Yeni bir buluş mudur?
Hayır. Değişik isimlerle anılmakla birlikte, 1900 lü yılların başlarından beri tanınan bir sendromdur. Günümüzde yaygın olan adları, Dikkat Eksikliği Sendromu ve Dikkat Eksikliği Sendromu ile Hiperaktivite Sendromudur.

Sorun nedir?
Dikkati, tek bir noktaya odaklayamamak ve organize olamamak.

Bu sendromun tıbbi bir açıklaması var mıdır?
Evet. Dikkat Eksikliği Sendromu olan ve olmayan bireylerin beyinlerinin kimyasal metabolizmaları arasında farklılıklar saptanmıştır.

Nedeni nedir?
Tek bir nedeni yoktur. Konsantrasyonu sağlamak için milyonlarca beyin hücresi birarada çalışırlar.

Neden olmayan nedir?
Şeker ve diğer gıdalar
Alerjiler Anne babaların yetiştirme tarzları.

Çocuğumda Dikkat Eksikliği Sendromu varsa bunu nasıl anlarım?
Dikkat Eksikliği Sendromu, her çocukta kendisini değişik olarak gösterir. Dikkat Eksikliği Sendromu olan bütün çocuklar, dikkatlerini yoğunlaştırmakta ve başladıkları işleri bitirmekte zorlanırlar. Bu zorluğun yoğunluğu çocuklar arası değişiklik gösterir.
Ders dinlemenin ve yazıları tamamlamanın gerekli olduğu okul hayatında sorunlar başgösterir. Okul ödevleri yapılmaz ya da tamamlanmaz. Dinlemekte ya da direktiflere uymakta zorluk yaşanır. Çevredeki en ufak olaylarla ya da kendi düşünceleri ile kolayca dikkati dağılır.

Nasıl emin olabilirim?
Bu sendrom için ne tıbbi, ne nörolojik, ne de psikolojik tek bir test vardır. Dikkat Eksikliği Senromu olan çocukların %30 unda hiperaktivite yoktur. Onların ana sorunu dikkatlerini toplayamamak ve konsantre olamamaktır. Genellikle "uyurgezer" görünümünde, sessiz, uyuşuk ve aşırı duygusaldırlar.

Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocukların çoğu ise hiperaktif, düşüncesizce davranan ve organize olamayan bireylerdir. Genellikle, sürekli kıpırdanırlar ve vücutlerinin bir parçası sürekli hareket halindedir. Bir yerde oturamazlar. Eşyalarını unuturlar ve kaybederler. Başladıkları işi bitirmeden bir diğerine başlarlar. Müdaheleci ve rahatsız edicidirler. Sıra bekleyemezler. Cevapları soruları beklemeden ağızlarından kaçırırlar. Düşünmeden tehlikeye atılırlar. Normal faaliyetleri "sıkıcı" bulurlar.

Kurdeşen

Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğu belirtildi.Toplumda sık görülen bir cilt hastalığı olmasına rağmen fazla önemsenmeyen kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğu belirtildi.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Necdet Tokgöz, halk arasında “kurdeşen” olarak bilinen ürtikerin, dermatoloji polikliniklerine başvuran hastaların yüzde 5’inde rastlandığını söyledi. Kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğunu da kaydeden Tokgöz, “Hastalık yüzde 60-70 oranında strese bağlı olarak ortaya çıkıyor. Ancak bazı antibiyotik ilaçlar, ağrı kesiciler, ev tozları, gıdalar, çürük diş ve vücudun herhangi bir yerindeki iltihaplanmalar da kurdeşene neden olabiliyor” dedi.

“Bakıldığında ‘yamalı asfalt’ görüntüsü verir”
Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğunu anlatan Tokgöz, kabarıklıkların genellikle yüzde, kollarda, bacaklarda ve parmaklarda oluştuğuna dikkati çekti.

Tokgöz, kurdeşen hastalığının ilk bakıldığında “yamalı asfalt” görüntüsü verdiğini kaydederek, şunları söyledi: “Kurdeşen hastalığının ‘anjioödem’ denilen kronik bir türü daha vardır. Anjioödem de genelde ciltteki kızarıklıklara ek olarak dudak ve gözlerde balon gibi şişlikler oluşur ve tablonun ciddiyetini artırır. Anjioödemde derinin alt tabakaları da olaya iştirak ettiği için şişlik çok ön plandadır. Şişliğe kaşıntıdan ziyade yanma hissi eşlik edebilir.”

Rastgele ilaç kullanmayın..
Hastalığın tedavisi için mutlaka bir cilt doktoruna başvurulması gerektiğini hatırlatan Tokgöz, “Alerji testlerini içeren araştırmaların yapılması çok önemli. Kurdeşen, hastalık etkenlerinin ortadan kaldırılmasıyla genel olarak kendiliğinden geçer ve tekrar etmez. Geçmediği durumlarda ise ilaç tedavisi uygulanır. Hastalara stresten uzak durmaları ve rastgele ilaç kullanmaktan kaçınmaları tavsiye edilir” diye konuştu.

Ulnar Sinir Sıkışma Sendromu

Dirseğinizi bir yere çarptığınızda tüm kolunuza yayılan bir elektriksel akım yada ağrı hissettiğinizde ulnar sinirinizi hissetmiş olursunuz. Ancak zaman zaman ulnar sinirin oluşturduğu bu tablo kalıcı olabildiği gibi, elin parmaklarını ve el bileğini rahatsız eden bir tablo oluşturabilir.
Ulnar sinir tüm kol boyunca uzanır ve dirseği ,el bileğini geçerek sonlanır. Elin küçük parmağı ve yüzük parmağının his duyusundan ,elin parmaklarının hareketinin bir bölümünden sorumludur. Dirseğin iç yanından mevcut olan eliniz ile de hissedebileceğiniz bir tünelden geçer. Dirseğin almış olduğu bir travmadan ulnar sinir etkilenecek olursa (dirsek kırıkları sonrası gibi) sinirde gelişen ödeme bağlı olarak sinir bu tünel içerisinde sıkışır. Bu tabloya kubital tünel sendromu yada ulnar sinir sıkışma sendromu adı verilir.

Bu durumun uzaması sonrasında sinirin üzerinde yer alan koruyucu myelin tabakası el bileği ve dirseğin hareketleri sonrasında sürtünmeye bağlı olarak aşınabilir. Bu sinir de kalıcı bir hasar oluşma ihtimali demektir. Burada elin kaslarında zayıflama kavanoz açma gibi hareketlerde zorlanma gibi şikayetler ortaya çıkar. Problem dirseği ilgilendiren bir patolojiden kaynaklansa da esas şikayetler sinirin etkili olduğu alan olan elde ve parmaklarda ortaya çıkar. Hem motor hem his duyusu ile ilgili sorunlar yaşanır.

Dirseğin iç kısmında oluşan gerginlik hissi
Özellikle geceleri oluşan elin küçük ve yüzük parmağında uyuşma hissi
Araba kullanma veya telefonla konuşma gibi dirseğin uzun süre katlı pozisyonda kalması sonrasında uyuşmanın oluşması
Müzikal bir instrumanı kullanırken yada elin parmaklarını ilgilendiren bir iş yapmada güçlük
Kavrama yada ayıklama işleminde güçsüzlük hissi
Tüm kolun iç yüzünde ağrı hissetme gibi şikayetler oluşabilir.
Bunlardan herhangi biri mevcut ise doktorunuza başvurun,erken tanı kolay tedavi seçeneklerini getirecektir.


Hastalığın tanısı koymada mevcut birçok yöntem mevcuttur. Hastadan alınan bilgi bunların en önemlisidir. Dirsek ile ilgili geçirilmiş bir sorununuz varsa doktorunuz sizden çeşitli röntgenler istiyebilir. Ayrıca elin, elbileğinin kaslarının ve sinirlerinin elektriksel yanıtını görmek üzere EMG istenebilir.
Dirseğinin üzerine düşenler
Dirsek hareketi ile ilgili işlerde çalışanlar (sekreterler, şöförler gibi)
Diabetikler
Artrit problemi olanlar veya troid problemi olanlar
Alkolikler risk altında olan kişilerdir.


Cerrahi olmayan tedavi seçenekleri
Dirseği olabildiğince düz tutarak sinirin sıkışmasını engellemek,
Gögüs üzerinde kolların çaprazlaşmasını engellemek,
Sık telefon görüşmeleri yapıyorsanız dirseği kullanmayacağınız bir sistem oluşturmak (megafonla konuşmak gibi)
Çalışma masanızı ayarlayarak dirseğin kırılmış pozisyonda kalmasını engellemek,
Geceleri kullanacağınız,kolun pozisyonunu ayarlayan ateller,
Spor esnasında dirseği koruyan dirsekliklerin kullanımı
Kortikosteroid enjeksiyonu (ödemi azaltmak üzere)


Cerrahi tedavi
Eğer konservatif tedavi ile kas güçsüzlüğü ortadan kaldırılamıyorsa yada ağrı şikayetleri sürüyorsa ileri tetkikler yapılarak cerrahi tedavi planlanmalıdır. Cerrahi de birçok yöntem mevcuttur, ancak en sık olarak anterior submuscular transpozisyon adı verilen sinirin geçtiği kemik tünelin arkasından önüne alınması olarak tarif edilebilecek işlem uygulanır. Cerrahi tedaviden sonra rehabilitasyon planlanarak elin gücünün tekrar kazanılması sağlanır.





Topuk Dikeni ( EPİN KALKENEİ )


Topuk dikeni çok yaygın bir sorundur. Topuk kemiği altında yani ayak tabanında bir kemik uzantısı oluşur. Bu uzantı ya da diken, sert tabanlı ayakkabılarla sert zeminlerde yürüyüp koşma sonucu yada artrozu olan ileri yaşlardaki kişilerde sıklıkla görülür. Ayrıca aşırı kilolularda, uzun süre ayakta durarak çalışanlarda ve bazı romatizmal hastalıklarda görülür. Ayak tabanında topuk üzerine bastırıldığında ağrı vardır.

Tedavide ortası delik topuk tabanlığı, ya da ayakkabının topuğunnu altına gelen kısmın oyulması, ağrı kesici ve enflamasyon dindirici antiromatizmal ilaçlar ve bunlara rağmen ağrı geçmezse, topuğa, kemik çıkıntısının olduğu bölgeye kortizon enjeksiyonu yapılır. Yine geçmez ise ameliyatla bu çıkıntı alınır.

PLANTAR FASİİT
Bu rahatsızlığı olan kişiler, uzun bir dinlenme süresinden sonra örneğin, sabah kalktıklarında ilk adımlarını atarken daha fazla olan, yürüdükçe azalan ancak, günün ilerleyen saatlerinde ayakta dururken yine artan topuğun tabanından ayağın iç kısmına doğru yayılan bir ağrı duyarlar.

Ayak tabanında ve deri altında, topuktan başlangıç alıp parmaklara dek uzanan yelpaze tarzında bir kalın lif tabakası vardır. Bu tabakaya plantar fasiya denilir.

Bu fasiyanın asıl fonksiyonu, kas ve kemikleri korumanın dışında, ayağa, yandan baktığınızda iç tarafındaki eğimi vermektir.

Her yaşta görülebilir, ayak tabanına gelen ve sık tekrarlayan travma, spor aktiviteleri, aşırı yürüme ve ayakta kalmayı gerektiren işlerde çalışanlarda görülebileceği gibi, kilolu ve ileri yaşlardaki kişilerde daha sık ortaya çıkar. Genellikle topuk dikeni ve plantar fasiit birlikte görülür.

Tedavide, topuğa ortası delik tabanlık, eğer ayak tabanında düzlük varsa, plantar fasia üzerindeki gerginliği azaltmak amacı ile, özel aletler ve evde plantar fasiaya yönelik germe egzersizleri verilir. Israr eden ağrılarda plantar fasia ve topuğa tabandan kortizon enjeksiyonu yapılabilir.


Hamilelik Döneminde Sigara Kullanımı


Hamilelik döneminde içilen sigara bebeği doğrudan etkiler. Sigara içen annelerin bebekleri, içmeyen annelerin bebeklerine göre daha zayıf doğmaktadır. Daha da kötüsü, nikotin bebeğinizin gelişimi için çok gerekli olan oksijeni yok edecektir. Bebeğin gelişimi tehlikeye girecektir. Doğumdan sonra bebek kilo alsa bile ileride yaşıtlarından çok daha zayıf ve daha kısa boylu olma ihtimali yüksektir. Zekasında da azalma gözlenebilir.

Sigaranın içindeki maddelerden biri olan NNK kimyasalı gebelik sırasında bebeğe geçerek onun DNA yapısını bozmaya çalışır ve ileriki yaşlarda kansere yol açar. Yani sigara içen bir kişi bozulan DNA yapısını çocuğuna da aktarır. Emziren annelerin bebeklerinin ilk idrarlarında NNK tespit edilmiştir.

İçilen sigaranın sayısı arttıkça hamile kalma süresi de o kadar uzuyor. Danimarkalı 11 bin kadın arasında yapılan araştırmaya göre günde 5-9 adet sigara içen kadınların hamile kalmak için 1 yıldan fazla bekleme oranı 1.8 kat daha fazla. Bu gecikme pasif içiciler için de geçerli.

İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır. Eğer hamile olmadan önce sigarayı bırakırsanız, tüm bu riskler dört ay içinde yok olacaktır.

Seviyorum Ama Dinleyemiyorum

Uzmanlara göre boşanmaya varan çatışmaların baş nedeni eşlerin birbirini dinlemesini bilmemek. Psikolog Yasemin Abdalla, 'dinleme'nin püf noktalarını yazdı.

EŞİNİZİ YETERİ KADAR DİNLEDİĞİNİZE İNANIYOR MUSUNUZ?
Çiftler arasında en az yaşanan, en az hissedilen duygu dinlenilmektir. Özellikle kadınları evlilikte ziyadesiyle öfkelendiren, erkeklerin dinlememesidir. Dinlemek ya da dinlenilmek sevgiyi, saygıyı, değeri ifade eder. Öğrenmek, anlaşılmak, yakınlaşmak için dinlemek ilişkiye değer katacaktır. Her ne kadar aşkla, sevgiyle çiftler birbirine bağlı olsalar bile yetersiz dinleme bu bağı zaman içinde zedelemektedir.

Peki evlilik için bu kadar önemli olan dinleme dinamiği nasıl kazanılır?

- Dinlemek için önce konsantre olmak yani istekli olmak gerekir. Bunun için önce dinlemeyi bozucu unsurlar kontrol altına alınmalı. Eğer konsantre olamıyorsanız; dinlemeyi bir başka zamana erteleyebilirsiniz. Kötü bir dinleyici olmaktansa bu iş için uygun zaman dilimi ayırmak çok daha etik bir davranıştır.

- Eşinizi dinlerken elinizden geldiğince cümlesini bitirmesine fırsat verin. Zira çiftler herhangi bir problemle alakalı olarak birbirleriyle konuştuklarında, henüz birinin cümlesi bitmeden diğeri konuşmaya başlar. Bu eşlerin duygu ve düşüncesini hem ifade etmesine engel olur hem de karşı tarafı rencide eder. Ötekinin konuşmasının sonucunu beklemeden yorum yapmak yanlış çıkarımlara sebebiyet vereceğinden amaçlanan sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Dinlemek sabrı en güzel gösteren ibredir. Sabırsa eşler arasındaki ilişkiye yapılan en güzel yatırım ve emektir.

- Eşinizi dinlerken onu doğru anlayıp anlamadığınıza dair sorular sorun. Eşinizin söylediklerini ona özetleyebilirsiniz. Ayrıca tam olarak ne demek istediğini anlamaya çalışın.

Böyle davranmanın iletişimde iki büyük faydası vardır:
1- Tam bilgi aldığınızdan emin olursunuz.

2- Ona değer verdiğinizi ifade etmiş olursunuz.

- İletişimde en önemli unsurlardan biri eşiniz konuşurken o anki ihtiyacı nedir?
a) rahatlamak mı?

b) öfkesini çıkarmak mı?
c) ikna etmek mi?
d) anlaşılmak mı?
Bu şıklardan hangisine ihtiyacı olduğunu doğru anlamak gerekir. Zira eşinizin ihtiyacı bizden ne beklediğini gösteren ibre oluğundan, sonuca daha çabuk ulaşmanızı sağlar.

Yapılan araştırmalarda erkeklerin daha çok problemin çözümüne odaklandıklarını, kadınların ise sonuçtan çok anlaşılmaya değer verdikleri gözlenmiştir. Eşler, ilişkilerinde bu unsuru her zaman aklında tutmalıdır.

Psikolog Yasemin ABDALLA

MULTIPLE MYELOM

Multiple myelom, kemik iliğinin kanseridir.
Nedeni immün sistemde görevli beyaz kürelerin bir türü olan, plazma hücrelerinin kontrolsüz büyümesidir. Normalde plazma hücreleri immünglobülün veya antikor adı verilen bağışıklık sistemine ait maddeleri üretirler.
Ancak, multiple myelom da plazma hücreleri kontrolsüz bir şekilde çoğalırlar ve çok aşırı miktarda tek tip immünglobülin üretirler. Diğer tür immünglobülinlerde ise tehlikeli düzeyde azalma meydana gelir; bu durumda hasta enfeksiyonlara karşı duarlı hale gelir.
Dahası, kanser hücreleri kemiklerde ve kemik iliklerinde toplanarak, kemik dokusunu harap eden tümörler (kitleler) meydana getirirler, bu durum kemiklerin zayıflamasına ve kırıklara neden olabilir.

Multiple myelom, son derece nadir bir kanser türüdür, ABD de her 100.000 kişide 3-4 kişide görülür. Bu hastalıkta yaş önemli bir risktir, hastalık genelde 60 yaş civarında ortaya çıkar.

Diğer risk faktörleri; radyasyon, asbest, benzen ve pestisidlerdir. Hastalığın ilk başlarında herhangi bir şikayet olmayabilir.

Bununla birlikte multipl myelom geliştikçe, aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir:
- Kemik ağrıları, özellikle sırt, kaburga ve bazen de kollarda. Bu ağrıların ortaya çıkabilmesi için myelom hücrelerinin sayısı kemikte harabiyet oluşturabilecek kadar çok olmalıdır,
- Sık sık enfeksiyonlara yakalanmak,
- Halsizlik,
- Kanamaların artması, özellikle burun ve dişetlerinde,
- Vücutta kolayca çürüklerin meydana gelmesi,
- Ciltte genel bir hissizlik,
- Ciddi böbrek şikayetleri,
- Tat duyusunun kaybolması,
- Bulantı ve kusma,
- Zihin bulanıklığı.

Tanının konmasında doktorunuzun şüphelenmesi, ve kan tahlilleri yönlendiricidir. Kanser hücrelerinin kemik iliğini işgal etmesine bağlı olarak, normal kırmızı kan hücrelerinin üretimi azalır ve hastada kansızlık (anemi) ortaya çıkar. Kan testlerinde ayrıca artmış immünglobülinlerden dolayı protein miktarınd artış saptanır. 24 saatlik idrarda, hastalığa yönelik anormal proteinler saptanabilir. Vücuttaki uzun kemiklerin, kafatası ve göğüs röntgenlerinin çekilmeis myelom tanısının konmasında destekleyici bilgiler verir ve kemiklerdeki zayıflamayı ortaya koyar. Plazma hücrelerinin anormal derecede arttığını ispatlamak için kemik iliği biyopsisi yapmalıdır.
Normalde plazma hücreleri kemik iliğindeki hücrelerin %5 inden daha azını teşkil ederler. Ancak myelomlu hastalarda bu oran %10-%90 arasında olabilir. Tanısal amaçla yapılan kemik iliği biyopsisinde, %30 dan fazla plazma hücresi saptanası multipl myelom tanısı koydurur. Tanı konduktan sonra, kanserin yaygınlığını saptamaya yönelik testler yapılmalarak hastalığın evresi saptanmalıdır. Evreleme karmaşık bir işlem sayılabilir ve protein düzeyine, kalsiyum seviyelerine, böbrek fonksiyonlarına ve kemik hasarına göre belirlenir.

Aşağıdaki evreleme, her klinik tarafından uygulanmıyor olabilir veya değiştirilerek uygulanıyor olabilir.
- Evre - I : az miktarda kanseri hücresi vücuda yayılmıştır ve hastada herhangi bir şikayet olmayabilir. - Evre - II : yayılım birinci evreye göre daha fazladır.
- Evre - III : çok sayıda kanser hücresi vücuda yayılmıştır.
Aynı zamanda kansızlık, kemik hücrelerinin yıkımına bağlı olarak kan kalsiyum miktarının artışı, üçten fazla kemikte tümöral kitle veya kanda M-protein adı verilen protein miktarının artışı olabilir. Hastaların yaklaşık olarak %15 i tanı konulduktan sonraki ilk üç ay içinde yaşamlarını yitirirler. Çoğu hastada ise hastalık 2-5 yıl süresinde yavaş yavaş ilerler ve durumun aniden kötüleştiği bir dönemle sona erer. Kişileri radyasyon, asbest, benzen ve pestisidlerden koruyarak multiple myelomalı hastaların sayısını bir miktar azaltmak mümkündür.

Tedavi
Eğer hastada her hangi bir belirti (şikayet) yoksa tedavi hastalık ilerleyene kadar ertelenebilir, ancak hastanın genel durumu iyi değerlendirilmelidir.
Tedavi başladığında :
- 1 veya 2 yıl boyunca sürecek 4-6 haftalık ilaç tedavileri (kemoterapi) uygulanır. Bu tedavi ile hastaların %70 inde bir miktar iyileşme ve %10 unda tam remisyon (tam iyileşme dönemi) elde edilebilir.
- belirli kemiklerin tutulduğu hastalarda radyasyon tedavisi uygulanabilir.
- ciddi enfeksiyonların oluşmasının engellenmesi için intravenöz (damar içine) immünglobülin verilebilir. - kemik iliği transplantasyonu. Bu tedavi 65 yaşın altındaki hastalarda ve özellikle hastalığın ilk başlarında fayda sağlayabilir.
- ancak yukarıda açıklanan tedavi yöntemlerinden herhangi birinin hastaları tam olarak tedavi edebileği kesin değildir, ancak bu yöntemler hastaların uzun yıllar yaşamasına katkıda bulunabilir.
Eğer sizde sık sık enfeksiyon gelişiyorsa, kemik ağrısı, sık burun kanaması, küçük bir kesik sonucu uzun süreli kanama, kolay çürük oluşumu ve anormal derecede halsizlik şikayetleriniz varsa vakit geçirmeden hekiminize müracaat edin.
Özellikle 50 yaşın üzerindeki kişiler bu tür şikayetler konusunda dikaktli olmalıdır. Multipl myelomlu hastaların %29 u tanı konulduktan sonra 5 yıldan fazla yaşamaktadırlar.
Ancak multiple myelomlu her hangi bir hasta için 5 yıllık yaşam süresi, hastalığın evresine bağlıdır:
- Evre I : %25 - %40
- Evre II : %15 - %30
- Evre III : %10 - 25

Vejetaryen Beslenme

Vejetaryen beslenme genel olarak et yememek olarak bilinse de kendi içinde bir çok çeşide ayrılır. Veganlar hayvansal hiç bir gıdayı yemezler, bunlara süt, peynir ve bal gibi gıdalar da dahildir. Lakto-, ovo-, lakto-ovo vejetaryenlerin yiyecek grupları Latince kelimelerden anlaşılır. Lakto süt, ovo ise yumurta demektir. Lakto vejetaryenler süt ürünleri, ovo vejetaryenler yumurta, lakto-ovo vejetaryenler ise süt ürünleri ve yumurtayı birlikte tüketebilirler.

Makrobiotik beslenme Çin tedavi yöntemleri ile aynı felsefeyi paylaşır. Makrobiotik olarak beslenen insanlar işlenmemiş yiyecekleri tüketir ki bunlara un ve tatlandırıcılar da dahildir. Diğer bir vejetaryen sınıfı fruteryen olarak adlandırılır. Bu kişiler sadece bitkisel kaynaklı, bitkiye zarar vermeden elde edilmiş ürünleri yerler. Bu çeşit beslenmede yenebilecek ürünlere bir kaç örnek meyve, kuruyemişler ve çekirdeklerdir. Bunlara ek olarak zaman zaman vejetaryen beslenmeyi seçenler de vardır. Gittikçe artan vejetaryen yanlısı sağlık haberlerinin bu gelişmede büyük payı olduğu kaçınılmaz.

Hayat tarzı olarak vejetaryen beslenme:
Eğer vejetaryen olmak istiyorsanız ve çeşidine karar veremiyorsanız, neden vejetaryenliği çekici bulduğunuza karar vermeniz gerekir. Her yeni vejetaryen motivasyonlarını düşünüp hayat tarzına en uygun düşeni seçmeye dikkat etmelidir. Vejetaryen beslenmede en önemli problem alınan protein miktarında azalma olarak dile getirilir. Hayvansal gıdalardaki proteinler tam proteinler olarak adlandırırlar ve insan vücudu için gerekli olan bütün amino asitleri içerirler. Bitkisel proteinler ise gerekli olan amino asitlerin hepsini içermezler. Bu yüzden bir kaç bitkisel gıdanın birleşimiyle gerekli protein bütünlüğü sağlanır. Bu tür birleşimin klasik örneği arpa, çavdar, yulaf gibi tahıllar mercimek, fasulye ve bezelye gibi baklagillerle eşleştirilir ve böylece tam protein elde edilmiş olur.

27 Eylül 2007 Perşembe

Migren İçin Öneriler

Gerekli olanlar:

Defne yaprağı, Oğul otu, Fesleğen Kullanılışı: 2 su bardağı kaynar su içerisine birer tatlı kaşığı hafif ezilmiş defne, oğul otu ve fesleğen koyularak 15 dakika demlenecek.
Ilık olarak yudumlayarak yavaş yavaş içilecek.
Şeker hastalığı olmayanlar bir kaşık bal ile tatlandırabilirler. Günde 2-3 bardak içilebilir. Düzenli olarak en az 1 ay devam edilmelidir.
Gün içerisinde çay kahve yerine adaçayı, ıhlamur, oğul otu bitki çayları içilmesi faydalıdır. Çay, kahve, sigara, alkol mümkün olduğunca kullanılmamalıdır.

Anaokulu Seçerken

Çocuğunuzu anaokuluna başlatmaya karar verdiniz. Ona verebileceğiniz en güzel hediyenin "okul öncesi eğitim" olduğunun farkındasınız.

Çocuğunuzu 1 gün bile herhangi bir insana emanet edemeyeceğinize göre,1 yıl boyunca devam edeceği anaokulunu seçerken de herhangi bir kuruma emanet edemezsiniz. Hatta 3-5 yakın akrabanızdan birine kısa bir süre emanet etmeniz gerekse bile seçici davranır, çocuk sevgisi ve merhameti yüksek,emanet ve adalet duygusu gelişmiş, temiz, titiz ,cömert olanı hangisi ise ona emanet edersiniz.

Peki, anaokulu seçerken nasıl bir yol izlemeliyiz?

1-MEKAN:
Öncelikle vakit ayırıp ,okulu( mümkünse eğitim saatlerinde) iyice gezmek şart.Temizlik,estetik ,güvenlik konularında gözlem yapıp mekan hakkında fikir sahibi olun.Bu ilk yapacağınız iş olup çok önemlidir fakat tek başına yeterli ve EN önemli husus değildir. Neticede güçlü bir sermaye ile etkileyici bir mekan tanzim edilebilir ve siz yavrunuzu altın bir kafese koyabilirsiniz.Mekanda önemli olan hususlar, ev ortamı kadar sıcak,okul ortamı için elverişli, tertemiz ,yeterli oyun gruplarına ve güvenlik tedbirlerine sahip olmasıdır.

2-İDARİ PERFORMANS :
Mekanı genel olarak beğendiniz,şimdi ikinci aşamada okulun idari performansı hakkında kanaat sahibi olmak gerekir.Yavrunuzu emanet edeceğiniz kurumun/kişinin idari performansı karakteri ve hayat felsefesi, yüksek fedakarlık isteyen bu sektöre uygun olmalı,hizmet heyecanı daima ticari hesapların üstünde olmalıdır.Tabii yarım saatlik bir görüşmede bunun tespiti zor.Bu nedenle bazı somut göstergelerin de iyi okunması gerekir:

A)Referans: Öncelikle bu okulda çocuğu olan “fikrine güvendiğiniz” bir velinin tavsiyesi
B)Okulun yaşı ve mevcut öğrenci sayısı :Okula olan güven konusunda bir anlam ifade edebilir.
C)Okul ücretlerinin pahalı yada ucuz değil makul seviyede olması iyi bir göstergedir.
D)Şeffaflık: Velilerin evden yada işyerinden okulu izleyebilecekleri kamera sisteminin olması "çocuğum kapalı kapılar ardında ne durumda" diye merak eden duyarlı veliler için şeffaflık adına önemli bir özellik,okul idaresi için de tüm sınıfları aynı anda denetleme imkanıdır.Ayrıca zamanımızda iyi tanzim edilmiş sıkça güncellenen bir web sitesi mutlaka olmalıdır.Şeffaf olma gayreti iyi niyetin ve iyi hizmetin en önemli göstergesidir.
E) Resmi Makamlardan ruhsatlı olması:Günümüzde birçok denetimsiz korsan anaokulu vardır.Milli Eğitim' e bağlı okullar oldukça iyi denetlenmektedir.
F)Eğitim Kadrosu: Okulun mutlaka iyi bir danışman psikologu olması önemlidir. Öğretmenlerin çocuk gelişimi diploması olması ve pozitif şahsiyetli,ahlaki seviyesi yüksek olması ve işinin ehli olmaları esastır.

3-YEMEK:
Yemekler çocuk gelişiminde ve güvenliğinde önemli bir yer tutar.Öncelikle gıdada güvenilir markalar,alışverişte güvenilir işletmeler tercih eden bir anlayışın aranması gerekir.Çocuğun doyması önemli ama sağlıklı beslenmesi çok daha önemlidir.Velilerin arasıra yemek vakti okula gelip misafir olmaları bu konuda kanaat edinmek için iyi bir yöntemdir.

4-SERVİS:
Okul öncesi servisleri en zahmetli ,en dikkat isteyen servislerdir.Bu konuda "güvenlik" en önemli unsur olduğu için servis araçlarının yeni olması,sürücülerin ve servis hosteslerinin yetenekli olması gerekmektedir.Veliler için eve en yakın anaokulu tercih nedenidir.Ancak ,servis ücretini ve hergün serviste geçen 20-30 dakikayı hesaplarken,yavrunuz için epeyce ücret ödemiş olduğunuz koca bir eğitim dönemini çöpe atmış olabilirsiniz.

Spastisite

Spastisite, kas gerildiğinde meydana gelen, anormal kas tonüsü artışına neden olan bir nörolojik durumdur. Spastik kaslar, kullanım sırasında normal gerilmeye karşı dirençlidir ve uzun sürelerle anormal şekilde kasılmış durumda kalabilir.

Kimde spastisite olur ?
Spastisite, motor yolların kimi kısımlarına, sinir sisteminin istemli hareketleri denetleyen bölgelerine hasar veren nörolojik bozukluklarda meydana gelebilir. Spastisiteye en sık olarak yol açan bozukluklar serebral palsi, omurilik yaralanması, mültipl skleroz, inme ve travmatik beyni hasarları, sözgelimi oksijensizlikten, fiziksel travmadan, kanamadan ya da infeksiyondan dolayı oluşan hasarlardır.

Spastisiteye yol açan nedir ?
Adaleler, gevşemiş durumla kalmaları (fleksiyona geçmemeleri) gerekirken kasılmalarına (kısalmalarına ya da fleksiyona geçmelerine) neden olan yanlış sinir sinyalleri aldıkları zaman spastisite meydana gelir. sinyallerin doğru kontrol edilememesi, beyindeki ya da omurilikteki bir hasardan kaynaklanır.

Spastisiteyi tetikleyen nedir?
Spastisite her zaman mevcut olmayabilir. Hızlı hareket ya da duyusal uyarım sonucunda ortaya çıkabilir. Spastisite tedavisinin önemli bir yönü, bu durumu tetikleyebilecek uyaran (stimulus) tiplerinin, örnek olarak ağrı, basınç yaraları (uzun süre yatma/ oturmayla oluşan yaralar), idrar yolu infeksiyonu, ayak tırnağının geri dönmesi (batan tırnak), sıkı giysiler ve kabızlık gibi uyaranların asgariye indirilmesidir.

Spastisiteyle ilişkili hareket problemleri nelerdir?
Spastisitenin şiddeti, hafif kas sertliğinden deformiteye ve kontraktür denilen kalıcı adale kısalmasına kadar değişebilir. Dinamik (spastisitenin indüklediği) kontraktür denilen olay çoğu zaman ilaç tedavisiyle azaltılabilir. Bu durum tedavi edilmezse, dinamik kontraktürün yerini sabit (fikse) kontraktür alabilir, bu durumda adalede oluşan hücresel değişiklikler adalenin kalıcı şekilde kısalmış olarak kalmasına yol açar. Bu durum ancak cerrahi girişimle tedavi edilebilir. Klonüs ya da hızlı, yinelenen kas spazmı da oluşabilir.
Spastisite, özellikle eğer eklemleri anormal pozisyonlara çekiyorsa ya da normal hareket açıklığını engelliyorsa ağrı verebilir. Spastisite herhangi bir kas grubunu etkileyebilmekle birlikte, bazı sık rastlanan klinik örüntüler vardır.

Spastisitenin komplikasyonları nelerdir?

Günlük yaşam etkinlikleri: Kasların bağımsız olarak kontrol edilememesi, giyinme, yemek yeme ve kişisel bakım gibi günlük yaşam etkinliklerinde çekilen güçlüğün artması anlamına gelebilir.

Temizlik: Sert, kısalmış ya da spastik kaslar avuç içi, koltukaltı ya da kasık gibi bölgelere ulaşmayı engelleyerek temizliği zorlaştırabilir. Kötü koku ve ciltte bozulma meydana gelebilir. Büyük ve küçük aptese çıkmak güçleşebilir.

Hareketlilik: Bacak kaslarındaki spastisite hareketliliği, oturup kalkmayı ve yataktan tekerlekli sandalyeye geçmeyi ya da bunun aksini yapmayı zorlaştırabilir.

Rahatlık: Spastisite rahat şekilde oturmayı ya da eklem ağrısını ya da basınç yaralarını önlemek için yeterli sıklıkla pozisyon değiştirmeyi güçleştirebilir. Ayaklardaki spastisite ayakkabıların ayağa rahat oturmasını engelleyebilir. Ciddi spastisite ağrılı eklem kaymalarına neden olabilir.

Spastisite tedavi edilebilir mi?
Evet, ama bazı vakalarda hiçbir tedavinin gerekli ya da arzu edilir olmadığını belirtmek önemlidir. En iyi tedavi sürecini belirlemek için, bir tıp profesyoneli tarafından değerlendirme yapılması kritik önem taşır.

Spastisite için kullanılabilecek birkaç tip tedavi vardır. Bunların en önemlisi, bir fizik tedavi uzmanının önereceği germe egzersizlerinin düzenli olarak yapılmasıdır. Kontraktür gelişiminin erken evresinde yapılacak düzenli germe egzersizleri (“hareket açıklığı egzersizleri”) kalıcı kısalmanın önlenmesine yardımcı olabilir. Bu, spastisite bulunan bazı kişiler için gerekli olan tek tedavidir. Vücudun birkaç bölgesini etkileyen spastisite için kullanılabilecek kas gevşetici ilaçlar vardır, bunlar ağız yoluyla alınır ya da omurilik sıvısına şırınga edilir.
Aşırı aktif kası zayıflatan ya da felç eden ilaçların (kemodenervasyon ajanlarının) lokal injeksiyonları daha izole durumdaki spastisite için etkili olabilir. İlaçlarla ya da injeksiyonlarla etkili şekilde tedavi edilemeyen ciddi spastisite, omurgadaki bazı aşırı aktif sinirlerin cerrahi yolla yıkımına yanıt verebilir. Kontraktür, tendonların uzamasına olanak veren seri olarak kalıba almayla (serial casting) ya da gerekirse ortopedik cerrahiyle tedavi edilebilir.

Bu Egzersizlerle Bacaklarınızı Güzelleştirin.

Mutlaka harika biçimli bacaklara sahip olmanız gerekmiyor. Bakımlı bacaklar da yeterince güzel ve dikkat çekici görünüyor...

Dizlerin, baldırların ve ayak bileklerinin kalın ve dolgun oluşu, genellikle kalıtımsal faktörlere bağlıdır. Dolaşım sorunları veya şişmeler bu problemin daha da kötü boyutlara varmasına neden oluyor.


Ancak çok az bitkisel yağ ile bol miktarda lifli besin içeren, alkol ve tatlı tüketiminin sınırlı olduğu, vitaminler ve mineral tuzlar açısından zengin bir beslenme pek çok şeyi değiştirebilir. Taze meyve ve sebzenin de güzel bacaklara sahip olmak için şart olduğunu unutmayın. Bilinçli beslenmeyle selülitten kurtulup, biriken yağlarınızı yakabilir ve şişliklerin indiğini gözlerinizle görebilirsiniz.

Güzel ve bakımlı bacaklar için egzersiz
Bacaklarınızı kuvvetlendirecek en iyi egzersiz seçenekleri; bisiklet, yürüyüş, koşma ve yüzme. Bu sporları düzenli olarak yaptığınızda bacaklarınızın biçimlendiğini fark edeceksiniz.

1- Yere uzanıp yan dönün. Ağırlığınızı poponuzla baldırınıza verin. Sol dizinizi kendinize çekin. Ayak tabanınız yere değmeli. Sağ bacağınızı iyice uzatın. Ayak parmaklarınız dışarıya bakmalı. Bacağınızı 10 kez aşağı yukarı hareket ettirip, diğer yanınıza dönün.

2- Yüzüstü uzanın, ellerinizi çenenizin altında birleştirin. Bacaklarınızı yukarıya kaldırın ve makas şeklinde hareket ettirin. Egzersizi 30 kez tekrarlayın.

Panik Atağı ve Panik Bozukluğu

Birden ortaya çıkan, giderek yoğunlaşan, kişiyi yoğun endişe ve korku içine sokan, zaman zaman tekrarlayan nöbetlere panik atağı denir.

PANİK ATAĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
.Çarpıntı, kalp atışlarını hissetme ya da kalp hızında artış
.Terleme
.Titreme ya da sarsılma
.Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları
.Soluğun kesilmesi
.Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
.Bulantı ya da karın ağrısı
.Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
.Kendisini ya da çevresini değişmiş, sanki dışarıdan kendisini gözlüyormuş gibi hissetme
.Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
.Ölüm korkusu
.Uyuşma ya da karıncalanma hissi
.Üşüme ürperme ya da ateş basmaları

Bu yakınmalardan en az dördü birden başlar, 10 dk içinde en yüksek düzeyine ulaşır ve bu sırada yoğun bir korku ve rahatsızlık duyulur.

PANİK ATAĞININ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?
Panik atağı tetikleyici bir durum olup olmadığına göre üçe ayrılır.
1.Beklenmedik panik atakları; birden kendiliğinden ortaya çıkar.
2.Duruma bağlı panik atakları;hemen her zaman bir tetikleyici ya da böyle bir beklenti,ile ortaya çıkar.(örn:yılan görmek,kapalı yerde kalmak)
3.Durumsal yatkınlık gösterilen panik atakları; daha çok bir tetikleyici ile ortaya çıksa da her zaman duruma bağlı tetikleyici buna eşlik etmez.
Örneğin ataklar araba sürerken ortaya çıkmaktadır ancak kişinin araba sürdüğü ancak panik atağı olmadığı zamanlar da vardır.

PANİK BOZUKLUK
Yineleyen, beklenmedik panik atakları ve en az bir ay süre ile başka bir panik atağı geçireceğine ilişkin sürekli bir kaygı duyma; Panik ataklarının sonunda kalp krizi geçireceği,çıldıracağı, felç geçireceği gibi düşüncelerle sürekli meşgul olma; Ataklara ve sonuçlarına bağlı olarak davranış değişiklikleri gösterme (işe gitmeme,otobüse binmeme, yanında ilaç taşıma vb.) gibi belirtilerin görüldüğü ruhsal hastalıktır.

PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?
Bir neden yokken ortaya çıkan çarpıntı, terleme, titreme, göğüs ağrısı gibi belirtiler nedeniyle kişi büyük bir korku yaşar. Kalp krizi geçirdiğini, felç geçirdiğini düşünerek ölüm korkusuna kapılır. Bazen de sersemlik, bayılma hissi kendisini ve çevresini bir tuhaf hissetme gibi nedenlerle çıldıracağı, denetimini yitirip kendisi ya da çevresine zarar vereceği kaygısına kapılır. Hasta çevredekiler tarafından hemen en yakın acil servise götürülür, orada yapılan tetkikler sonucunda bir şey bulunamaz ve bir şeyi olmadığı söylenir.
Hasta bir süre tatmin olur ancak ataklar tekrarlamaya başlar ve her atakta aynı şeyler yaşanır. Her yapılan tetkik kişinin hastalığı ile ilgili kaygısını geçici olarak yatıştırsa bile zamanla bedensel kaygıların daha da yoğunlaşmasına neden olur. Kişi kendisinde kötü bir şey olduğuna, ancak doktorların bunu bulamadığına daha ayrıntılı tetkik yapılsa durumun anlaşılacağına inanmaya başlar ve doktor doktor dolaşır. Bu arada bulunan önemsiz fizik muayene ve laboratuar bulguları kişinin o konuya saplanmasına yol açar. Bazen de yanlış tanı konularak gereksiz tedaviler uygulanır. Bazen de hekimler hastayı rahatlatmak düşüncesi ile sinirlerin gerilmiş, kansız kalmışsın, çok yorulmuşsun gibi açıklamalar ile anlamsız reçeteler düzenler, çeşitli sakinleştirici ilaçları gelişi güzel verirler. Bütün bunlar hastanın kafasının daha da karışmasına yol açar. Ataklar sürdükçe kişi, ataklar arasında gergin,huzursuz ve endişeli bir biçimde her an yeni bir panik atağının geleceğini beklemeye başlar, buna beklenti anksiyetesi denir. Ataklar sıklaştıkça korkular pekişir. Evde yalnızken ya da sokakta kalp krizi geçireceğinden, hastaneye yetişemeyeceğinden, kontrolünü kaybedip çevresine zarar vereceğinden, herkese rezil olacağından korkmaya başlar ve bunlardan yoğun bir üzüntü duyar. Bir süre sonra bu kaygılara karşı kişi kendince önlemler almaya başlar. Atağa yol açtığını düşündüğü yemekleri yemez, içecekleri içmez, yalnız kalmamaya sokağa yalnız çıkmamaya çalışır, otobüse, vapura binmez, yanında ilaç, su taşır hastaneye yakın yerlerde bulunmaya çalışır.

AGORAFOBİ NEDİR?
Agorafobinin anlamı açık alan korkusudur, ancak panik bozukluğunda farklı bir anlam kazanmıştır.Hastaların çoğu atakların ortaya çıktığı yer ve durumlardan kaçmaya başlar. Panik atağı geçireceğini düşündükleri yerlere gitmemeye o tür yerlerde kalmamaya agorafobi adı verilir.

PANİK BOZUKLUĞU GÖRÜLME SIKLIĞI
Panik bozukluğu görülme sıklığı %3-4'dür. En sık 20-35 yaşlarında başlar, kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat fazla görülür.

PANİK BOZUKLUĞU NEDEN OLUŞUR?
1. Panik bozukluğu beynimizdeki sinir hücrelerinde iletişimi sağlayan ve duygusal yaşantımızı düzenleyen bazı biyokimyasal maddelerin düzensiz çalışması sonucu oluşur. Bu maddelerden en önemlisi serotonindir.
2. Panik bozukluğu günlük yaşantımızda doğal ve olağan olarak ortaya çıkan çeşitli fiziksel belirtilerin zihinsel çarpıtmalar nedeniyle yanlış yorumlanması sonucunda oluşur.

PANİK BOZUKLUĞUNDA TEDAVİ
Panik bozukluğu tedavisi mümkün olan bir hastalıktır.
1.İlaç tedavisi: İlaçlar beyindeki nörotransmitter dediğimiz maddelerin düzensiz çalışmasını gidererek yararlarını gösterirler. Bu konuda kullanılan ilaçlar etkilerini 15-20 günden önce göstermezler, hatta başlangıçta olumsuz yan etkilere yolaçabilirler. Tedavinin yaramadığı düşüncesi ile doktor doktor dolaşmak hastalığın kronikleşmesine yol açar.İlaç tedavisi etkin dozda en az bir yıl sürdürülür ve kesilirken yavaş yavaş azaltılarak kesilir.
2.Bilişsel davranışçı tedaviler: Bu tedavide amaç panik atağı hakkında kişinin zihninde ürettiği yanlış bilgilerin, zihinsel çarpıtmaların düzeltilmesi ve panik atak belirtileri ile korkmadan baş edebilmesinin sağlanmasıdır.

Panik atağını tekrar yaşarsam endişesi ile belli durumlara karşı kaçınma reaksiyonu ortaya çıkan hastaların, belli bir plan dahilinde korkularının üzerine gitmesi amaçlanır. Alıştırmalar ve ev ödevleri ile kişi duyarsızlaştırılmaya çalışılır.

26 Eylül 2007 Çarşamba

Hemoroid (Basur) İçin Öneriler


Gerekli olanlar:

Civanperçemi, meyan kökü, kırmızı kantaron otu, kudret narı. Kullanılışı: 3 su bardağı kaynar su içerisine birer tatlı kaşığı ezilmiş veya toz halinde civanperçemi, meyan kökü ve kantaron otu koyularak 20 dakika demlenecek. Sabah, öğlen, akşam aç iken bir su bardağı içilecek.

Günde 1 defa aç iken bir kaşık kudret narı yenilecek veya su ile içilecek. Düzenli olarak 1 ay devam edilmelidir.

(Şeker hastalığı olanlar Meyan kökünü kullanmamalıdır.)

Naylon Ayakkabı Giymeyin!


Hava sıcaklıklarının artmasıyla ortaya çıkan mantar hastalığının, yanlış giysi ve ayakkabı seçiminden kaynaklandığı belirtiliyor.

Mantarın, sıcak ve nemli ortamlarda çok hızlı bir şekilde yayılma ve bulaşma özelliğine sahip olduğunu söyleyen Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Aktaş; yaz döneminde vücutta baskı oluşturup terlemeye neden olabilecek naylonsu ve dar giysilerin kullanımından uzak durulması gerektiğini vurguluyor.
Ayak mantarlarına karşı ayakkabı seçiminin de çok önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Aktaş, şu bilgileri veriyor:
"Ayakları terletecek naylonsu ayakkabı kullanılmamalı ve başkasına ait terlik veya ayakkabı giyilmemeli. Ayrıca ayakta mantarın oluşmaması için ayakların nemli kalmaması gerekiyor. Yaz aylarında sandalet tipi ayakkabılar kullanılmalı, ter emen çoraplar giyilmeli ve ayaklar yıkandıktan sonra iyice kurulanmalı. Başkasına ait iç çamaşırı ve havlu gibi eşyalar da kesinlikle kullanılmamalı.
Çünkü mantar çok çabuk bulaşır!"

Batık Tırnak

Ayak baş parmaklarımda tırnak batması var, sürekli iltihaplanıyor ve ağrı yapıyor.
Bunun doğal yollardan bir tedavisi var mıdır?

Bir kova sıcak suya yarım kase nane ve 20 gram kafur atıp kaynatın.
İyice kaynadıktan sonra bir süre ılıklaşmasını bekleyin.
Bu suda ayaklarınızı 30 dakika bekletin.
Ardından bir çorba kaşığı vazeline beş dövülmüş aspirin karıştırıp, masaj yaparak ayaklarınıza sürün.

Ama bir uzmana görünmeyi de ihmal etmeyin.

Suna Dumankaya

25 Eylül 2007 Salı

Emzirme Döneminde Doğum Kontrol Yöntemleri

Emzirme sirasinda salgilanan hormonlar annenin rahim adelesinin kasilmasini rahimin küçülmesini ve kanamanin azalmasini saglar. Emzirme anne ile bebek arasindaki iletisim ve bebegin psikososyal gelisimi için de önem tasir.
Bu dönemde yeni dogan bebegi ile ilgilenmek isteyen anne için yeni bir gebelik düsüncesi ürkütücü olmaktadir.Emzirme döneminde dogurganlik (fertilite) azalir. Dogumdan sonra dogurganlik (fertilite) nin yeniden kazanilmasi emzirme süresi, sikligi adetin baslamasi ile ilgilidir.Ovulasyon(yumurtlama) genellikle ilk adetten birkaç hafta sonra baslar. Bebek anne sütü aliyorsa 6 ila 8 ay koruyabilir.
Fakat bebek ek gida(mama) aliyorsa dogumdan sonra 3. haftadan itibaren korunma yöntemi uygulanmalidir. Emziren kadinlarda bu risk % 1-2 den az olmakla beraber ilk adetten önce ovulasyonun baslayabildigi de gösterilmistir.

Emzirme döneminde adet olamama (amonere) gebelikte korur mu ?

Emzirme veya pompa ile sütün sagilmasi yumurtlama ve yumurtlama gelisimini baskilayan prolaktin hormonunu arttirir ve gebelikten koruyabilir.
Dünya saglik örgütünün yaptigi çok merkezli bir çalismada ; bebek sadece anne sütü ile besleniyorsa, 6 aydan küçükse, annenin adeti baslamamissa %98,1 oraninda gebelikten korudugu gösterilmistir.
Gündüz ve gece emzirme olmalidir(günde en az 6 kez). Bu yöntem çalisan annelerde basarili degildir.
Bebege 6. aydan sonra ek gidalara baslanmasi ile emzirme devam etse de koruyuculuk azalir.

Bariyer yöntemi ;

Basarisizlik orani %10 civarindadir. Prezervatif kullanimi gebelikten korudugu gibi cinsel yolla bulasan hastaliklardan da korur. Diafram (Vajinaya uygulanan esnek kap) dogumdan sonra 6 haftadan önce kullanilamaz. Vaginal tablet (spermisit) kullanimi emzirme döneminde olusan vaginal kurulugu arttirir.

Hormonal Yöntemler ;

Dogum kontrol haplari(kombine haplar) : Östrogen ve progesteron içerirler. Yapilan çalismalarda bu haplarin östrogen içeriginin süt miktarini azalttigi gösterilmistir. Östrogen içerdigi için gebelikte olusan kanin pihtilasma egilimi nedeniyle damar tikanikligi riski tasir dogumdan sonra 6 haftadan önce baslanmamalidir.
Anne emzirmese bile dogum kontrol hapina baslamak için en az 6 hafta beklenmelidir.

Sadece progesteron içeren dogum kontrol haplari : Dogumdan 6 hafta sonra baslanmalidir. Emzirme döneminde güvenle kullanilabilir.

Progesteron Içeren Igne (3 aylik igne) : Uzun yillardir denenmistir. Yan etkisi yoktur sütü az da olsa arttirdigi saptanmistir. Adet görmemeye neden olur ve bu durum igne kesilince düzelir.

Aylik Igneler : Östrogen içerdigi için sütü azaltir ve bu emzirme döneminde kullanim konusunda yeterli bilgi yoktur.

Implant : Kolda cilt altina uygulanan hormon içeren yaklasik 3 cm lik çubuk seklinde bir yapidir. Üç yil koruyuculugu vardir. Süte geçen az miktarda hormon bebegi etkilemez. Adet görmemeye neden olabilir.

Rahim içi araç (spiral) : Basarisizlik orani % 1-3 olarak saptanmistir. En erken dogumdan 4-6 hafta sonra uygulanabilir. Daha erken uygulanirsa rahim kasilmalari ile atilabilir. Hormonlu veya bakirli spiral uygulanabilir. Hormonun vücuda geçisi çok azdir ve sütü etkilemez.

Cerrahi Yöntem : Kalicidir. Erkek kisirlastirilmasi (vazektomi) anne sagligini ve emzirmeyi etkilemeyen , kolay, riski olmayan daha ucuz bir yöntemdir. Kadinin kisirlastirilmasi batin boslugu açildigi için enfeksiyon, kanama, karin içi organlarda yaralanma riski tasir ve genel anestezi gerektirir. Dogum sonrasi göbek altindan veya sezaryende uygulanimi emzirmeyi etkilemez.

Sonuç olarak emzirme döneminde uygulanacak dogum kontrol yöntemi seçimi bir çok faktöre baglidir. Bunlar önceden kullanilan alisilmis metod, gelecekte çocuk istegi, esin katilimi, emzirme durumu gibi faktörlerdir. Hangi yöntemin uygun oldugu bu faktörlere göre belirlenmelidir.

Bel Sağlığı İçin 100 Tavsiye


1- Herhangi bir ağırlığı taşımanız gerekirse yükü vücudunuza simetrik olarak paylaştırdıktan sonra taşıyın.
2- Cisimleri bir yerden başka bir yere taşırken belinizin eğik değil de dik pozisyonda olmasına dikkat edin.
3- Ağır bir yükü kaldırmayı denemeyiniz. Kaldırmak zorundaysanız başkalarından yardım isteyin.
4- Hafif dahi olsa yerden bir cismi alırken dizlerinizi kırın ve çömelerek alın. Belden eğilmeyin. Yükü belinizle değil, bacaklarınızla kaldırın.
5- Bir eşyayı alırken ona doğru uzanmayın, yanına iyice yaklaşınız ve öyle alın. Bir cismi yerden alırken de önce onu bedeninize doğru yaklaştırıp sonra yükseltin.
6- Bir eşyayı taşırken de onu gövdenize yakın tutun. Taşınacak eşya vücudunuza ne kadar yakın olursa omurganıza binen yük o kadar azalacaktır.
7- İki kişi iseniz ve bir eşyayı iki ucundan tutarak taşımanız gerekiyorsa, birbirinize haber vermeksizin eşyanın bir ucunu asla bırakmayın.
8- Bir cismi kaldırmadan önce onun ne derecede ağır olduğunu tahmin etmeye çalışın, ondan sonra yaklaşın. Kaldırma işlemine geçmeden önce cismi hafifçe yoklayarak bir kez de test edin ve ağırlığı hakkında tam bir fikir edindikten sonra kaldırın.
9- Cisimleri bedeninizle değil de önce beyninizle kaldırdığınızı unutmayın. Bunun için ağır bir yükü mutlaka kaldırmanız gerekiyorsa, haltercilerin yaptığı gibi çok iyi konsantre olun. Kaldırırken yavaş ve temkinli hareket edin, ani hareketlerden kaçının. Adalelerinize ani yük bindirmeyin. Kaldırma esnasında karın kaslarınızı kasarak bütün kas gruplarınızı aynı anda çalıştırın. Karın ve sırt adalelerinizin kasılması omurganızı destekler.
10- Ağır bir yükü belinizden daha yükseğe kaldırmayın. Hele bu yükü başınızdan yukarı kaldırmayı denemeniz tam bir felaket olabilir.
11- Ayakta iken belinizi sağa veya sola doğru rotasyon yaptırıp eğilerek yerden bir şey almayın.
12- Yük elinizde iken dönmeniz gerekiyorsa belinizle değil, ayaklarınızın yerini değiştirerek dönün.
13- Beliniz geriye doğru eğilmiş vaziyetteyken sırtınıza ağırlık yüklemeyin. Mutlaka yüklemeniz gerekiyorsa dizleriniz biraz kırılmalı ve vücudunuz öne doğru hafif eğik olmalı.
14- Ağır bir cismi bir yerden bir yere çekerek veya iterek tek başınıza götürmeyin.
15- Bir cismi taşırken ayaklarınızın yere sağlam basması gerekir. Her iki ayağınız arasındaki mesafe de yaklaşık omuz genişliğinde olmalı ve ayak uçlarınız dışa bakmalı.
16- Sandalye veya koltukta otururken dik bir pozisyonda olmaya gayret edin ve bunu alışkanlık haline getirin. Bu esnada diz eklemlerinizin kalça eklemlerinden daha yüksekte bulunmasında, ayak tabanlarının yere temas ederken düz konumda olmasında ve yere rahatça basmasında yarar vardır. Otururken zaman zaman pozisyon değiştirmeniz de iyi olur.
17- Yumuşak, alçak ve derin koltuklarda oturmayın. Stabil olmayan bozuk koltukların ve yumuşak iskemlelerin belinizi tehdit ettiğini unutmayın. Kol konacak sandalye ve koltukları tercih edin.
18- Sandalyede otururken ayaklarınızın altına bir basamak çekerseniz daha rahat edersiniz.
19- Abdest alırken, dişlerinizi fırçalarken ya da elinizi, yüzünüzü yıkarken lavaboya doğru eğilmeyin; belinizi olabildiğince dik tutmaya gayret edin. Bu yüzden evinizdeki lavaboların mümkünse biraz daha yüksekçe yapılmasını sağlayın.
20- Her gün ez az 15 dakika yürüyün. Yürüme mesafesini giderek artırın.
21- Bir defa bel rahatsızlığı geçirmiş ve iyileşmişseniz, uzman doktorunuz size vereceği egzersizleri aksatmadan yapın. Çünkü düzenli egzersiz yapanlarda ağrının tekrarlaması daha seyrek görülür. Kronik ağrısı olan hastalar hafif ağrılı dönemde bile egzersizlerden yararlanırlar.
22- Sağlıklı olsanız bile her gün kaslarınızı güçlendirici egzersizler yapın. Karın, sırt ve kalça adalelerinin vücudun tabii korsesi olduğunu unutmayın.
23- Egzersizleri, altında sunta veya tahta bulunan halı veya battaniye gibi sert bir zemin üzerinde yapın.
24- Egzersiz hareketlerinin sayısını gün geçtikçe yavaş yavaş artırın. Başlangıçta aşırılığa kaçmayın.
25- Spor veya egzersiz yaparken ani ve zorlayıcı hareketlerden kaçının.
26- Spor veya egzersize başlamadan önce mutlaka ısınma hareketleri yapın.
27- Egzersiz sonrasında şiddetli ve 15 dakikadan fazla süren bir rahatsızlık ortaya çıkarsa uzman doktora danışın. Bir saati geçen rahatsızlık söz konusu ise o hareketi yapmayın.
28- Günlük yaşantınızda ani hareketlerden sakının. Özellikle yataktan veya koltuktan kalkarken ani hareket yapmayın.
29- Sandalyeden kalkarken bir ayağınız diğerinin önünde olmalı, bacak kaslarınız ve kollarınızın yardımıyla kendinizi yukarıya doğru iterken sırtınız dik pozisyonda bulunmalı.
30- Yüksek iskemlelerde veya benzeri yüksek yerlerde oturmak bele binen yükü artırır. Bundan kaçının. 31- Televizyon seyrederken veya herhangi bir gösteriyi izlerken koltukta sırtımızı kamburlaştırmak rahatsızlıklara yol açar.
32- Her gün beyaz peynir ve bir tabak yoğurt yemeyi yada bir bardak az yağlı süt içmeyi adet haline getirin Güneş ışığından yeterince istifade edin.
33- Vücut ağırlığınızı sürekli kontrol altında tutun. Alınan her fazla kilonun vücudunuz ve beliniz için ilave bir yük olduğunu, bunun da belinizin biyomekaniğini olumsuz yönde etkilediğini unutmayayın.
34- Uzman hekime danışmadan bel korsesi kullanmayın. Çelik balenli korselerin uzun vadede bel ve karın adalelerini zayıf bırakacağını unutmayın.
35- Kesin teşhis konulup bel ağrınızın nedeni anlaşılmadan belinizi asla çektirmeyin ve maniplasyon (el ile müdahale) yaptırmayın. Bunun bazen felce kadar giden sonuçlara yol açtığını unutmayın.
36- Üzüntü ve streslerin bel sağlığınızı da olumsuz yönde etkilendiğini bilerek ruh sağlığınıza özen gösterin. Ailevi sosyal veya iş hayatınızla ilgili problemlemlerinizi çözmek için gerekirse ilgili doktor ve şahıslardan yardım isteyerek köklü bir çözüme gidin. Lüzumu halinde bulunduğunuz ortamı geçici de olsa değiştirin veya tatile çıkın.
37- Yaptığınız işi sevin. Stres altında ve iş yerinde mutsuz olan kişilerde bel rahatsızlıkları daha sık görülür. Bu nedenle meslek seçimi konusuna henüz hayatın başındayken gereken önemi verin.
38- Günlük yaşamda gerginlikten kurtulmanın yollarını öğrenin.
39- Uzun topuklu veya topuksuz ayakkabı giymeyin. Ayakkabınızın topukları normal, ökçeleri yumuşak olsun. Orta topuk ayakkabılara alıştığınızda bunu mümkün mertebe değiştirmeyin.
40- Sandalye veya koltuğa oturmak için kendinizi oturağınızın üstüne sanki düşüyormuş gibi bırakmayın. Yavaş yavaş kontrollü olarak oturma pozisyonuna geçin.
41- Sandalye veya koltukta otururken, bir cismi (hafif dahi olsa) öne doğru eğilerek yerden almayın. 42- Beliniz ağrıdığı dönemlerde alafranga tuvaletleri tercih edin. Tuvalete otururken en azından tek elinizi destek olarak kullanın.
43- Tuvalet ihtiyacınızı giderirken oturur pozisyonda öne doğru eğilmeyin. Ağrılı dönemde alafranga tuvalette ters oturmanız bu açıdan yarar sağlayabilir.
44- Mutlak sert yatak istirahatinde iken ayaklarınızın altına birkaç yastık koyarak yükseltmeniz daha iyi olacaktır. Bu esnada yemeklerinizi yatarak yiyebilirsiniz. Namazlarınızı sağ yanınıza doğru yatarak işaretle kılabilirsiniz. Yastığınızın alçak olmasında da yarar var. Bu pozisyonda yorulursanız yan yatabilirsiniz.
45- Yan yatışta kalça ve dizlerinizden çekerek bacaklarınızı toplar ve ana rahmindeki gibi kıvrılarak durursanız rahat edersiniz. İki bacağınızın arasına yumuşak bir yastık koymanız da iyi olur.
46- Doktorunuz mutlak yatak istirahati vermişse tavsiyesine uyun. Bu tedavi esnasında ağrınız artıyor, durumunuz kötüye gidiyorsa doktorunuza bildirin. Birkaç gün içinde iyileşirseniz yine doktorunuzu haberdar edin. Uzman doktor hastanın tedaviye vereceği cevaba göre bu süreyi artırıp azaltabilir. Zaten ilk birkaç gün sonrasında hastalığın genel seyri kendisini belli eder. Prensip olarak hasta becerebildiği anda normal yaşantısına dönmelidir. Kriter hayat kalitesidir. Lüzumsuz uzamış yatak istirahati de doğru değildir.
47- Yorgunluğa bağlı olarak beliniz ağrıyorsa usulüne uygun yapılan 10-15 dakikalık istirahat en iyi ilaçtır. Tam rahatlamak ve gevşemek için ayaklarınızı sandalyeyle yükseltirken boynunuzun altına da küçük bir yastık koyabilirsiniz.
48- Sırtüstü yatarken yüksek yastık kullanmayın.
49- Yatağınız bel hizasından itibaren kırılabiliyorsa 45 derecelik bir açı oluşturacak tarzda ayarlayarak sırtınızı dayar ve dinlenebilirsiniz. Böyle bir yatağınız yoksa iskemleyi devirerek arkalığın üzerine yastık koyup aynı şekilde dinlenebilirsiniz.
50- Bacaklarınız düz pozisyondayken, ayakta dimdik uzun süre hareketsiz kalmayınız. Münavebeli olarak bir ayağınızı öne doğru uzatıp pozisyon değiştirin veya yürüyün.
51- Sağlıklı iken düzenli olarak spor yapın. Yüzmeye önem verin, yürümeyi ihmal etmeyin.
52- Daha önce bel rahatsızlığı geçirmişseniz, güreş, boks, judo, futbol, basketbol gibi mücadele sporlarından ve halter, jimnastik, golf, tenis gibi uğraşlardan uzak durun. Bunların yerine yürüme ve yüzme gibi sporları tercih edin. Beli fazla eğmeden bisiklete binmek de faydalıdır.
53- Çocuklarınız hızlı gelişsinler diye onlara aşırı antrenman veya gereğinden fazla spor yaptırmayın.
54- Çocuklarınızı oturarak ders çalışırken öne veya yana eğik durmamaları konusunda onları sık sık uyarın. Masada uzun süre çalışması gereken kişilerin öne eğilmemeleri için çalışma yüzeyinin bir miktar eğimli olmasında yarar vardır. Masanızın altına da ayak dinlendirme basamağı koyunuz.
55- Raflardan kitap veya herhangi bir eşyayı alırken önce ayağınızın altına yükseltici bir şey koyunuz ve o eşyanın hizasına yükseldikten sonra alınız.
56- Çamaşır asarken yukarıya doğru uzanarak belinizi germeyiniz. İpin seviyesini boyunuza göre ayarlayınız.
57- Ayakkabınızı bağlamanız veya benzer bir hareket yapmanız gerekiyorsa, çömelerek veya yüksekçe bir cismin üstüne basarak yapın.
58- Yataktan kalkarken önce tam yan dönün, daha sonra ellerinizle yandan destek alarak oturur pozisyona geçin ve öyle kalkın. Yatmak için ise önce yatak kenarına oturun ve bacaklarınızı yukarıya çekerken gövdenizi yatağa uzatın.
59- Otomobil kullanırken koltuğunuz sert olsun, arkaya dayandığınızda koltuk belinizi desteklesin ve adeta kavrasın. Uzun yola çıkarken de belinizi ince bir yastıkla destekleyin.
60- Otomobile bindiğinizde koltuğunuzu pedallara yakın olacak şekilde ayarlayın. Dizlerinizin de kalçanızın biraz yukarısında durmasını sağlayın. Aksi halde beliniz rahat etmez.
61- Uzun süre araç kullanmayın. Şayet önünüzde kat edilecek çok uzun bir yol varsa sık sık mola vermeyi ve bu esnada biraz yürümeyi tercih edin.
62- Arabanızın bagajını boşaltırken de eşyaları öne, ileriye doğru uzanarak almayın. Önce bir ayağınızı tamponun üzerine koyun, sonra belinizi fazla eğmeden bagajı boşaltın.
63- Çocuklarınız okula giderken çantalarında mümkün mertebe az yük taşıtmaya çalışın. Bunun için sadece o günkü dersleri ilgilendiren kitap ve ders gereçlerini yanlarına almaları konusunda onları eğitin.
64- Ütü yaparken tek ayağınızın altına 15-20 santimetre yükseklikte bir cisim koyarak hafifçe yükseltin, belinizin rahatladığını göreceksiniz. Bir süre sonra basamağın üzerine öbür ayağınızı koyun.
65- Elektrikli süpürgeyle veya paspasla yerleri temizlerken öne doğru eğilmeyin ve belinizi dik bir pozisyonda tutmaya gayret edin. Bu nedenle uzun saplı süpürge kullanmak daha yararlı olacaktır. Bahçede çalışırken de uzun saplı aletleri tercih edin.
66- Yatağınız sert olsun. Yattığınız zaman vücudunuz yatağa gömülmesin. Vücudu değişik şekillere sokan, stabil olmayan yumuşak veya çöküntülü yataklar sağlıklı değildir. Altında sunta veya tahta olan yataklar ile üzerine yatıldığında omurganın fizyolojik kıvrımlarına uyum gösterebilen kaliteli ortopedik yatakları tercih edin.
67- Bilgisayar karşısında saatlerce hareketsiz veya uygun olmayan pozisyonda kalmak beli rahatsız eder. Bilgisayarda çalışırken başınız dik, beliniz ve kalçalarınız arka kısmı destekli, köprücük kemikleriniz yere paralel durumda olmalı. Gözleriniz ekranın üst düzeyi hizasına yakın konumda ve ekranı tam karşıdan görecek pozisyonda bulunmalı. Kollarınız rahat, önkol ve bilekleriniz aynı çizgi üzerinde yere paralel olmalı. Ayaklarınızı da bir destek üzerine koymanız daha iyi olur.
68- Daha önce bel rahatsızlığı geçirdiyseniz zıplama hareketi yapmayın ve yüksek bir yerden asla atlamayın.
69- Sağlıklıyken, günlük yaşantınızda tembel olmayın, hareketliliği tercih edin. Fazla harekete izin vermeyen iş ve hayat düzeni belinizi tehdit eder. Buna karşılık otobüs ya da metroda bir durak önce inmek, asansör yerine merdiveni kullanmak size çok şey kazandırır.
70- Yürürken veya ayakta dururken vücudunuzun dik bir pozisyonda olmasına özen gösterin. Ağırlığınızı her iki bacağınıza eşit olarak paylaştırın. Ayakta dururken her iki omuz ve kalçanızın aynı hizada olmasına dikkat edin. Doğru duruşta çene içeri çekilmiş, baş dik, sırt ve bel düzdür. Bu duruşta kulaktan yere indirilen dik çizgi omuz ve kalçanın ortasından ve ayak bileği önünden geçer. Ayakta dururken sırt kambur, bel çukur, karın öne sarkık, göğüs yassılaşmış ve çene öne çıkmış olursa bu yanlıştır. Böyle bir pozisyon bele rahatsızlık verirken iç organlar da basınç altında kalır.
71- İşyerinde devamlı oturarak çalışıyorsanız, bu nun beliniz için sakıncalı olduğunu biliniz. Bu nedenle ara sıra kalkıp dolaşınız. Çünkü oturur pozisyonda iken belinize binen yük, aya kta iken olduğundan belirgin şekilde daha fazladır. Hatta yapılan araştırmalarda günlük mesaisinin büyük bir kısmını oturarak geçirenlerde bel fıtığına yakalanma riskinin ayaktakilere oranla daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Oturarak çalışırken belinizi ince bir yastıkla desteklemenizde yarar vardır.
72- Sırtüstü yattığınızda veya bir halıya uzandığınızda bacaklarınızı dizlerinizden kırarak yukarıya doğru toplayın. Bu pozisyonda beliniz rahatlar ve ağrılarınız daha çabuk geçer.
73- Yan veya sırtüstü pozisyonda yatarak uyuyun. Yüzüstü yatmayın. Sırtüstü dümdüz uzanmak da doğru değildir.
74- Daha önce bel ağrısı tecrübesi yaşadıysanız testereyle odun kesmeyin. Şayet bu işlem esnasında alet takılırsa ileri ve geri doğru zorlayarak kurtarmaya çalışmayın.
75- İri cüsseli hayvanları yakalamak, yere yatırmak veya taşımak gibi zor bir işle meşgul olmak zorundaysanız tek başınıza çalışmayın. Bu işlemi birden fazla kişi beraberce yapın. İşi ehline bırakmak en iyisidir.
76- Saçınızı yıkarken öne doğru iki büklüm eğilmeyin. Yere diz çöktükten sonra dirseklerinizi küvetin kenarına dayayıp başınızı yıkayabilirsiniz. Daha da iyisi küvetin içine girip oturarak yıkanmaktır.
77- Bel rahatsızlığınız varsa kamyon, kepçe, greyder gibi belinizi sürekli sarsan iş makinelerini kullanmayın.
78- Koltukta kitap okurken sırtınız arkaya yaslanmış ve başınız dik pozisyonda olmalı. Baş ve boyun öne eğilmiş şekilde okumak beli de rahatsız eder.
79- Masaya veya herhangi bir yere dayanarak dinlenecekseniz beliniz çukur vaziyette olmasın. Kalça ve dizlerinizi bükerek kendinize daha rahat bir pozisyon verin.
80- Ayakta çalışırken ayağınızın altına alçak bir cisim çekin. Vücut ağırlığını zaman zaman bir bacaktan diğerine aktarın. Bulaşık yıkarken lavabonun altındaki dolabı açarak bir bacağınızı içeriye doğru sokarsanız rahat ettiğinizi göreceksiniz.
81- Çalışırken kendinizi aşırı yormayın. Bazen bir işten diğerine geçmek de dinlendirici olabilir.
82- Merdivenlerden inerken bastığınız basamaklara çok dikkat edin. Bazen son basamağa geldiğinizi sandığınızda bir basamak daha vardır ve siz farkında olmadan tüm vücudunuzla aşağıya doğru düşersiniz. İşte bu çok tehlikeli bir harekettir, bundan kaçının.
83- Tarlada, inşaatta, işyerinde, evde çalışırken veya kar kürerken beliniz aniden ağrımaya başladıysa geri kalan işi bitirmek üzere gayret sarf etmeyip hemen istirahata çekilin. Sert bir zeminde sırtüstü uzanıp dizlerinizi hafifçe bükerek bacaklarınızı yukarıya doğru toplamış vaziyette 15-30 dakikalık istirahat oldukça rahatlatıcı olur. Eğer bu süre sonunda iyiye gidiş yoksa doktorunuza müracaat edin. Hastalığınız esnasında istirahat süresinin uzun mu yoksa kısa mı olacağını önceden kestirebilmek çok zordur ancak manyetik rezonans görüntüleme metodu uzman doktora bu konuda bir fikir verir.
84- Sık sık eğilip bükülmenizi gerektiren bir iş yapıyorsanız belirli aralıklarla dinlenin. Bu dinlenme esnasında da belinizi aksi yönde esnetin.
85- Bebeğinizi beşikten veya yattığı yerden alırken ona doğrudan uzanmayın. Önce dizlerinizi kırarak çökün ve bebeğe yaklaştıktan sonra kucağınıza alın.
86- Bir yaşını geçmiş çocuklarınızı kucağınıza alıp sevmek için belinizden eğilerek ileriye doğru uzanmayın. Mutlaka dizlerinizi kırarak kucaklayın ve severken de yanınıza oturtarak veya beraberce yatarak sevin.
87- Beliniz ağrıyor ve özellikle de ağrı bacağınıza vurmaya başlamış ise vakit geçirmeden uzman doktora müracaat edin. Doktor olmayan kişilerle kaybedeceğiniz vaktin bazen telafisi mümkün olmayan zararlara yol açabileceğini unutmayın.
88- Kapı veya pencereyi açarken zorlanıyorsanız bu işi yapmak üzere daha güçlü bir kişiden yardım isteyin.
89- Karın kaslarının kasılmasıyla oluşan etki disk içindeki basıncı bariz miktarda azaltır. Günlük yaşantınız esnasında çeşitli yerlerde beklerken karnınızı içeri çekerek adalelerinizi gerin ve gergin vaziyette 10’a kadar sayarak soluk almadan öylece durun. Sonra yavaş yavaş gevşeyin. Soluk tutma süresini haftalar ilerledikçe giderek artırın. Karın kaslarınız kasılmış vaziyette soluk alıp vermeye alışın.
90- Bel fıtığının en çok etkilediği alanlardan biri de kişinin cinsel hayatıdır. Bu konudaki sıkıntılarınızı doktorunuza anlatmalısınız. O size cinsel perhiz ve aktif cinsel hayatınızın ne şekilde olacağı konusunda geniş bilgi verir. Ancak ağrının şiddetini koruduğu süreçte ve akut dönemlerde cinsel perhiz uygundur. Şikayetler gerileyip kişi kendini aktif cinsel hayata hazır hissettiğindeyse çiftlerin yan yattıkları pozisyon (erkek arkada) tercih edilmelidir. Hastalığı geçirmiş olan kişinin altta bulunduğu ve belini hafif bir yastıkla desteklediği pozisyon da nispeten tavsiye edilebilir.
91- Bel rahatsızlığı geçirmiş bir kişi olarak uçak biletinizi alırken ayağınızı rahatça uzatabileceğiniz bir yeri tercih ediniz. Uzun süreli yolculuklarda koltuğunuzu hafifçe arkaya yatırınız ve belinizi ince bir yastıkla destekleyiniz. Yolculuk esnasında sürekli oturmayıp ara sıra ayağa kalkarak bir miktar yürüyünüz. Yolculuk bitiminde valizlerinizi tekerlekli arabaya koyarak taşıyınız. Zaten valizleriniz tekerlekliyse problem olmaz. İmkan varsa sonunda sıcak bir küvete veya jakuziye girerek adalelerinizi rahatlatınız.
92- Belinizin ağrıdığı günlerde çevrenizdeki insanlardan yardım istemekten çekinmeyin. Evde eşiniz ve çocuklarınız, iş yerinde ise arkadaşlarınız rahatsızlığı atlatmanızda size yardımcı olabilirler. Arabanızı bile birkaç gün süreyle başka birileri kullanabilir. Her işi bizzat kendiniz yapmak zorunda değilsiniz.
93- Doktorunuzun verdiği ilaçları tavsiye edildiği gibi kullanmaya özen gösterin. Mide problemi veya herhangi başka bir yan etki ortaya çıkarsa doktorunuza bildirin.
94- Bel ve sırt ağrılarının bir kısmı günlük hayatta yaşanan stres, endişe, kızgınlık, kıskançlık, üzüntü ve bastırılmış öfke gibi duygular sonucunda ortaya çıkar. Devam eden bu tip duygular karşısında belirli bir çözüm ve rahatlama sağlanmazsa beyin vücudun herhangi bir bölgesinde ağrıyı başlatma komutunu sizden habersiz olarak verir. Böylece asıl meseleden kaçılarak ilgi başka tarafa çekilir. Bel de bu tip olaylardan sıklıkla nasibini alan bölgelerden biridir. Böyle bir mekanizmanın tuzağına düşmüş olan kişi minicik ağrılarını büyütür. Aslında bu şekilde çözülememiş duygusal problemlerden kaçılmaktadır. Doktora müracaat ettiğinizde yapılan tetkikler neticesinde ciddi bir hastalık teşhisi net olarak ortaya konamamışsa yukarıda anlattığımız mekanizma aklınıza gelsin. Bir taraftan asıl probleminizi bulup çözmeye çalışırken diğer taraftan telkinle hasta olmadığınıza kendinizi inandırıp “Hasta değilim!” deyiniz. Ağrılarınızın hafiflediğini hatta kaybolduğunu göreceksiniz.
95- Tedaviniz bitip yeniden iş hayatınıza döndüğünüzde faaliyetlerinizi yavaş yavaş arttırın. Hatta ilk birkaç gün yarım mesai ile yetininiz. Belinize aşırı yükleme yapmayınız. İş, aile ve sosyal hayatınızda bu kitaptaki öğütleri daima göz önünde bulundurunuz.
96- Alkol diğer birçok zararlarının yanı sıra kemik sağlığını da olumsuz yönde etkiler. Omur kemiklerindeki mineral kaybı ve sağlıksız yapı dolaylı olarak disklere etki eder. Alkol kullanmamaya özen gösterin.
97- Sigara içenlerin vücudundaki tüm hücreler yeterli oksijen alamaz. Bu olaydan kalp, akciğer ve beyin başta olmak üzere bütün organlar etkilenir. Omur kemikleri arasındaki diskler de oksijensiz ortamda daha kolay dejenere olur ve zamanla kendilerini tamir etme yeteneklerini kaybeder. Böylece bel fıtığı gelişmesi riski de artar. Sigara ayrıca öksürüğü başlatır. Öksürük ise dejenere olmuş ve zayıflamış disklerin üzerine aşırı bir basınç uygulayarak bazen bardağı taşıran son damla olabilir. Sigara içmeyin, içiyorsanız mutlaka bırakın. Gönüllü kuruluşlardan ve kendi doktorunuzdan da yardım alabilirsiniz.
98- Tek bir çeşit bel fıtığı olmadığı gibi, tek bir çeşit bel fıtığı tedavisi de yoktur. Öyle bir bel fıtığı vardır, yalnızca ilaç ve istirahat yeterli olur. Öylesi de vardır ki fizik tedavi ve diğer konservatif tedavi türleriyle iyileşir. Fakat bazı bel fıtığı hastaları da vardır ki mutlaka cerrahi girişim gerekir. Bu nedenle elindeki tek bir tedavi çeşidiyle tüm bel fıtığı hastalarını iyi ettiğini söyleyen şahıslara inanmayın. Sağlığınızı uzman doktorlara emanet ediniz.
99- Uzman doktor yaptığı muayene ve tetkikler neticesinde sizdeki bel fıtığının cerrahi girişim gerektirdiğine karar vermiş ise ameliyattan kaçmayın. Lüzumsuz kaybedilen zamanın bazen telafisi imkansız sonuçlara yol açtığını bilin. Prensip olarak cerrahi girişim son çaredir ancak yapılan bütün konservatif tedavilere rağmen iyileşme görülmüyor ve inatçı bir ağrı varlığını sürdürüyorsa cerrahiden çekinmeyin.
100- Her yere araba ile gitmek, televizyonu bile uzaktan kumanda ile açıp kapamak, sürekli oturarak çalışmak, kilo aldıracak her türlü besini umursamadan yemek doğru bir yaşantı değildir.

Aft ve Uçuk

Aft ağız içerisinde sıklıkla yanak ve dudak mukozasında, dil üzerinde, yumuşak damakta, farenkste, diş eti üzerinde görülen solgun sarı-kırmızı hale ile çevrili oldukça ağrılı ülserleşmiş lezyonlardır.
Toplumun %18-20 az ya da çok aft sorunu ile karşı karşıyadır. Bayanlarda daha sıklıkla rastlanır. Aft genellikle tek olarak seyretse de aynı anda birkaç bölgede birden görülebilmektedir.

Aftın oluş nedenini belirlemek için çeşitli araştırma yapılmıştır. Ancak aftın oluşumunu hızlandırıcı ve seyrini kötüleştirici birçok faktör saptanmasına karşın oluş nedeni tam olarak belirlenememiştir.

Bu nedenle aft oluşumunu hızlandıran ve iyileşmesini geciktiren faktörlerden bahsetmek mümkündür.


Aft oluşumunda hangi faktörler önemlidir?

STRES
Günümüzde migren, yüksek tansiyon ve gastrit gibi birçok hastalığın nedenleri arasında kabul edilen stres aft oluşmasının en önemli nedenlerinden birisidir. Hanımlarda premenstural gerginlik(adet öncesi dönem) de aft oluşumunu hızlandıran faktörlerdendir.

YİYECEKLER
Turunçgiller, sirke, turşu, patates cipsi, tuzlu ve baharatlı çerezler gibi ağız mukozasını tahriş edebilen yiyecekler aft oluşumunu hızlandıran önemli faktörler arasında sayılmaktadır.Bunların yanı sıra bazı bünyeler için alerjik olabilen kara buğday, çavdar, arpa, çikolata, fındık, kabuklu deniz hayvanları, soya, domates, bazı patlıcan, elma, incir, peynir gibi yiyecekle.de aft oluşumunu hızlandırırlar.

TRAVMA
Yanak dil dudak ısırma, sert yiyeceklerin tahrişi ve yumuşak olmayan diş fırçalama işlemleri ve iyi adapte olmayan protezlerin neden olduğu vuruklar aft için uygun zeminin oluşmasına yardımcı olurlar.

DİŞ MACUNU
Diş macunlarının temizleme özelliğini artırmak için köpük yapıcı olarak yapılarına katılan "sodyum lauryl sulhate" ( SLS ) mukoza hücrelerinin yıkımını artıran tahriş edici bir kimyasaldır. SLS bu özelliği ile aft oluşumu üzerine direkt etkili olan bir maddedir. Özellikle aft sorunu olan kişilerin kullanabilmesi için günümüzde daha az oranda (%1.25) SLS içeren diş macunları üretilmektedir. (Tom's of Maine Natural Toothpaste , Oral-B Sensitive Fluoride Toothpaste.)

SİSTEMİK HASTALIKLAR
Behçet Hastalığı: Genital ülser, konjuktivit, retinit, lokositoz gibi, birçok sistemik belirtiler yanında ağız içerisinde oluşan tekrarlayıcı aftlarla kendini gösteren bir hastalıktır. Birçok malign ve otoümmin hastalıklarla birlikte de tekrarlayıcı aftlar görülebilmektedir.

DİĞER NEDENLER
B12 vitamini ve demir noksanlığı,sigara içme, tütün çiğnemenin gibi alışkanlıkların de aft oluşumuna katkıda bulunan önemli faktörler olduğu bilinmektedir.

Diş Fırçalama Tekniği

Öncelikle fırça 45 derecelik bir açıyla dişe yaklaştırılmalı ve dişin eni doğrultusunda ileri-geri hareketlerle fırçalanmalıdır.

En son dişetinden aşağıya doğru bir süpürme hareketiyle işlem tamamlanır. Dişlerin iç yüzeyleri , özellikle ön bölgeler dar olduğundan fırça dik olarak sokularak fırçalanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bakteri plağı ve yiyecek artıklarının yoğun olduğu dişlerin arka yüzleri, arka dişler ve dil de temizlenmelidir.

Genellikle sadece ön dişlerin ön yüzeyleri fırçalandığından çürükler daha çok arka bölgelerde oluşmakta , diş taşları ise çok az fırçalanan alt ön bölgede olmaktadır.

24 Eylül 2007 Pazartesi

Dünyanın Güzellik Sırları

İtalya:
Ninelerinin ve annelerinin eskiden sıkça uyguladığı ve kullandığı hintyağı cilt bakımı, şu aralarda İtalya'da yine popüler. Hintyağı özellikle saçları güçlendirmede ve cildi beslemede çok etkilidir.

Çin:
Bir-çay kaşığı biberiye yağı, bir fincan yeşil çayla karıştırılır. Bir süre beklenir ve en son saçlar durulanır. Saçlara doğal bir parlaklık verir. Güzellik kremlerinin bazılarının bileşiminde de bulunan ile yıkanan saçlar gürleşip güzelleşir. Ayrıca şampuanla yıkanmaktan yıpranan saçları canlandırır. Bir bez torbaya konulan biberiye yaprak ve taze sürgünleri banyo musluğunun altına asılarak üzerine sıcak su akıtılıp böylece doldurulan küvette banyo yapıldığında cildi derinden temizler, teni kayganlaştırır ve güzelleştirir. Çin beyaz çayı ise gençleştirici gizemi taşır! Gıda, sağlık ve kozmetikte yeni yeni popüler olmaya başlamıştır. Yaşlanma, kırışıklık ve sarkmalara karşı kullanılmaktadır. Cildi kuvvetlendirici, yeni cilt hücre yetişmeyi destekleyicidir. Çevre ve günlük cilt yıpranmalara karşı cildi koruyucudur. Pürüzsüz ve yumuşak bir deri oluşumunda etkin rol oynar.

Yunanistan:
Yunan gençleri, vücutlarını bebe yağı ile ovarak ölü deriyi kumsala bırakırlar. Ve denizde durulanırlar.
Polonya Balı, bir güzellik ürünü olarak cildi yumuşatmak ve parlatmak için kullanırlar. Bal cildin yorgun ve yıpranmış görüntüsünü alır ve geriye ışıl ışıl bir cilt bırakır.

Brezilya:
Brezilyalı kadınların güzellik sırlarıysa Brezilya'nın mükemmel plajlarında saklıdır. Çünkü dünyada en güzel kadınların güneşlendiği yer olarak nam salmış bu plajlarda, kadınlar avuç dolu kumlarla vücutlarını ovarlar ve bol bol güneşlenirler. Kumlar, selüliti gidermekte ya da sülülite karşı cilteki kan dolaşmını hızlandırmakta. Pürüzsüz bir cilte sahip olmak açısından faydası olan bu "kumla ovma"dan esinlenmiş olmalı ki, son zamanlarda, İngiltere'de bazı ticari firmalar tarafından kumların bu özelliğinden faydalanılarak kozmetik ürünleri piyasaya sürülmüş.

Hindistan:
Hindistan'da, her gece yoğurt ve bademden yapılan maskın yapılması zorunludur. On adet badem ezilir ve sonra yoğurtla karıştırılarak cilde sürülür. 25 dakika bekledikten sonra cilt temizlenir.

Avustralya:
Avustralya kızları, yalınayak yürümek ve ayak parmağını açan sandallet giymeyi severler. Ayaklarının pürüzsüz olması için avakado ile ovarlar. Avakodo kuru ciltlere yumuşaklık kazandırır.

İspanya:
İspanya'da gençler zaman zaman göz kapaklarını dinlendirmek içn patatesten yararlanırlar. Çok ince dilimler halinde kestikleri patatesi, 10 dakika boyunca gözlerde tutarlar.

Jamaika:
Karayip Adalarında, soyulmuş muz kabuklarını cilt bakımlarına uygularlar. Güneş yanıklarına karşıda iyi gelen muz kabuklarında, bazı proteinler sayesinde cilde yumuşaklık ve dirilik kazandırmaktadır.

Rusya:
Soğuk bir iklime sahip Rusya'da, gençler ciltlerini soğuktan korumak için kaliteli paltolar ve kotlar giymekteler. Ve özelikle sarımsak yağıyla ciltlerini sıklıkla ovarlar. Sarımsak antibiyotik, antiseptik özellikleri ile akneye karşı savaşırken antioksidan özelliği ile de cildi korur ve onarır. Ayrıca sarımsak suyu uçuğa iyi gelmektedir.

Japonya:
Japonya'da cilt bakımında kamelya yağı sıklıkla kullanılır. Beyaz kamelya ve fındık yağı cildi nemlendirmek, beslemek, yumuşaklık vermek için kullanırlar. Doğum sonrası oluşan cilt kırışıklıklarını gidermekte ve saçları gürleştirmekte kullanırlar.

Türkiye:
Türkiye'de, yeni yeni popüler olan kefir artık doğal güzellikte de kullanılmakta. Bir bakteri kültürü olan kefir, özelikle içerdiği etkin maddeleriyle cilde de faydalı olmaktadır.

İskandinavya:
İskandinav kadınları, güzel ciltlerini korumak için saf memba sularından istifade ederler. Her gün en azından 1.5 litre buz gibi memba madensuyuyla, yüzlerine 15-20 kere yıkarlar. Bu ciltlerine canlılık verir. Pahalı losyonlara ihtiyaç duymadan, buz gibi bu memba sularıyla da ciltlerini diri tutabilmekteler.

40 Yaş Altı Sigara Kullanıcıları DİKKAT!

Dünya Sağlık Örgütü, 40 yaşın altındaki sigara tiryakilerini uyardı. Buna göre, genç tiryakiler sigara kullanmayan yaşıtlarına göre 5 kat daha fazla kalp krizi riski taşıyor.

BBC’den yayınlanan habere göre, Dünya Sağlık Örgütü ile çeşitli ülkelerin sağlık kurumlarının işbirliği ile yapılan araştırmalarda, 21 ülkedeki 33 ve 64 yaş arasındaki kişilerin kalp krizi riskleri değerlendirildi.

Avrupa, Çin, Avustralya, Yeni Zelanda ve Kuzey Amerika merkezli olarak yürütülen araştırmalarda, 1985 ve 1994 yılları arasında kalp krizi geçiren ancak ölmeyen toplam 23 bin kişiye rastlandı.

Bu sayının 4/5′inin ise 35-39 yaşları arasında olan sigara tiryakileri olduğu tespit edildi. Bu saptamayla 35-39 yaş arasındaki tiryakilerin, sigara kullanmayan akranlarına göre 5 kat fazla kalp krizi riski taşıdığı belirlendi. Bu oranın erkeklerde ve kadınlarda hemen hemen aynı olduğu ifade ediliyor.

Ortakulak Rahatsızlıkları


Akut Otitis Media:
Genellikle bir üst solunum yolları infeksiyonunu takiben infeksiyonun orta kulağa ilerlemesi sonucu akut orta kulak infeksiyonu gelişir. Genel hastalık belirtilerinin yanında kulak ağrısı ve işitmede azalma bulunur. Östaki tüpünün tam gelişmemesi sonucu çocuklarda daha sık görülen bu hastalık iyi tedavi edilmezse ilerler ve orta kulakta infeksiyon (iltihap) birikir. Daha ileri aşamada ise kulak zarı delinerek iltihaplı bir akıntı oluşur. Uygun bir tedaviyle tamamen iyileşebilen bu infeksiyon iyi tedavi edilmediğinde veya çok şiddetli bir infeksiyon varlığında kulak zarındaki bu delik kalıcı hale gelebilir. Böylece zaman zaman iltihaplı akıntı ile karakterize kronik orta kulak infeksiyonları (kronik otitis media) gelişir.

Kronik Otitis Media:
Kulak zarında delinme ve iltihaplı kulak akıntısı ile karakterize infeksiyonlar yıllar sürebilir ve ilaç tedavilerine direnç gösterirler. İnfeksiyon ilerleyerek orta kulağın tamamına, kafa kemiklerine, boyuna, beyine ve yüz siniri gibi önemli sinirlere yayılabilir. Bu durumda yüz felci, menenjit ve beyin apseleri gibi komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Kronik otitlerin kesin tedavisi cerrahidir. Yapılan ameliyatla infekte bölgeler temizlenir ve kulak zarındaki delik bir yama ile kapatılır. (timpanoplasti ameliyatı).

Efüzyonlu (Seröz) Orta Kulak İnfeksiyonları:
Orta kulak içerisinde kulak kemikçikleri (örs, çekiç ve üzengi) olan hava ile dolu bir boşluktur. Bu kemikçiklerin sesi iletebilmesi için orta kulak boşluğunda sıvı olmamalı ve içerisindeki hava basıncının dengeli ve dış basınca uyumlu olması gerekir. Bu basınç ayarlamasını geniz ve orta kulak arasında bağlantıyı sağlayan Östaki tüpü yürütür. Östaki tüpünün bazı nedenlerle (genizeti ve infeksiyonlar gibi) işlevini görmemesi sonucu orta kulakta basınç bozularak kulak zarında çökme ve orta kulak boşluğunda sıvı birikmeye başlar. Bu sıvı zamanla koyulaşır ve yapışkan bir hale gelerek kemikçiklerin hareketini engeller. Böylece bir işitme kaybı ortaya çıkar.

23 Eylül 2007 Pazar

Andropoz

Yaşa bagli degisimler sunlardir;

Testislerde küçülme ve sertlesme ( testosteron azalmaz )
Ereksiyonda güçlük, oldugunda uzama
Yavas ve güçsüz meni çikarma Bu degisimleri etkileyen en önemli faktörler ise söyle siralanabilir ;
Vücut degisimleri, kas gücünde azalma, çabuk yorulma
Kalp-damar hastaliklari
Solunum sistemi hastaliklari
Seker hastaligi
Dejeneratif eklem hastaliklari
Prostat hastaliklari, operasyonlar
Kullanilan bazi ilaçlar ( tansiyon, depresyon vb.)
Alkol, sigara
Basarisizlik korkusu
Cinsel iliski sirasinda ölme korkusu
Monotonluk
Beklentilerin azalmasi
Toplumun yasli cinselligini yok farz etmesi
Kendine ait bir mekana sahip olamama
Sosyo-ekonomik güçlükler


Hanimlarda oldugu gibi hormon tedavisine gerek yoktur çünkü üretim azalmamistir. Ancak genel saglik sorunlarinin yaninda özellikle damar hastaliklarina bagli olarak gelisen sertlesme problemi ve prostat büyümesine bagli idrar sikintilari nedeniyle düzenli hekim kontrolleri gereklidir.

Eger sertlesme olamiyorsa, günümüzde çok çesitli ve güvenli penil protezler (mutluluk çubugu) basit operasyonlar ile uygulanabilmektedir.


Prostat büyümesi önemlidir çünkü idrar yolunu tikayarak çok rahatsiz eder. Bu durumda kolay ancak dikkatle gerçeklestirilen operasyonlar basari ile yapilmaktadir. Bu operasyonlardan sonra sertlesme biraz güçlesmekte, meni çikarma islevi son bulmaktadir.

Dirsek Kararması

Dirseklerimde kararma var. Nasır tutmuş gibi görünüyorlar. Ne yapmamı önerirsiniz?

Eklem yerlerinde nasırlaşan ve rengi kararan cilt, sindirim bozukluğuna işaret edebilir. Bu yüzden bir tutam maydanozu 5 dakika kaynatıp, her gün bundan için.
Bu arada kese yapmanız ve limonla ovmanız da gerekiyor. Tüm bu işlemlerden sonra limon suyu ve limon yağını karıştırıp dirseklerinize sürün.

Suna Dumankaya

Sinüzit

Burun çevresindeki sinüs adı verilen boşlukların iltihaplanmasına sinüzit adı verilir. Sinüsler burnun her iki yanında ve 4 ayrı isimde bulunurlar. Burnun hemen yan taraflarında bulunan ve sinüslerin en büyüğü olan sinüs maksiller sinüs' tür. Bunun dışında burnun üst tarafında, alın kemiği içide bulunan sinüse frontal sinüs, burnun arka ve üst tarafında bulunan ve orta hatta tek olan sinüse sfenoid sinüs denir. Ayrıca burnun yan ve üst taraflarında bir çok küçük boşluktan ibaret bölümlere de etmoid sinüs denir. Bütün bu sinüsler bir delik aracılığı ile burun içine açılırlar. Buruna açılan bu delikler sinüslerin havalanmasını da sağlarlar.

Sinüsler Ne İşe Yarar:
Aslında bu sinüslerin fonksiyonları tam olarak aydınlatılmış değildir. Ancak sesin resonansının sağlanması, solunum havasının nemlendirilmesi ve ısıtılması ile zararlı partiküllerin tutulması gibi görevleri vardır. Ayrıca baş ağırlığının azaltılması işine de yararlar. Bütün sinüslerin içini döşeyen mukoza hergün belli oranda salgı yaparlar. Bu salgılar burun içine dökülerek oradan da boğaz ve mideye giderler.

Sinüsler Herkeste Var mıdır :
Her erişkinde sinüs mutlaka vardır. Ancak sinüslerin gelişimi zaman alır. Doğumda sadece maksiller ve etmoid sinüsler mevcuttur. Onlarda filmlerde bile görülemeyecek kadar küçüktürler. Maksiller sinüs 3 yaşında anlamlı büyüklüğe gelir ve ancak puberte çağında erişkindeki boyutuna ulaşır. Frontal sinüs doğumda yoktur. 6 yaşında filmlerde görülebilecek boyuta gelir. Yine puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Etmoid sinüsler doğumda var olmasına rağmen giderek büyür ve 12 yaş civarında erişkindeki boyutuna ulaşır. Sfenoid sinüs doğumda yoktur. 5 yaşından itibaren gelişimi hızlanır ve puberte çağında erişkin boyutuna ulaşır. Sinüslerin büyüklüğü kişiye göre değişir. Frontal sinüsün hiç olmaması seyrek görülen bir durum değildir.

Sinüsler Nasıl İltihaplanır:
Burun ve sinüsler; bakteri ve virüslerin sık sık yerleşip iltihap yaptığı bölgelerdir. Bu bölgelerde her zaman iltihaba yol açacak bakteri ve virüs bulunur ancak normal çalışan bir sinüste iltihap her zaman olmaz. Eğer sinüsün normal çalışmasına engel olacak bir durum varsa kolaylıkla sinüs iltihabı (sinüzit) gelişir. Bakteri ve virüs dışında nadiren de olsa mantarlar da iltihap yaparlar. Sinüzit en çok nezle, grip gibi üst solunum yolu infeksiyonları sonrası gelişir. Bu tür infeksiyonlarda sinüslerin burun içine açılan delikleri ödem nedeniyle kapanır ve sinüs salgıları burun içine boşalamaz. Ayrıca sinüslerin havalanması da bozulur. Bu durumda sinüs içerisinde kolayca iltihap gelişir. Bunun dışında sinüs ağızlarını tıkayan alerji, burunda kemik eğriliği, et büyümesi, yabancı cisim, geniz eti gibi durumlar da sinüzit gelişmesini kolaylaştırır. Vücut direnci başka sebeplerle düşük olan kişiler daha kolay sinüzit geçirirler.

Kaç Tür Sinüzit Vardır:
Sinüzit genel olarak akut ve kronik (müzmin) olarak ikiye ayrılır. Akut sinüzit yeni oluşan sinüzit anlamına gelir. Uygun tedavi edildiğinde tamamen iyileşir. Ancak kronik sinüzit sinüslerde sürekli bir iltihap anlamına gelir ve tedavisi de zordur. Birçok kez ameliyat gerektirir.

Sinüzitin Belirtileri Nelerdir:
Akut ve kronik sinüzitin belirtileri biribirinden farklıdır. Akut sinüzitte şikayetler daha şiddetlidir. Hastayı en çok rahatsız eden şikayetlerden biri ağrıdır. Bu hangi sinüsün iltihaplandığına göre baş ağrısı, yüz ağrısı, göz çevresinde ağrı şeklinde olur. Genellikle öne doğru eğilmekle artar. Ayrıca burun tıkanıklığı, burun akıntısı, koku duyusunda azalma, geniz akıntısı, ateş, çene ve dişlerde ağrı, ağız kokusu, burun kanaması, göz kapakları ve yüzde şişme gibi belirtiler olur. Öksürük hem akut hem de kronik sinüzitin belirtisidir. Kronik sinüzitte şikayetler daha uzun süreli olmasına rağmen daha hafiftir. Ağrı daha seyrek hatta bazen yoktur. Hastayı en çok geniz akıntısı ve buna bağlı boğaz ağrısı ve öksürük rahatsız eder. Bunun dışında yine burun tıkanıklığı, yüzde dolgunluk hissi ve ağız kokusu olur. Kronik sinüziti olan hastalar bazen akut dönemler yaşayabilirler.

Muayenede Ne Görülür:
Sinüzitli bir hastanın muayenesinde en çok görülen bulgu, burun içinde iltihaplı akıntı, ödem, boğaza doğru akıntı ve yüzde hassasiyettir. Bu gibi bulguların görüldüğü ve sinüzitten şüphelenilen hastalara uygun tetkikler yapılır. Ancak hastanın muayenesinde çok belirgin bir bulgu olmadan da sinüzit olabileceği akılda tutulmalıdır.

Teşhis Nasıl Konur:
Hastanın şikayetleri ve muayene bulgularına göre sinüzit düşünülse bile kesin teşhis radyolojik olarak yani çekilen filmlerle konur. Bunun için en çok çekilen film Waters filmi denilen ve daha çok maksiller sinüsü inceleyen bir filmdir. Diğer sinüsler içinde değişik açıdan çekilen filmler vardır. Ancak bu çekilen normal filmler pratikte faydalı olmasına rağmen yanılma payları az değildir. Bu amaçla özellikle tedaviye cevap vermeyen veya ameliyat düşünülen hastalarda mutlaka bilgisayarlı tomografi çekilmelidir. Bilgisayarlı tomografi burun içi ve sinüsler hakkında bize çok faydalı bilgiler vermektedir.

Sinüzitin Ne Gibi Tehlikeleri Vardır:
Sinüzit uygun antibiyotik ve yardımcı ilaçlarla veya gerektiğinde ameliyatla tedavi edildiğinde ciddi problemlere yol açmayan bir hastalıktır. Ancak iltihabın yayılmasına bağlı bazı komplikasyonlar gelişebilir. Bunlardan en önemlileri iltihabın göz çukuru içine yayılması ve körlüğe kadar gidebilen hastalıklar, beyin zarına veya beyin içine yayılarak abse oluşması, iltihabın sinüs içinde abseleşmesi ve kemik iltihabı sayılabilir. Bu tür durumlar oluştuğunda tedavi daha ciddi yapılmalıdır ve ilaç tedavisiyle birlikte ameliyat gerektirir

Nasıl Korunabilirim:
Hastaların sinüzit olmamak veya olunursa kolay tedavi edilebilmek için dikkat edebilecekleri birkaç şey vardır. Bunun için soğukta kalmamak, saçların ıslak kalmaması, yaşadıkları ortamın nemi ve ısısının uygun olması, sigaranın dumanında dahi kalınmaması,alerjiye yol açabilecek toz, duman veya diğer irritan maddelerden uzak kalınması gibi önlemler alınabilir.

Nasıl Tedavi Edilir:
Sinüzit tedavisinde amaç bakterilerin yok edilmesi ve sinüslerin buruna açılan deliklerinin açılmasını sağlamaktır. Bu delikler açılmazsa sinüs iltihapları yok edilemez. Bakterilerin yok edilmesi antibiyotikler olur. En çok sinüzite sebep olan bakteriler hesaba katılarak antibiyotik seçilir. Antibiyotik seçimi için kültür ve antibiyogram yapılması çok seyrek başvurulan bir yöntemdir. Antibiyotik tedavisi en az 10 gün hatta bazen 15-20 gün sürmelidir. Bunun dışında sinüs deliklerinin açılması için dekonjestan amaçlı kullanılan tablet ya da spreyler, ağrı kesiciler ve sinüzite yardımcı olan alerji gibi durumlar varsa bunlara uygun ilaçlar verilir. Dekonjestan spreyler 5 günden fazla kullanılmamalıdır. İlaçlara cevap alınmayan durumlarda sinüziti kolaylaştıran başka faktörlerin varlığı araştırılır ve uygun şekilde tedavi edilir. Ancak bazen ameliyat gerekebilir. Kronik sinüzitlerde de yine önce ilaç tedavisi uygulanabilir. Ancak sık sık alerji ya da kemik veya et gibi bir anatomik problem olduğu için ameliyatla tedavi gerekli olmaktadır.

Hangi Durumlarda Ameliyat Gerekli Olur:
Akut sinüzitler genellikle ilaç tedavisine yanıt verdikleri için ameliyata nadiren ihtiyaç duyulur. Ancak kronik sinüzitlerde, burunda et veya kemik eğriliği ( deviasyon ) bulunması gibi durumlarda ya da komplikasyon gelişen vakalarda sinüzit ameliyatı gerekir.

Ameliyat Nasıl Yapılır:
Sinüzit için yapılan ameliyatlar son yıllarda çok ilerlemiştir. Bu ilerlemenin en önemli sebebi endoskop denilen ve burun içine sokulan bir kamera aracılığı ile monitörden ameliyat yapmaya imkan veren cihazların kullanılmaya başlanmasıdır. Endoskopik yöntemle (görüntülü muayene ve ameliyat) hem burun içi gibi dar ve karanlık bir yerde çalışmak kolaylaşmaktadır hem de sinüzite yol açan asıl faktör düzeltilip diğer sağlam bölgelere dokunulmamaktadır. Bu ameliyat hem lokal hem de genel anestezi ile yapılabilir. Ameliyatta en önemli amaç, sinüz ağızlarının açılmasını sağlamak ve sinüslerin içini temizlemektir. Genellikle sadece burun içinden girmek yeterlidir. Bazen maksiller sinüse girmek için dudak altından çalışmak gerekebilir. Bu yöntemle burun içindeki et, kemik eğriliği gibi diğer hastalıklar da tedavi edilebilmektedir. Ameliyattan sonra hekimin tercihine göre burun içine tampon konabilir.

Ameliyatın Ne Gibi Komplikasyonları Vardır :
Anestezi komplikasyonları dışında endoskopik ameliyatta en sık görülen problem kanamadır. Bu bazen cerrahın çalışmasını engelleyecek kadar şiddetli olur ve ameliyatta asıl amaç kanamayı durdurmak haline gelir. Bunun dışında burun ve sinüslerin çevresinde önemli organlar bulunduğu için ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Bunlar arasında göz çukuru içine girilerek göz küresi ve sinirinin zedelenmesi, beyin zarının delinerek beyin sıvısının burun içine akması, beyine giden büyük damarların yaralanması, beyin absesi gibi ciddi problemlerin yanı sıra bazı küçük ve daha sonra tedavi edilebilen komplikasyonlar da vardır.

Ameliyattan Sonra Nelere Dikkat Etmeliyim :
Endoskopik yöntemle yapılan ameliyattan sonra en önemli konu pansumanların uygun yapılmasıdır. Sinüzit ameliyatında pansuman burun içinin uygun şekilde temizlenmesi anlamına gelir. Bunun için başlangıçta birkaç günde bir daha sonra daha seyrek olarak doktorunuza gitmeniz gerekecektir. Kaç günde bir temizlenmesi gerektiği ameliyatın seyrine ve doktorun tercihine göre değişir. Doktorunuz her pansumandan sonra bir sonraki görüşme zamanını söyleyecektir. Hasta kendisi burun içini serum fizyolojikle yıkayarak yapışma ve birikintileri önlemeye çalışabilir.

Ameliyattan Sonra Sinüzitim Tekrarlar mı :
Endoskopik yöntemle ameliyat yapılmaya başlandıktan sonra sinüzitin tekrarlama oranı son derece düşmüştür. Ancak yine de özellikle alerjinin rol oynadığı sinüzitlerde tekrar problem oluşması görülebilir. Alerji toplumumuzda sanıldığından çok daha sık görülmektedir.

www.kbbhastanesi.com

21 Eylül 2007 Cuma

Zona Hastalığı

Normal sağlıklı kişilerde ve gençlerde nadir görülen artan yaşla birlikte görülme sıklığı artan bu hastalık,kişinin yaşam kalitesini bozan bir virüs hastalığıdır. Günümüzde çok sık görülür ve tedaviye rağmen tekrarlama eğilimi sıktır.

Bu hastalık genelde çocukluk çağında su çiçeği virüsünün (mikrobunun)sinirlere yerleşerek yıllar sonra kendiliğinden büyük bir nedenle de vücudun savunma mekanizması bozulunca tekrarlayan bir hastalıktır.

Daha çok kişinin göğüs ve sırt bölgelerinde görülür. Ender olarak boyun,bel ve baş bölgesinde de görülebilir.Bu hastalık döküntülü bir hastalıktır. Bu döküntüler aşırı ağrılı ve dokunmaya çok hassastır. Hastada ender de olsa ateş ve halsizlik olabilir. Döküntüler yaklaşık 10 gün sonra kabuklanır. Sağlıklı kişilerde 2-3 hafta içinde lezyon kayıp olur. Bazen döküntüler uzun süre etkisini gösterebilir.

Bu hastalığın en rahatsız edici yanı çok şiddetli batıcı ve yanıcı ağrı dokunmakla artan hassasiyettir. Bazen döküntü iyileştikten sonra da uzun süre bu ağrılar devam eder. Bu durumu post herpetik nevralji denir.

Bu hastalık sadece ağrı yapmaz.Kişinin hayatını ve hayati organlarını etkileyen hasarlara da sebep olabilir.

Örneğin baş bölgesinde en çok göz tutulur. Önlem alınmazsa körlüğe gidebilen durumlar olur.

Yine bazen bu hastalıktan dolayı felç gelişebilir. Özellikle döküntünün olduğu ilk 3 ile 5 hafta arasında felç geçirme olasılığı vardır. Bu felç kas güçsüzlüğü şeklindedir.

Bu hastalık sinir sistemini etkileyen ve büyük oranda da orta ve daha çok ileri yaşta görülen bir hastalıktır. Çok basit izah edersem çocukluk çağında bu su çiçeği geçirildiği zaman bu hastalığa sebep olan mikrop sinirlere yerleşir ve ileriki dönemlerde vücut direnci düşünce aktif hale gelir ve hastalık oluşur. Tedaviyle hastalık belirtileri geçer. Fakat vücut direnci düşünce tekrarlama,vücut direncini düşüren en önemli etken aşırı üzüntü,kronik depresyon gibi sinir sistemini zarara uğratan etkenlerdir. Bunun yanında vücut direncini düşüren diğer hastalıklarda (diabet ..vs) bu hastalığın açığa alınmasına neden olur. Bunun için hastalığın tedavisinde hastalığa yol açan mikroba karşı yapılacak tedavinin yanında vücut direncini düşüren etkenlerde mücadele etmek gerekir. Örneğin;depresyonu olan hastanın tedaviye paralel bu durumunun düzeltilmesi gibi.

Tedavide klinik tablonun ağırlığına göre ağızdan veya damardan mikroba karşı olan ilaçlar ve ağrıya yönelik tedavi yapılır. Tedavinin yanında en önemli yapılması gereken vücut direncini arttırmaya yönelik destek tedavisidir. Hastalığın tekrarlamaması için vücut direncinin arttırmak hastalığa yol açan mikrobun yok oması veya inaktif hale gelmesi gerekmektedir. Moral ve vücut direncinin iyi olması bu hastalık için çok önemlidir.

HASTALIĞIN NEDENİ NEDİR ?
Su çiçeği geçiren herkes zona hastalığına yakalanabilir. Çünkü bu iki hastalığa sebep olan virüs aynıdır. Bu virüs insan vücuduna ilk girişinde su çiçeği hastalığına sebep olur. Su çiçeği geçiren kişilerdeki virüs sinir hücrelerinin köklerinde yerleşir. Uzun yıllar hiçbir belirti ve rahatsızlık yapmadan sinir köklerinde kalabilir. Uygun ortam bulduğunda virüs aktive olarak zona hastalığını yapar.

VİRÜSÜN AKTİVE OLMASINA SEBEP OLAN NEDİR?
Temel olarak virüsün aktive olmasında etkili olan sebep vücutta ‘’hastalıklara karşı koyma gücünde’’ (dirençte) meydana gelen azalmalardır. Direncin azalması ile virüs bulunduğu yerde üremeye, sinir kökünden sinirlerin dallarına doğru yayılmaya başlar ve deriye kadar ulaşarak belirtileri oluşturur. Direnç düşmesinde stres, aşırı yorgunluk, yaşlılık, vücuttaki yaralanmalar en sık görülen sebeplerdir. Hastalığın beklenenden şiddetli ve yaygın olduğu durumlarda direnç düşmesinin habis (malign) hastalıklar, AİDS hastalığı, kanser ilaçları ( kanser kemoterapisi ) ve ışın tedavisi (radyoterapi) ile de ilgili olabileceği hatırlanmalıdır.

ZONA HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Belirtiler vücutta orta hattın sağ veya sol tarafında kuşak gibi vücudun tek tarafını saran veya bir hattı izleyen bir alanda gelişen ağrı, iğnelenme, hassasiyet gelişimi ile başlar. Beraberinde hafif ateş ve başağrısı da görülebilir.
Genelde 1-3 gün içinde aynı alanda kızarıklık, kabarcık gelişimi meydana gelir. Bölgedeki kabarcıklar birbirine bitişik içi su dolu hale gelirler (vezikül). Zamanla içi irin dolu hale gelebilirler. Kabarcıkların üzeri açıldığında kurur ve üzeri kabukla kaplanır. İlk oluşumlarından itibaren bu kabarcıkların geçiş süresi 2-3 hafta arasındadır. Ancak ağrı daha uzun süre içinde iyileşmektedir. Bazı hastalarda sadece derideki belirtiler veya sadece ağrı gelişimi ile zona geliştiği görülmüştür.

NE KADAR DEVAM EDER?
Hastalığın deride oluşturduğu kabarcıklar 2-3 hafta içinde iyileşmektedir. Ancak ağrının geçme süresi daha uzun zaman içinde olmakta, bazen kalıcı olabilmektedir.

VÜCUTTA HANGİ DOKU VE ORGANLARA YAYILIR?
Zona hastalığı deri üzerinde görüntüleri ile tanı konan bir hastalıktır. Saçlı deriden ayak ucuna kadar her yerde belirtileri olabilen hastalık en çok göğüs, kalça ve yüzde görülmektedir. Ancak hastalığa dahil olan sinir köklerine göre deri dışında da belirtiler olur. Yüzde meydana gelen zonada ağız içinde kabarcıklar olabileceği akılda tutulmalıdır. Yüzdeki hastalık gözde de virüs yerleşmesine sebep olabileceği için doktorunuz sizi göz doktoru muayenesi için yönlendirecektir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ VAR MIDIR?
Zona hastalığı bir kaç hafta içinde kendiliğinden iyileşir. Verilen tedavinin amacı hastanın bu süreyi rahat geçirmesi ve başka istenmeyen hastalıkların gelişmemesidir. Ağrı kesiciler, sulu pansumanlar hastayı rahatlatmak için kullanılmaktadır. Sulu pansumanlar kabarcıkların hızla kurumasına yardımcı olur. Bazı hastalarda ağızdan alınan ‘’asiklovir’’ veya ’’valasiklovir’’ içeren kapsüllerin kullanılması doktor tarafından önerilebilir.
Bu ilaçların kullanımında tedaviye ne kadar erken başlanırsa başarı o kadar iyi olur. Yaygın hastalığı olanlarda, göz tutulumu olanlarda ve ağrısı fazla olanlarda kortizol içeren ilaçlar kullanılabilir. Zona sonrası ağrısı gelişen hastalarda antidepresan ilaçlar ve ağrı kesiciler kullanılabilinir.

Nörolog Doç. Dr. Serdar Dağ

Parfüm Kullanımı

Parfüm kullanmanın altın kuralı: çok fazla parfüm kullanmayın. Bir odaya gireceğiniz zaman, parfümünüz sizden önce girmesin...

Parfümleri nabzınızın attığı yerlere, yani bileklerinize, boynunuza, göğüslerinizin arasına, kulaklarınızın arkasına, hatta dirsek ve dizlerinizin arkasına, ayak bileklerinize, baldırlarınızın iç kısımlarına sıkınız. Buralarda kanınız derinizin üst kısmına yakın olduğunundan, bu bölgeler daha sıcaktır ve parfümünüzün daha iyi yayılmasını sağlayacaktır.

Coco Chanel diyor ki: "Parfümünüzü öpülmek istediğiniz yerlere sıkınız". Dikkate almaya değer...
Parfümü yaklaşık 30 cm. uzaklıktan sıkınız. Estee Lauder tarafından önerilen diğer bir yöntem de, parfümü havaya sıkmak ve oluşan parfüm bulutunun içine girmek...

Ayrıca saçınızı fırçalamadan önce saç fırçanıza bir miktar parfüm sıkmanızı öneririz.

Parfümü kıyafetlerinize sıkmayınız. Parfümün içerisindeki yağlar özellikle ipek gibi hassas kumaşlarda lekeye sebep olabilir. Parfümleri sadece vücudunuza, kokunun gelişebileceği yerlere sıkınız. En iyisi, parfümü giyinmeden önce kullanmaktır.

Eau de toilette türü parfümler yaklaşık 4 saat, eau de parfum türleri ise 8 saat kadar üzerinizde kalır (Bir parfümün yağ oranı ne kadar yüksekse, kokusu o kadar kalıcıdır).

Parfümünüzün kokusunun vücudunuzda daha kalıcı olması için, parfümü sürmeden önce aynı markaya ait vücut losyonu, nemlendirici, pudra gibi yan ürünleri kullanınız, parfümü bunun üzerine sıkınız. Bu ürünlerin içerisindeki yağlar, parfümü tutarak daha kalıcı olmasını sağlayacaktır.

Parfümler kuru ve açık renkli ciltlerde daha az kalıcıdırlar (Parfümler bu cilt tiplerinde daha uçucu olurlar). Bu yüzden ğparfümler kuru ciltlerde daha sık tazelenmeli ve yan ürünlerle birlikte kullanılmalıdırlar.

Parfümü şişesinden parmağınızla sürmeyiniz. Derinizdeki yağ, şişenin içerisine girerek parfümünüzün kokusunun bozulmasına sebep olabilir. Bu yüzden püskürtmeli parfümleri tercih edin, ya da bir parça pamuk üzerine döktükten sonra üzerinize uygulayın.

20 Eylül 2007 Perşembe

Kabızlık İçin Öneriler

Gerekli olanlar:

Keten tohumu (çekilmiş, toz), sinemaki, rezene, anason. Kullanılışı: Bir su bardağı kaynar su içerisine 5-6 yaprak sinemaki yaprağı, birer çay kaşığı anason ve rezene havanda ezilerek koyulacak. 15 dakika demlenerek aç iken günde 1-2 bardak içilecek. (sinemaki miktarını artırmayınız, bağırsak tembelliği yapabilir)

Günde 1 defa aç iken bir yemek kaşığı keten tohumu tozu su ile içildiğinde de bağırsakları çalıştırmaktadır. Yan etkisi yoktur. Günde 3 yemek kaşığı yenebilir.

Ayrıca kayısı, erik, incir kurusu veya tazesi öğün aralarında yendiğinde bağırsakların çalışmasını hızlandırır. Çay, kahve, kola, muz, çikolata, bira ve şarap kabız olmanızı kolaylaştıran yiyeceklerdendir.

18 Eylül 2007 Salı

Zeytinyağı Güzelliktir

-Beyaz dişler için: Dişetlerinizi zeytinyağı ile çalkalayınız ve uzunca bir süre ağızınızda tutunuz.
-Parlak ve yumuşak saçlar için: Bir yumurta sarısını, 1 kaşık zeytinyağı, 1 limonun suyu ve yarım bardak bira ile karıştırınızve saçlarınıza uygulayınız. Bir süre bekleyiniz. sonra da başınızı sabun yada şampuanla yıkayınız. 2 kahve kaşığı zeytinyağı, 1 kaşın ricin ve 10 damla kekiközünden hazırlanan bir karışım yapabilir saçlarınıza friksiyon ile uygulayabilir, saçlarınızı parlaklaştırabilirsiniz.
-Kepeğe karşı: 20 gr. risin, 20 gr. kolonya ile 150 gr. zeytinyağını karıştırıp saçlarınıza friksiyon yapabilirsiniz.
-Kuru cildi nemlendirmek için: Sızma zeytinyağı ile iyice ezilmiş avakado meyvası hamurunu yüzünüze sürüp 10-15 dakika bekletiniz. Sonra yüzünüzü yıkayınız.
-Yüz kırışıklıkları için: Haftada 2 kez, yatmadan önce zeytinyağı ve limon karışımı ile yüzünüze masaj yapabilirsiniz.
-Kol ve Bacaklara yumuşaklık kazandırmak için: Kalın tuzla karıştırılmış zeytinyağı ile masaj yapınız, sıcak su ile yıkayınız.
-Güneş yağına karşı saf zeytinyağını sürebilirsiniz.
-Kolay çizilen veya kırılan tırnaklara karşı: Parmaklarınızı 5-10 dakika zeytinyağında tuttuktan sonra, iyotlu alkol ile ovuşturunuz.
-Parmaklarda oluşan nasıra karşı: Zeytinyağı ve sarımsak veya kuru soğanla hazırlayacağınız merhemi üzerlerine sürünüz.

Yeşil Çay



Yeşil çay, Camellia sinensis yapraklarından elde edilen çay. Aynı bitkiden elde edilen siyah çay için yapraklar yavaş yavaş kurutulur, yeşil çay ise yaprakların toplanır toplanmaz kavrulup hızla kurutulması ile elde edilir. Siyah çay kurutulurken oksijenle tepkimeye girer, yeşil çayın ise tepkimeye girmesine izin verilmez.
Her iki çayda da kafein bulunmaktadır, ancak yeşil çaydaki kafein oranı daha düşüktür. Siyah çayın da, yeşil çayın da antioksidan özellikleri vardır, ancak daha az işlem gördüğü için yeşil çaydaki antioksidan miktarı daha fazladır.

Yeşil çay çeşitleri
Japon Yeşil Çayları
Gyokuro
Matcha:bebek pudrası gibi toz halindedir, Japon seremonilerinin vazgeçilmez çayıdır.
Sencha
Kamairicha:Sencha çayından farkı üretim aşamasında yapraklar sıcak su buharı ile değil fırında şok soldurmaya tabi tutulmuş olmalarıdır.
Bancha:kaba çay, düşük kaliteli çaylardan yapılıp, niteliksiz olmasına karşın günlük kullanımda özellikle kırsal ve dağsal bölgelerde yaygın olarak içilmektedir. Halk tarafından evde basit düzeneklerle el yapımı olarakda üretilmektedir. Dünya yeşil çay üretiminde pek bilinmemektedir.

Çin yeşil çayları:
Gunpowder (GP)
Imperial, Young Hyson (YH)
Hyson
Twankay
Hyson Skin
Chunmee (CH)
Sowmee (SW)
Dust

Yeşil çayın faydaları

Yeşil çay içindeki kateşinler sayesinde :
-Kanser riskini azaltır.
-Yeşil çay yemek borusu kanserini erkeklerde %57, kadınlarda %60 oranında önlemektedir.
-Yeşil çay düzenli içilmesi halinde prostat kanseri riskini üçte iki azalmaktadır.

-Yeşil çay deri kanserine yol açan ultroviyole ışınların zararından korur.
-Tümörü küçültür.
-Antioksidandır.
-Yeşil çaydaki antioksidan E vitaminindekinden 20 kez daha kuvvetlidir.
-Kolestrolü düşürür.
-Tansiyonu ayarlar.
-Kan şekerini ayarlar.
-Bakterileri öldürürür.
-Grip virüsünü öldürür.
-Ağız kokusunu önler

Yeşil çay içindeki C vitamini sayesinde :
-Stresi azaltır.
-Gribi önleyicidir.

Yeşil çay içindeki kafein sayesinde :
-Performansı etkiler,yorgunluk ve uyku halini ortadan kaldırır.
-İdrar söktürücüdür.
-İdrar söktürücü özelliğinden dolayı zayıflama rejimlerinde kullanılıyor.

Yeşil çay içindeki flavonoidler sayesinde :
-Kan damarlarını güçlendirir.
-Yeşil çay içindeki polisakkaridler sayesinde :
-Kan şekerini düşürür.

Yeşil çay içindeki fluorid sayesinde :
-Diş çürümesini engeller.

Yeşil çay içindeki E vitamini sayesinde :
-Antioksidan olarak rol oynar.
-Yaşlanmayı geciktirir.

Yeşil çay içindeki EGCG (Epigallokateşin Gallat) adlı kimyasal madde sayesinde :
-Kanser hücrelerinin gelişmesini önlüyor.
-Akciğer, mide, bağırsak karaciğer ve deri kanserlerini önleyici etki yapıyor.
-Alzheimer'i önleyici
-Sigara kullanımının toksik etkisini azaltıyor.
-Yeşil çay içen hamile kadınlar sorunsuz bir doğum gerçekleştirebilirken, sakat çocuk dünyaya getirme riski de azalacak.
-Diş çürüklerine sebep olan bakterileri öldürerek çürükleri önler.

İçeriğindeki kateşin maddesi nedeni ile kolesterolü düşürür.
Antioksidan özellikleri vardır. Bu özelliği ile kansere ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu olabilmektedir. İspanya’daki Murcia Üniversitesi ve İngiltere’deki Norwich Üniversitesi’nin ortaklaşa yürüttüğü araştırmalar, yeşil çayda bulunan ‘polipenol EGCG’ maddesinden üretilecek olan ilaçlarla, çeşitli kanser hastalıklarının tedavisinin gerçekleştirilebileceğini ortaya koymuştur.
Zihinsel aktivitelerde yarar gösterdiği ileri sürülmektedir.

Parkinson

Parkinson hastalığı el, ayak ve başta titreme; hareketlerde yavaşlama gibi belirtilerle seyreden ve yavaş gelişen bir hastalıktır. Belirtileri yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan bazı şikayetlere benzediği ve hastalığın kendisi pek bilinmediği için çoğunlukla doktora geç başvurulmaktadır.

Teşhis koymayı sağlayacak özel bir kan tetkiki ya da görüntüleme yöntemi yoktur. Özellikle hastanın ve birlikte yaşadığı insanların vereceği bilgi ve nöroloji uzmanı bir hekim tarafından yapılan muayene ile teşhis konabilir. Genellikle 50 yaş üzerinde görülür. Hastaların % 5-10’unda ise başlangıç yaşı 20-40 yaşları arasındadır. Parkinson hastalığında esas olan, beyinde dopamin adı verilen kimyasal bir maddenin salgılandığı bölgedeki hücrelerin hasara uğramasıdır.

Dopamin, bilgilerin hücreler arasında iletimini sağlayarak vücut hareket ve dengesinin düzgün olmasını sağlar. Yetersiz dopamin varlığında hastalık belirtileri ortaya çıkar. Bu yetersizliğin nedeni, bugün için kesin olarak anlaşılamamıştır. Damar sertliği veya beyin kan dolaşımının azalmasıyla ilişkili olmadığı da bilinmektedir.

Hastalığın seyri çok yavaştır. Genellikle hasta, yakınmalarının kesin başlangıç tarihini söyleyemez. Ayrıca her hastada belirtiler, belirtilerin şiddeti farklı seyreder. Bulgular başlangıçta tek uzuvda ve tek vücut yarısında görülürken zaman içerisinde yayılım gösterir.

Tedavi
Parkinson hastalarının beyinlerindeki değişikliklerin anlaşılmasıyla ilaç tedavisine başlanabilmiştir. Dopamin hücrelerinin hasarını onaracak kesin bir tedavi henüz yoksa da; ilaçlar, egzersiz ve fizik tedavi ile hastanın günlük yaşamını kolaylaştırmak, aktif ve üretken bir şekilde yaşamını sürdürmesini sağlamak hedeflenir.
Yeni ilaçlarla tedaviye bağlı yan etkilerin azaltılması mümkün olduğundan, tedavi sırasında yan etkiler ortaya çıktığında hekime başvurulması önemlidir. Erken başlanan tedavi ve düzenli kontrollerle hastalığın etkilerini azaltmak ve belli bir yaşam kalitesini korumak mümkün olabilecektir.

Meyan Kökü


1-Bağışıklık sistemini sürekli güçlü tuttuğu için tüm hastalıklara karşı etkin koruma sağlamaktadır.Bu durum tıbben kanıtlanmıştır.Yılda iki aylık bir meyan kürü sizi gripten kanser türlerine kadar korumaya büyük ölçüde yardımcı olur.Hem organik, hem zararsız bir doğal ilaçtır.

2-Bağışıklık sisteminin bozulmasından doğan tüm hastalıkların tedavisinde (Behçet, sedef, vitiligo, lupus türleri,pernisiöz anemi, hashimoto vs.gibi) sorunlarda diğer tıbbi ve bitkisel tedavilerle birlikte uygulanmaktadır. Bağışıklık sisteminin depresyon nedenli olduğu bilimsel olarak açıklandığı için, meyan kökünün depresif Sinirsel) hastalıklara karşı da iyi bir ilaç olarak kullanılabileceği görülmüştür.

3-Mikro dolaşımı temizleyip hızlandırıcı etkileri tespit edildiği için, başta beyinsel sorunlar olmak üzere tüm damar tıkanıklıklarında olağan üstü tedavi edici etkileri görülmektedir.

4-En bilinen tedavileri akciğer ve karaciğer hastalıkları üzerinedir. Bileşimindeki etken maddeler, bu iki organı 2 ayda temizlemekte ve hayat kurtarmaktadır.
Akciğer ve karaciğerin diğer sorunları yanında bu iki organdaki kanserlerin tedavisinde en güçlü ilaçlardan daha etkili olduğu görülmüştür.Meyan’ın pektoral(göğse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır. İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır. Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır.

5-Addison hastalığının tedavi edici ilacı olarak kabul edilmiştir. Addison,adrenal bezlerdeki bir fonksiyon bozukluğuna bağlı ciddi bir hastalıktır. Halen meyan dışında kalıcı bir tedavisi ve ilacı yoktur.

Addison (*3 :birincil adrenal yetersizlik. En sık suçlanan neden otoimmünitedir. Adrenal bezin her üç tabakası da etkilenmiştir. Halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, hipotansiyon, hiponatremi, hiperpotasemi en sık bulgulardır. Kronik olduğunda hiperpigmentasyon görülür. Ömür boyu sürecek kortikosteroit ile yerine koyma tedavisi, belirtileri kontrol altına alır. Genellikle glukokortikoit “ kortizon veya hidrokortizon” ve mineralokortikoit “fludrokortizon” kombinasyonu verilir ve ayrıca Addison hastalığı; böbreküstü bezlerden aldesteron ve kortizol üretiminde azalma sonucu oluşan zafiyet, hipotansiyon, anemi, hipoglisemi ve elektrolit bozukluklarıyla karakterize, seyrek görülen hormonal bir hastalıktır) hastalığının belirtilerinden kurtarmaya yardımcı olduğu bulunmuştur. Kortizol yetersizliği, steroit hormonu ve arasındaki diğer etkenler Addison hastalığına neden olur.

6-Meyan, idrar tutulmasını ve tansiyonu düzenler. Eski herbalistler meyanın bu hastalığı tedavi ettiğini bilirlerdi. 1960 lara kadar hipertansiyon araştırmacıları olan Christopher R. Edwards ve Paul M. Stewart meyanı bilmiyorlardı. Sonra Genel Batı Hastanesi, Edinburgh, İskoçya ve diğerleri meyanın, sorunları çözen bir lütuf, bir nimet olduğunu düşünmeye başladılar.

7- Kanser ve lösemi tedavilerinde bitkisel destek olarak kullanılır. Diğer yüzlerce faydaları yanında aynı zamanda iyi bir anti-oksidant, yani kanser önleyici olduğu da bilinir.Kanserden korunmak için yılda iki ay, günde bir tatlı kaşığı meyan ekstresi kullanılmalıdır.

8- Meyan şekerlidir ve içeriğindeki glisurutenik asit, şekerden elli kat daha şekerdir. Beyin zarından(korteks) salgılanan hormonları uyarır, faaliyete geçirir ve bezeleri iyileştirmeye yardımcı olur.Aynı zamanda hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda östrojen hormonunu faaliyete geçirdiği ve “hap” şeklinde kullanımında adet dönemiyle ilgili dengeleri sağlayabildiği görüldü.

Meyan kökü, dalak ve ciğerler için de mükemmeldir. Öksürükler,boğaz ağrısı,astım,mide ve on iki parmak bağırsağına ait ülserler,hepatitler,duyu bozuklukları(türlü ruh karışıklıkları;çırpınma, kasılmalar ve inlemeler ile kendini gösteren sinir bozuklukları) ve yiyecekten zehirlenmeler için kullanılmaktadır. Aynı zamanda iyi bir anti-oksidant,yani kanser önleyici olduğu da bilinir.

9-Tıbbi Etkisi ve Kullanımı : Meyan’ın pektoral(göğse ait) ve yumuşatıcı,acı dindirici etkileri vardır. İyi bilinen ve yaygın olarak kullanılan bu ilaç, genellikle öksürükler ve göğüs hastalıkları için tüketilmekle beraber özellikle de en çok bronşitler için kullanılır.
Yaygın olarak öksürük ve ağrı kesici olarak kullanılan meyan kökünün karışımındaki neredeyse tüm maddelerin her biri bir ilaçtır. Anodyne(Ağrı Kesici), Antioksidant, Antipasmodic, Anti-inflamatuar, mukoza koruyucu, Depurative, idrar söktürücü, Yumuşatıcı ve Acıyı Dindirici, Estrogenic,balgam söktürücü, Pectoral(pektoral) dir.

10-Hipoglisemi,bronşitler,kolitler(kalın bağırsak iltihabı),gastritler, stres,soğuk algınlığı (nezle),mide bulantısı, ve iltihaplanmalar için çok yararlıdır.Kolonların temizlenmesini sağlar, ileri derecede olan beze rahatsızlıklarını, kas zayıflıkları ya da iskelete ait spazmları tedavi eder.Bronşitler ve ciğerlerde oluşan balgamı akışkan hale getirerek söktürmeyi sağlar.
Meyan’ın içeriğindeki östrojen benzeri hormon, sesi değiştirir. Araştırmalarda kan hücrelerinin salgıladığı protein üretiminin meyan kökü aracılığıyla teşvik edildiği görülmüştür.

11-Meyan kökünün içerdiği glisirizin,sıkroz şekerinden 50 kere daha şekerlidir,örneğin hidrokortizon hormonlarının ürettikleri gibidir. Buradan da anlaşıldığı üzere, rahatsızlıkları giderici etkisinin yanı sıra, aynı zamanda steroid tedavisinin ardından beyin zarı ile ilgili uyarılarda da büyük rol oynar. Meyan kökü, gastrit ve ülseri iyileştirebildiği gibi aynı zamanda etkili bir kuvvetlendiricidir.

Etkileri : Yatıştırıcı, anti-artrit(mafsal yani eklem iltihabını giderir),korteks(beyin zarı) için kuvvet verici bir ilaçtır, kolestrolü düşürür, müköz zarlarındaki gastriti hafifletir,yatıştırır;balgam söktürücüdür, alerjik durumlara karşı ferahlık sağlayabilir.

12-Endokrin sistemi üzerindeki belirgin etkisiyle de meyan kökü, bir grup bitkilerden bir tanesidir. Meyan Kökü, Addision hastalığında olduğu gibi, bezelerle ilgili problemleri de tedavi eden faydalı bir bitkidir.
Meyan kökünün Cattarh hastalığı gibi bronşlarla ilgili problemler,bronşitler ve genelde öksürükler olmak üzere geniş bir kullanım alanı vardır. Geleneksel Çin tıbbında da büyük bir yeri olan meyan, bitkisel bir şifa aracı olarak bilinir.

13-Genellikle, bilhassa ısıtıldığında dalak yetersizliği durumlarında kullanılır.Aynı zamanda Qi yetersizliği veya kansızlıkla düzensizleşen kesik kesik olan nabız atışı yada çarpıntılar için kullanılır. Ciğerleri nemlendirir ve öksürük keser; hırıltı ve öksürükler için kullanılır. Meyanın nötr bir tabiatı olduğu gibi, ciğerlerdeki sıcaklık yada soğukluk için de kullanılabilir.

Ham meyan; çıbanlar, ağrılar yada boğaz ağrısından meydana gelen ateşli zehirlenmeler için kullanılır. Spazmları yatıştırır : karın ve bacaklardaki ağrılı spazmlar için kullanılır. Aynı zamanda lokal ve dahili olarak türlü zehirli maddelere karşın bir panzehir olarak kullanılır.

14-Doğu ve Batı kültürlerinde birkaç bin yıla dayalıdır. Esasen balgam söktürücü,mukoza koruyucu ve hafif laksatif olarak kullanılırdı.

Geleneksel olarak kullanımında; hazmı kolaylaştırıcı, astım,yutak iltihabı(farenjit), sıtma(malarya),karın ağrısı,uykusuzluk ve enfeksiyonlar yer alır.

Meyan kökünün, birçok farmakolojikal (ilaç bilimsel) etkileri olduğu bilinir. İçerdiği östrojenik, endokrine benzer; göğüs rahatsızlığı gidericidir (kortizol gibi) ; anti alerjik; bakteri giderici, virüs giderici,antiTrichomonas; antihepatotoxic; çırpınmaları gidercici; fitoterapik; kansere karşı; balgam söktürücü ve antitussive etkilerini sergiler.

İlaç biliminin çok odağında olan glisirizin ve glisurutenik asit, flavonoidler gibi meyanın birleşiminde bulunan diğer maddeler de farmolojide önemli etkiler sağlar.

15-Meyan kökü, genç ve yaşlı,hem kadın hem erkek,sağlıklı yada hasta olmak üzere herkes için tavsiye edilebilir.Yazarların görüşlerine göre meyan, dünyanın en muhteşem toniğidir. Bu nedenle, iskelet sisteminin korunmasında önemli bir tonik olduğunu tavsiye ettim.
Meyan Kökü’nün göğüs hastalıklarını, vücudun içi ve dışı olmak üzere tüm bölgelerini iyileştirici etkisi insanı hayrete düşürüyor. Meyan Kökü yalnızca deriye değil, müköz zarlarındaki rahatsızlıklara da iyi gelir ve bağırsak sistemini düzenlemeye yardımcı olur.

16-Bu bitki, patojen mikrobunun çeşitlerinden hiçbirinin yaklaşmasına izin vermeyecek kadar vücudu güçlendirme yetisine sahiptir.Bu nedenle meyan kökü,iskelet sistemi için bir tonik olarak kullanılmalıdır.


Genel bir spektrumda bakıldığında görülüyor ki, koruyucu tonik olması, sağlığı koruması ve yara iyileştirici olması gibi özellikleriyle meyan kökünden daha iyi bir şifalı bitki yoktur. Beyin damarlarını açarak ve tıkanıklıkları temizleyerek tüm beyinsel hastalıkların tedavisinde bile başarı ile kullanılabilmektedir.

17 Eylül 2007 Pazartesi

Aspirin ve Reye Sendromu

Reye sendromu ölümcül bir hastalıktır. Üstelik hiç bir belirti vermeden bebeklerde ve yetişkinlerde görülebilir. Hastalık vücudun bütün organlarına olduğu gibi özellikle akciğerlere ve beyne büyük zarar verir. Halen hastalığa neyin sebep olduğu ve tedavisi bilinmemektedir. Ancak viral hastalıklar sırasında asprin veya salisik asit içeren ilaçların alınmasıyla yakından ilişkili olmasından şüphelenilmektedir.

Reye sendromu özellikle bir su çiçeği, grip gibi bir viral hastalığın iyileşme aşamasında ortaya çıkar.
İki aşamalı bir hastalıktır. Hastalığın ilk aşamasında sık sık ve iyileşmeyen kusma, uyuşukluk, halsizlik görülür. İkinci aşamada ise saldırganlık, sinirlilik, mantıksız hareketler, hızlı kalp atışı ve solunum görülür. Ateş görülmeyebilir. Belirtiler pek çok hastalıkla aynıdır. Hatta bebeklerde bazı belirtiler değişik seyreder. Mesela kusma yerine hızlı kalp atışı ve solunum görülür. Bu sebeple Reye sendromu konusunda tecrübeli olmayan doktorlar kolaylıkla yalnış teşhis koyabilir.
Hastalık organlarda ve özellikle akciğerlerde hızlı ve anormal bir yağ depolanmasına sebep olur. Buna bağlı olarak beyinde tehlikeli bir basınç artışı olur. Hastalığın erken aşamalarında bu konuda tecrübeli doktorlar tarafından yapılan tedavi ile kurtuluş mümkündür. Ancak eğer erken tanı ve uygun tedavi yapılmazsa bir kaç gün içinde ölüm kaçınılmazdır.

Özellikle suçiçeği veya grip gibi bir hastalıktan yeni kurtulan çocuğunuz sürekli kusuyorsa Reye sendromundan derhal şüphe etmelisiniz. Çocuğunuzu hiç vakit kaybetmeden hastaneye götürün ve bu şüphenizi doktorunuza söyleyin. Hastalığın erken teşhisinde iyileşme ihtimali %90′ a yakındır. Akciğerlere yapılan iki farklı testle hastalık hemen teşhis edilebiliyor. Çocuğunuz viral bir hastalık geçiriyorsa ağrı kesici veya ateş düşürücü olarak asla aspirin veya aspirin içeren herhangi bir ilaç vermeyin.

Uzmanlar 19 yaşından önce herhangi bir viral hastalık sırasında asprin içilmemesini tavsiye etmektedirler.

16 Eylül 2007 Pazar

Dişleri Korumanın Yolu!



Beslenmenize ekleyeceğiniz birkaç ufak değişiklik daha sağlıklı dişlere sahip olmanızı sağlar..

Dişlerinizi fırçalıyor, diş doktorunuza gidiyorsunuz ancak beslenmenize de dikkat etmelisiniz. İyi bir beslenmenin mükemmel bedenin inşası için gerekli olduğunu biliyoruz. Dişleriniz zarar veren sadece şeker değil, bazı sağlıklı yiyecekler bile dişlerinizin sağlığını bozabilir. Diş sağlığınız için öncelikle doğru beslenmek şart..
Karbonhidratlarla beslenin
Bir avuç dolusu patates cipsi ya da buğday patlakları sakız ya da çikolatalı bisküviler kadar dişlerinize zarar verebilir.Tüm karbonhidratlar az miktarda şeker içerir, ağızdaki bakteriler tarafından tabakaya dönüştürülür. Ekmek, kraker gibi karbonhidrat içeren besinler dişe yapışır, diş etlerindeki bakterileri toplar. Bu nedenle ara öğünlerde karbonhidrat içeren yiyecekleri tüketin.

Çay için
Siyah veya yeşil çay bakterilerin üremesini önleyen antioksidant 'polyphenols' içerir. Çay aynı zamanda kokuya neden olan bakterilerin oluşumunu önlediği için kökü ağız kokusunu engeller. Çoğu çay florid içerdiği için diş ve diş etleri sağlığını önler.

Kamış kullanın
Çoğu soda, şekerli, diyet, şekersiz içecekler ve meyve suları asitli oldukları için dişlere zarar verir. Bu tür içecekleri kamışla içmek, içecekler hemen dişinize temas etmediği için dişlerinizi korumanıza yardımcı olur.

C vitamini alın
C vitamini genel sağlık sorunları kadar diş ve diş eti hastalıklarını önler. Günde 60 mg'dan daha az C vitamini alan kişilerde diş ve diş eti hastalıklarının daha fazla olduğu görülmüş. Günde 180 mg ve daha fazla V vitamini alanların ise daha az diş sağlığı sorunları yaşadığı ortaya çıkmıştır.

Günde 800 mg kalsiyum alın
Kemikve dişlerin 99'u kalsiyumdan oluşur. Peynir, süt ve yoğurt gibi kolay bulunan yiyeceklerden ihtiyacınız olan kalsiyumu alabilirsiniz. Her genç kadının ortalama günlük 1000 mg, 50 yaşından büyük olanlara da 1200 mg kalsiyum alması öneriliyor.

kadiniz.com

Kış Aylarında Beslenme

Kış mevsiminin etkisini iyice göstermeye başladığı şu günlerde hava sıcaklığının azalmasıyla birlikte grip, soğuk algınlığı, bronşit gibi pek çok hastalık pusuda beklemektedir. Bu durumda kış mevsimini sağlıklı geçirmek için bağışıklık sistemini biraz daha güçlendirmek gerekmektedir. Güçlü bir savunma mekanizmasının temelinde ise yeterli ve dengeli beslenme yer almaktadır.

Antioksidanlar, hücrelerdeki oksitlenmeyi önleyen maddeler olarak nitelendirilirler. Bunu vücuttaki bazı enzimleri artırıp, savunma mekanizmasını daha da güçlendirerek gerçekleştirmektedir. Bu sayede vücut direnci artmakta, böylelikle enfeksiyonlara yakalanma riski azalmakta, eğer hastalık oluşmuşsa daha kısa sürede atlatılmasını sağlanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü bu dönemde vücut direncindeki azalmaya dikkat çekerek antioksidan etkiye sahip olduklarından A, C, E vitaminlerin, selenyum, çinko, magnezyum gibi minerallerin, omega - 3 ve omega - 9 yağ asitlerinin alımını artırmayı önermektedir. Tabi bu öğelerin besinlerden doğal olarak alınması gerekmektedir. Aksi taktirde hekim kontrolünde olmadan preparat kullanımı kansızlık, şiddetli baş ağrısı, sinirlilik, saç dökülmesi ve bulantı gibi birçok yan etkiye yol açabilmektedir.

Gerek günlerin kısalması gerekse havaların soğuması ile birlikte fiziksel aktiviteler azalmaktadır. Lifli besinlerin tüketiminin de azalması sonucu kabızlık sorunu kendini göstermektedir. Bu nedenle kış mevsiminin vazgeçilmez yiyeceklerinden kuru baklagillerin, kepekli tahılların (esmer ekmek, bulgur, kepekli makarna / pirinç / erişte / un) ve özellikle C vitamininden zengin sebze ve meyvelerin tüketimine ağırlık verilmelidir. Günde 10 - 14 bardak su içilmesi de kabızlığı önlemeye yardımcı olacaktır. Kuşburnu, ıhlamur, adaçayı, zencefil, rezene, anason, kekik otu gibi bitki çaylarının da yaygın görünen kış hastalıklarına karşı olumlu etkileri bulunmaktadır.

Ayrıca kış mevsiminde güneş yüzünü daha az gösterdiğinden, D vitamini gereksinmesini karşılamakta sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu nedenle havanın güneşli olduğu günlerde 20 dakika kadar güneş ışığından direkt olarak yararlanmaya ve haftada 2 - 3 kere balık yenilmesine özen gösterilmelidir. Yazın olduğu gibi kışın da kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmalı; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Sık sık ve azar azar beslenmek yine önem taşımaktadır. Böylelikle bir sonraki öğünde hem yavaş hem de az yemek yenilmesi söz konusu olmaktadır. Kış yaklaştıkça, vücudumuz ısı değişikliğine uyum sağlayabilmek adına harcadığı enerjiyi düşürür. Azalan fiziksel aktiviteye paralel olarak yağ ve şeker tüketimi de kısıtlanmalıdır.

Yemekler zaten yağ ile pişirilmektedir. Et, süt, yoğurt, peynir, yumurta ve yağlı tohumların içerisinde de yağ bulunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmak, ekmeğe yağ sürmemek, zeytinyağı bile olsa aşırı miktarda kullanmamaktır. Sonuçta 1 gram yağ 9 kkal. enerji vermektedir. Şeker açısından durumu değerlendirirsek; bazı şekerler besinlerde doğal olarak bulunurlar (meyvelerdeki fruktoz, sütteki laktoz, tahıllardaki nişasta gibi). Bazıları ise sonradan ilave edilirler (çay şekeri ve şeker içeren besinler). Dengeli beslenme çerçevesinde şeker ihtiyacı besinlerden doğal olarak karşılanmaktadır. O halde tatlı tüketiminden kaçınmak, yenildiği taktirde tüketim sıklığına ve miktarına dikkat etmek, lokma ve tulumba gibi ağır tatlılar yerine; sütlü ve meyveli tatlıları tercih etmek daha sağlıklı olacaktır.

Hızla ve tamamen kana karışan, rafine şeker içeren besinler kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olur, böylelikle tekrar tatlı yeme isteği doğurarak bir kısır döngüye yol açarlar. Şeker tadından vazgeçemeyen, iştahını baskılayamayan, formuna önem veren bireyler ve aileleri için çok iyi bir alternatif olan yapay tatlandırıcıların şeker yerine kullanılması daha uygun görülmektedir. Tatlıların yapımında güvenle ve rahatlıkla kullanılabilecek olan bu yapay tatlandırıcıların enerji değeri yok veya göz ardı edilecek kadar düşüktür. Kan şekeri üzerinde de olumsuz etki yaratmamaları nedeniyle rafine şeker yerine tercih edilmeleri daha sağlıklı olmaktadır.

Tüm bu ilkelere ilave olarak mutlaka egzersiz yapılmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü en çok tempolu yürümeyi önermektedir. Bunun dışında; bisiklete binme, yüzme, dans, aerobik, jimnastik tarzı kalbi çalıştıran sporlar da uygun görülmektedir. Haftanın 5 - 6 günü 45 - 60 dakika kadar egzersiz yapılması yeterli olacaktır. Amaç; metabolizma hızını düşürmemek, kış aylarını kilo almadan geçirmek, hatta verilen kiloların kalıcı olmasını sağlamak ve en önemlisi sağlıklı yaşama adım atmaktır.

www.etikdiyet.com

Su ve Faydaları

Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli öğedir. İnsan yemek yemeden haftalarca canlılığını sürdürebilirken susuz ancak birkaç gün yaşayabilir. Kanın %92'si, kemiklerin %22'si, beynin ve kasların %75'i sudur. Hücrelerin yaşamsal faaliyetleri, vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi vücudun su dengesinin korunması ile mümkündür. Vücutta biriken toksinleri atmak, vücudun ısı dengesini sağlamak için idrarla 1500, deri yoluyla 500, dışkı ve solunum ile 300'er ml (toplamda yaklaşık 2,5 lt) su kaybedilmektedir.

İnsan vücudundaki

Karbonhidratlarının tümünü
Yağlarının tümünü yitirirse
Proteinlerinin yarısını
Suyunun %10'unu yaşam tehlikeye girer.

% 1'lik su kaybında Hipotalamusta susama merkezini uyarılır.
% 3'lük su kaybında Kan hacmi ve fiziksel performans azalır.
% 5'lik su kaybında Birey konsantre olamaz.
% 8'lik su kaybında Baş dönmesi, aşırı yorgunluk, soluma güçlüğü oluşur.
% 10'luk su kaybında Kas spazmı, aşırı yorgunluk, dolaşım - böbrek yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunları ortaya çıkar.
% 20'lik su kaybında ÖLÜM!

Vücuttaki su oranının yeterli düzeyde tutulması yaşamsal önem taşıdığından vücuttan kaybolan miktarlarda su alınması zorunludur. İdeal vücut su oranları; metabolizmayı tetikler, hücrelerin kendini yenilemesini sağlar, yaşlanmaya karşı etki gösterir. Kanın akışkanlığını sağlar, böylelikle kalp ve damarların yükünü azaltır. Omurga dahil bütün organlar bundan faydalanır; su oranının bel fıtığına karşı bile büyük katkısı olduğu düşünülmektedir. Ayrıca cildin dolgun, pürüzsüz ve genç kalmasını sağlamaktadır.

İnsan vücudunun su içeriği yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve fiziksel aktiviteye göre değişir.

Çocukların vücudunun su oranı yüksektir (% 70, yeni doğan bebekte ise % 90) ve yaş ilerledikçe suyun yerini yağ dokusu almaya başlar. Dolayısıyla yaş ilerledikçe suyu daha çok tüketmek gerekir. Yetişkinlerde vücut su oranı % 60, yaşlılarda ise % 50'dir. Sporcuların su oranı ise standart kişilerden % 5 daha yüksek seviyede olması gerekmektedir. Yapılan egzersize bağlı olarak su içimi artırılmalıdır.

Vücutta egzersiz sırasında kaybedilen suyun yerine konulması ve tekrar vücut su dengesinin sağlanması için yeterli su tüketimi şarttır. Su tüketimi egzersiz sonrasında olabileceği gibi, vücudu su kaybına hazırlamak adına egzersiz öncesinde hatta egzersiz esnasında da (15'er dakikalık aralıklarla yudum yudum su içilmesi şeklinde) olabilir.

Böbreklerin görevini yerine getirebilmesi ve dolayısıyla vücuttaki yağ akımının dengeli olabilmesi için bol su tüketilmelidir. Çünkü karaciğerin görevini yapabilmesi, böbreklerin yeterli çalışmasına bağlıdır. Karaciğerin başlıca görevlerinden biri, vücutta depolanmış yağları bedenin kullanabileceği enerjiye çevirmektir.
Yeterince su içilmediği takdirde böbrekler yeterince çalışamaz ve süzme işlemini gereği gibi gerçekleştiremez. Karaciğer de böbreklerin görevini üstlenmeye başlar, kendi görevi ikinci plana düşer ve daha az yağ yakmaya başlar. Yakılmayan yağlar vücutta birikmeye başlar. Kilo kaybı yerine kilo alımı söz konusu olur.

Suyun zayıflama üzerine olan etkisi göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Gerek midede yarattığı hacimden dolayı alınan besinlerde kısıtlama yapması, gerekse metabolizmayı çalıştırıp günlük harcanan enerjiyi artırması ve bir de sindirime olan katkısı! Tüm bunlar düşünüldüğünde su içmek eziyet olmamalı, aksine keyif vermeli .

Suyun sağladığı faydalar bunlarla sınırlı değil elbette:

Hücrelere oksijen ve besin öğelerinin taşınmasını, ayrıca atık ürünlerin taşınarak böbreklerden atılmasını sağlar.
Ağız, göz ve burun gibi vücut dokularının nemlenmesini sağlar.
Vücuttaki kan, gastrik sıvı, tükürük, amniyotik sıvı (gebelikte) ve idrar gibi vücut sıvılarının büyük bir kısmı sudur.
Dışkının yumuşamasını sağlayarak kabızlığın önlenmesine katkıda bulunur.
Cilt sağlığında, bağışıklık sisteminde, vücut ısısının denetiminde, ödemin atımında rolü vardır.
Tükürük ve mide salgısında besinlerin sindirilmesinde görev alır.
Kilo alıp vermeden dolayı oluşan sarkmaları sporla birlikte önler.
Vücudun ihtiyaç duyduğu iz minerallerin pek çoğunu sağlar.
Soğuk algınlığı, idrar yolu enfeksiyonları, böbrek taşları ve mesane kanseri riskini düşürür.
Zayıflama diyetlerinde metabolizmayı çalıştırmanın yanında, midede hacim oluşturarak tokluk hissi vermede işe yarar.


Su yaşamın vazgeçilmezleri arasında olmasına rağmen asıl problem su içme kültürünün geliştirilememesidir. Hiçbir sıvı içeceğin suyun yerini tam anlamıyla tutmadığını unutmamak gerekir.


İdrar Yolu Enfeksiyonları

Su, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu yaşamsal açıdan en önemli maddedir. Vücudun çeşitli işlevlerini sürdürmesini sağlayan temel kimyasal reaksiyonlarda önemli rol oynar. Bu kimyasal reaksiyonlarda ortaya çıkan yan ürünlerin birçoğu, böbreklerde işlenerek "idrar" denilen sıvıya dönüştürülür ve idrar yolları aracılığıyla vücuttan atılır.

Üriner sistemin normal işlevi, idrar yollarındaki yapısal anormallikler ya da hastalık nedeniyle bozulabilir. Örneğin mikroplar, üriner sistemin normal çalışmasını engelleyen bir enfeksiyona yol açabilir. İdrar yolu enfeksiyonundan kuşkulandığınızda ya da üriner sistemle ilgili bir sorununuz olduğunu düşündüğünüzde, test yapması ve uygun bir tedavi önermesi için doktorunuza başvurmalısınız. Eğer tedavi edilmezse, idrar yolundaki bir enfeksiyon, daha ciddi, hatta yaşamı tehdit eden sorunlara ve idrar yollarında kalıcı hasara neden olabilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARININ TİPLERİ
En sık rastlanan idrar yolu enfeksiyonları şunlardır:


• Üretrit - Üretra (idrarın mesaneden çıkarak vücut dışına atılırken geçtiği tüpe benzer oluşum) iltihabı
• Sistit - Mesane (üretra yoluyla dışarı atılmadan önce idrarın biriktiği bolona benzer organ) iltihabı
• Piyelonefrit -Böbrekleri ve üreterleri (her bir böbrekle mesane arasındaki 2 tüpe benzer oluşum) içeren üst idrar yollarının iltihaplandığı daha ciddi bir durum


Bir enfeksiyon nedeniyle antibiyotik verildiğinde, belirtiler geçtikten sonra ve kendinizi daha iyi hissetmeye başladığınızda bile ilaç almaya devam ederek bütün hapları bitirmeniz gerekir.

SIK GÖRÜLEN BELİRTİLER:
• Az miktarlarda idrar çıksa bile daha sık idrar yapma gereksinimi
• İdrar yapma sırasında acı ya da yanma hissi
• Penis ya da vajinadan yeşil-sarı ya da beyaz akıntı


Bu belirtilerden herhangi biri bulunduğunda doktorunuza başvurun; idrar yolu enfeksiyonu ya da cinsel yolla bulaşan bir hastalığınız olabilir.

Cinsel yolla bulaşan hastalık tanısı konulursa, cinsel ilişkide bulunduğunuz kişilere bildirerek onların da tedavi edilmesini sağlamanız gerekir.

-Belin tam üzerinde ağrı
- Yan tarafta ya da kasıkta ağrı
- Ateş, üşüme, bulantı ve kusma
- İdrarda cerahat ya da kan


Yukarıdaki belirtilerden herhangi biri bulunduğunda, hemen doktorunuza başvurun; piyelonefrit ya da başka bir ciddi sorununuz olabilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARINI ÖNLEME YOLLARI:

• Bol miktarda sıvı almak; günde en az 8-10 bardak su. Fiziksel olarak etkin ya da sıcak bir ortamda bulunan kişilerin, sıvı miktarını artırması gerekir.
• Daha sık idrar yapmak.
• Edep bölgesini, özellikle cinsel ilişkiden önce ve sonra olmak üzere her gün yıkamak.
• Cinsel ilişkiden sonra idrar yapmak.
• Güvenli cinsel ilişki (cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanmak)
• Kadınların tuvalet temizliğini önden arkaya doğru yapması
• Deodoran içeren hijyen ürünlerinin kullanılmaması


ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN İDRAR YOLU ENFEKSİYONLARI:
İdrar yolu enfeksiyonları, çocuğun üriner sisteminde yaşamı tehdit edici ve kalıcı hasara neden olabilir. Bu nedenle çocuğun mümkün olduğu kadar çabuk tedavi edilmesi gerekir, idrar yolu enfeksiyonlarının belirtileri, çocuklarda ve erişkinlerde benzer olmasına karşın, çocuklarda gözlenmesi daha zor olabilir.

Çocukta ateş ve üşüme, bulantı ve kusma olabilir; karın, sırt ya da pelvis ağrısından yakınabilir; idrar yaparken acı duyduğunu söyleyebilir. Bunun yanı sıra, çocuk sinirli olabilir ya da yemek istemeyebilir.
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları olan çocuklarda idrar yollarında bir anormallik olup olmadığını görmek için, doktor test yapılmasını isteyebilir.

Aşkınız Hangi Mevsim?

Her ilişki bir bahçeye benzer. Eğer yeşerip gelişmesi isteniyorsa, düzenli olarak su verilmelidir. Beklenmedik hava değişiklikleri kadar mevsimleri de dikkate alarak özel bakım gösterilmelidir. Yeni tohumlar ekilmeli ve yabani otlar ayıklanmalıdır. Tıpkı bunun gibi, aşkın büyüsünü canlı tutmak için de, mevsimlerini anlamalı ve aşkın kendine özgü ihtiyaçlarını doyurmalıyız.

Neşeli bahar: Aşık olmak, ilkbahar gibidir. Sonsuza dek mutlu olacakmışız gibi bir duyguya kapılırız. Eşimizi sevmemek aklımızın ucundan bile geçmez. Bu bir saflık dönemidir. Aşk ölümsüz gibi görülür. Her şeyin kusursuz sanıldığı ve tıkır tıkır işlediği büyülü bir dönemdir bu. Eşimiz tıpatıp bize uygun görünür. Hiç çaba harcamaksızın, uyum içinde dans ederiz ve şansımızın yüzümüze gülmesinin tadını çıkarırız.

Terleten yaz: Aşkımızın yaz mevsimi boyunca eşimizin sandığımız kadar kusursuz olmadığını ve ilişkimiz üzerinde çalışmamız gerektiğini anlarız. Eşimiz sadece başka gezegenden gelmiş olmakla kalmaz; hata yapan, bazı bakımlardan aksayan bir insan olarak da karşımıza çıkar. Sürtüşmeler ve düş kırıklıkları belirmeye başlar; yabani otların kökünden sökülmesi ve yakıcı güneş altındaki bitkilerin fazladan sulanması gerekir. Artık aşkı vermek de, gereksindiğimiz aşkı almak da, o kadar kolay değildir. Birçok çift, bu noktaya geldiğinde düş kırıklığına uğrar. Oysa, aşkın yazında, kendi sevgi ihtiyacımızı olduğu kadar eşimizin ihtiyaçlarını da doyurmamız gerekir.

Hüzünlü güz: Yaz mevsimi boyunca bahçemize iyi baktıysak, bu sıkıcı çalışmanın sonucu olarak hasadımızı alırız. Güz mevsimi gelmiştir. Bu altın bir çağdır, zengin ve doyurucu. Gerek kendimizin, gerekse eşimizin kusurlarını kabullenen ve anlayışla karşılayan daha olgun bir aşktır yaşadığımız. Bir şükran ve paylaşma zamanıdır bu. Yaz boyu sıkı çalıştığımız için, şimdi dinlenebilir ve yarattığımız aşkın tadını çıkarabiliriz.

Üşüten kış: Sonra hava yeniden değişir ve kış bastırır. Kışın o soğuk, verimsiz ayları boyunca doğa kendini tümüyle içine çeker, kapanır. Bu bir dinlenme, düşünme ve yenilenme dönemidir. Yaraların iyileşmesi, acıların dindirilmesi zamanıdır.

Saç Lastiğiyle Harika Saçlar!

1- Atkuyruğu şeklinde arkada sıkıca toplanan saçlar şık bir görünümü de garanti ediyor. Peki nasıl yapacaksınız?
Saçlarınızı geriye doğru tarayın ve başınızın arkasındaki en üst noktada toplayın. Kalan kısa tellerinizi ise ıslak parmaklarınızla saçlarınıza yapıştırın.

2- Örgü saçlar yazın en hit modelleri arasında şu sıralar. Özellikle de dağınık görüntüsüyle...
Saçlarınıza parmaklarınızla hafifçe krepe yapın. Daha sonra tümüyle geriye doğru alıp düzensiz bir saç örgüsü uygulayın.

3- "Yataktan kalkmış" görüntüsünü yakalamak için tek yapmanız gereken saçlarınızı hafif yana doğru gevşek ve dağınık bir biçimde toplamak.
Parmaklarınızla başınızın arka tarafında saçlarınızın diplerini krepe yapın. Ardından saçlarınızı yana doğru toplayarak lastikle sabitleyin. Saçlarınızın uçlarını da biraz dağıtabilirsiniz. Birkaç tutam saçınızı yüzünüze düşürebilirsiniz.

4- Basit topuz modeli aynı zamanda tam bir yaz saçı olarak öne çıkıyor.
Saçlarınızı başınızın üzerinde avucunuzun içinde dağınık bir şekilde toplayın ve çevresini saç lastiğiyle tutturun. İşlem sonunda parmaklarınızla birkaç tutamı topuzdan ayırabilir ve gevşek krepelerle hareketlendirebilirsiniz.

Kanser ve Bitkiler

Kayısı:
Antioksidan olan betakaroten açısından zengindir. Hücrelere ve dokulara zarar veren moleküllerin etkisini ortadan kaldırarak kansere karşı koruyucu etkisi vardır. Lifli olduğu için bağırsakları koruyucudur.
Tahıllar:
Arpa, mısır, buğday, yulaf gibi tahıllar B ve E vitamini, potasyum ve kalsiyum içerir. Kanserojen maddelerin vücuttan atılması sürecini hızlandırır. Tahıl ağırlıklı bir beslenme rejimi, bağırsak kanseri riskini yarı yarıya azaltıyor.
Fasulye:
Fasulye, C vitamini ve betakaroten gibi kalp hastalığı ve kanseri önleyen antioksidanlar açısından zengindir. B vitamini de seks hormonlarını kuvvetlendirir.
Pancar:
Demir ve folik asit açısından zengin olan pancar eski çağlardan beri kan hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Amerikalı uzmanlar pancar suyunun sarılık tedavisinde de etkili olduğunu belirtiyor.
Lahana:
Kanserli hücrelerin çoğalmasını önleyen karoten maddesi içerir.
Havuç:
Tam 40 araştırma havuç tüketimi arttıkça kanser riskinin azaldığını ortaya koymuştur. Bunun temel nedeni betakaroten, C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar açısından zengin oluşudur.
Nohut:
Yağ düzeyi düşük olan ve kolesterol içermeyen nohut kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum, bakır, manganez, betakaroten ve folik asit açısından zengindir. Göğüs kanserine karşı korur.
İncir:
Potasyum, demir ve kalsiyum içerir. Sindirim sistemine yardımcı olur. Eski çağlarda kanserli hücrelerin tedavisinde kullanılan incir, modern tıp tarafından da kansere karşı koruyucu olarak öneriliyor.
Sarımsak:
Bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve kansere, yüksek kolesterole, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.
Fındık:
Kalp krizine karşı koruyucu olan E vitamini açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün yenilen bir avuç fındık kansere ve kırışıklıklara karşı koruyucudur.
Mercimek:
B vitamini, demir, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve potasyum içerir. Lifli özelliği kandaki kolesterol oranını düşürür, şeker ve kalp hastaları için yararlıdır.
Zeytinyağı:
İçindeki omega yağ asitleri, kandaki kolesterol düzeyini dengede tutar. Antioksidan özelliği olan E vitamini açısından da zengindir. Bu sayede kalp krizi, felç, kanser ve erken yaşlanmaya karşı beyni koruyucu etkiye sahiptir.
Soğan:
Bağışıklık sistemini güçlendirir. İçerdiği allicin ve sülfür; mide ve bağırsak kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir. Son araştırmalar kemik erimesine karşı, peynir ve sütten daha etkili olduğunu göstermiştir.
Şeftali:
Teki bile insanın C vitamini ihtiyacının yüzde 50,sini karşılayabilir. Sindirimi kolaydır. Kansere ve kalp krizine karşı koruyucu olan betakaroten açısından da zengindir. Bir tanesinde 33 kalori vardır.
Pirinç:
Pirinç mükemmel bir enerji kaynağıdır. E ve B vitaminleri açısından zengindir. Bağırsak kanserine karşı koruyucu olan pirinç, kolesterolü düşürerek kalp krizi riskini de azaltır.
Çilek:
Kolesterol düzeyini düşürür ve sindirim sistemini düzenler. Ellegic asit adı verilen kansersavan bir maddeyi de içerir.
Domates:
Likopen açısından zengin ender bitkilerden biridir. Likopen, pankreas gibi çeşitli kanser hastalıklarını önleme konusunda hayati önemdedir. C vitamini açısından zengindir ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Lifli bir besin olması da bağırsak kanseri riskini azaltır.

Doğum Çantası

Bir anne adayının hastane çantasında olması gerekenler aşagıda sıralanmıştır. Ancak çantanızı hazırlarken dogum yapacagınız mevsime çok önem vermeli ona göre giysi koymalısınız.

Ayrıca doğum yapacagınız hastane ile görüsmeli sizin ve bebeginiz için temin edecekleri seyleri ögrenmelisiniz. Böylece çantanızı gereksiz, kullanmayacağınız esyalarla doldurmus olmazsınız

Bebek için :
2 tane bady (Mevsime göre kisa veya uzun kollu)
2 tane tulum
2 tane çorap
2 tane agiz mendili
2 tane pijama alti
2 tane sapka ve eldiven
2 takim kiyafet (zibin takimi, pijama takimi ,patigi,basligi vs)
Yelek ve hirka
Battaniye
3-4 tane bebek bezi
Araba koltugu/ana kucagi veya portbebe
Havlu
2 tane önlük
2 tane yelek
2 adet Patik
Göbek Bagii
Saç Fırçası
Burun Temizleme Aspiratörü
Biberon


Anne için :
2 adet gecelik
1 adet pijama
1 adet sabahlik
Alti kaymayan terlik
2 adet çorap
3-4 adet kilot
1-2 adet atlet
2 adet emzirme sütyeni
Hirka ya da sal
Koyu renk havlu
Hijyenik Ped
Gögüs Pedi
Gögüs Kalkani
Gögüs ucu için krem
Gögüs pompasi
Tarak
Dis Macunu-Dis firçasi
Sampuan
Sabun
Toka, Parfüm, makyaj malzemeleri
Kulak Pamugu
Kagit,kalem


Malzemeler :
Fotograf Makinesi veya kamera
Telefonlar ve sarj aletleri
Yedek piller
Kolonya, islak Mendil
Kagit Havlu
Kitap, dergi v.s.
Çikolata

Gebelikte Seyahat

Kadınların çoğu basit püf noktalarına dikkat ettikleri takdirde doğum tarihine kadar güvenle seyahat edebilirler. Çoğu gebe kadın için seyahatin en iyi olduğu zaman, gebeliğin orta dönemleridir.
Bu dönemde vücudunuz bebeğe daha iyi adapte olmuştur ve daha fazla enerjiye sahipsinizdir. Sabah yorgunluğu daha az görülür, komplikasyonlar daha azdır. En iyi rehber kendinizi nasıl hissettiğinizdir.


Seyahat tercihini yaparken gideceğiniz yere ne kadar sürede ulaşacağınızı hesap etmelisiniz. En hızlı olanı (uçak) en idealidir. Hangi tür seyahati seçerseniz seçin, aşağıdaki kural ve önerileri göz önünde bulundurursanız daha rahat yolculuk yapabilirsiniz.
Yolculuk sırasında

· Her iki saatte bir hafif yürüyüş yapın. Bacaklarınızdaki şişmeler azalacak ve kendinizi daha rahat hissedeceksiniz.
· Bağsız olan geniş, rahat elbise ve ayakkabılar giyiniz.
· Kraker, meyve suyu yada diğer hafif gıdalardan alarak, mide bulantısını önleyebilirsiniz.
· Evinizden uzakta iken yemeklerinizi düzenli yiyin. Yemekleri besleyici ve dengeli olduklarından emin olun. Böylece daha fazla enerji toplayacak, kendinizi daha rahat hissedeceksiniz. Lifli gıdalar alarak seyahatte sorun olabilecek kabızlığın önüne geçebilirsiniz.
· Bol sıvı alınız.
· Seyahat uykunuzu bozabilir. Bu durumda doktorunuzla görüşmeden önce herhangi bir ilaç almamalısınız.
· Daha fazla uyumaya ve istirahat etmeye çalışınız. Böylece yorgunluk ve huzursuzluk hissetmeyeceksiniz.
· Evden uzakta iseniz, gebeliğin seyri ve bazı tetkik sonuçlarını içeren bir sağlık raporunun kopyasını yanınızda taşıyınız.
· Birkaç haftadan daha uzun süre tatil düşünüyorsanız doktorunuzda acil durumlar için başvuracağınız yer veya doktor ismi önermesini isteyiniz.


Yabancı ülkelere seyahat
Eğer yurtdışı gezisi planlıyorsanız, planlarınızı doktorunuzla tartışınız. Yurtdışı gezisinin sizin için güvenli olup olmadığına karar vermenizde yardımcı olacaktır. Seyahatte ne gibi adımlar atmanız gerektiği konusunda size bilgi verecektir.

Labioplasti

Labioplasti kadının dış genital organlarını temsil eden dudakçıkların (labium major ve labium minus) düzeltilmesi ve belirli bir şekil verilmesi amacıyla yapılan estetik cerrahi işlemdir. Genellikle dudakçıkların küçültülmesi amaçlanır.
Kadınlar genellikle bu ameliyatı 3 nedenden dolayı isteyebilirler. Dışarıya doğru fazla uzantı veren dudakçıkların iç çamaşırı giyimi ile tahriş olması ve bunun günlük yaşamda rahatsızlık vermesi bir sebeptir. Bunun yanında sadece estetik bir görüntü olmaması nedeniyle talep edilebilir ve bazen bu görüntü kadınlarda bir utanç kaynağı olabilmektedir. En önemli sebep ise cinsel ilişki sırasında fazla olan dokuların ilişkiyi zorlaştırması ve rahatsızlık vermesidir.
Dudakçıkları fazla uzun ve sarkık olan bayanlar bu ameliyat için adaydırlar. Bu durum bazı kadınlarda doğumsal olabileceği gibi doğumlar sonrası ve yaşın ilerlemesiyle de bu durumla karşılaşılabilir. Labioplasti iç dudakların düzeltilmesi operasyonu daha önceden doğum yapmamış kişilerde de uygulanabilir. Hatta bakire kızlarda bile yapılması kızlık zarı açısından hiç bir problem yaratmayacaktır.
Bu ameliyat cinsel ilişkiye, orgazma, gebe kalmaya ve doğum yapmaya hiç bir zararı veya engeli yoktur. Ameliyattan sonra idrar yapma ile ilgili bir sorun olmaz,doktor tarafından önerilen temizlik yöntemleri ile bakım yapılır.
Rahatsızlık verecek derecede ağrı ve yanma olmaz. Yara iyileşmesi ile ilgili problemlerle sık karşılaşılmaz. Ameliyatı ertesi günü duş alınabilir, normal hayata dönülebilir. Yara iyileşmesi 1 haftada tamamlanır, Ameliyattan 3-4 hafta sonra cinsel ilişkiye girilebilir. Dışardan bakıldığında ameliyat izi fark edilmez.Ameliyat sonrası iyileşme tam olana kadar ameliyat bölgesinde şişlik, hafif ağrı ve rahatsızlık hissi olabilir.Ancak bu çok uzun sürmez. Dikişler estetik teknikle atılır ve alınmaz. Dikişler kendi kendine vücut tarafından emilecektir.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Güneş Lekelerine Cerrahi Müdahale

Cerrahi açıdan bakıldığında güneş lekeleri deyince ilk akla gelen lezyonlar şunlardır:
1) Solar keratoz
2) Bazal hücreli kanser
3) Yassı hücreli kanser
4) Malign melanoma

1) Solar keratozlar: Kronik olarak güneşe maruz kalan vücudun açık olanlarında gelişen premalign (kanser öncüsü) lezyonlardır. Ciltte kırmızımtırak bir zemin üzerinde sert ve pul pul olmuş bir yüzey gösterir. Uzun bir süre tedavi edilmeden bırakılırsa % 10-20’si yassı hücreli kansere dönüşür. Bununla birlikte bu dönüşme 25 seneye kadar uzayabilir. Genel olarak solar keratozu olan bireylerin çoğu açık renk derili ve zayıf bronzlaşma kabiliyeti olan kişilerdir. Siyah derililerde solar keratozu oluşmaz. 40 yaş üstünde görülür

Tedavisi:
Solar keratozun başlıca değişiklikleri sadece, derinin en yüzeyel tabakası olan epidermisi içine aldığından tedavi için bütün deriyi harap etmek veya çıkartmak gereksizdir. Eğer kanserleşme değişiklikleri düşünülüyorsa biopsi yapılarak patolojik tahlile gönderilmelidir. Yüzünde yaygın miktarda keratozise sahip hastalarda geçtiğimiz yıllarda krioterapi, elektrikli zımpara (dermabrazyon), kimyasal peeling ve 5-FU maddesi içeren kremler uygulanmış olup, halen geçerli tedaviler olarak kabul görmektedir. Ancak bu tedavilerin yerini günümüzde lazer uygulaması almıştır.

Lazer cerrahisi dahi hızla gelişmekte olup birkaç yıl öncesine kadar kullanılan ultrapulse C02 lazer yerini, bu tip yüzeysel lezyonlarda erbium yağ lazer almıştır. Erbium yağ lazer uygulaması, lokal anesteziye gerek duyulmaksızın yapılabilmekte olup, tedavi sonrası iyilişme ve kızarıklık süresi C02 lazere göre daha kısadır. Lekelerin bu şekilde tedavisinden sonra daha genç ve canlı bir deri elde edilir ve koruyucu şapka, kıyafetler, güneş koruyucu kremler kullanıldığı takdirde cilt senelerce iyi durumunu muhafaza eder.

2) Bazal hücreli kanser:
Tıbbi pratikte en çok karşılaşılan deri tümörüdür. Açık tenli kişilerde ve 40 yaş üstünde sık rastlanır. Vücudun diğer bölgelerine sıçrama özelliği yoktur. Teşhis konulduğunda tedavi şansı % 95-100’dür. Cerrahi olarak çevresinde en az 0,5 cm sağlam cilt şeridi bırakılarak çıkarılır ve mutlaka patolojiye gönderilir. Patoloji uzmanı ise lezyonun tam olarak çıkarılıp çıkarılmadığı hakkında operatöre açıklayacı bilgileri ulaştırır.

3) Yassı hücreli kanser:
Derinin ikinci sıklıkta görülen tümörüdür. Major faktör cildin uzun süre U.V. ışınlarına maruz kalmasıdır. Alt dudakta sıktır. Lenf bezlerine sıçrayabilir. Bu nedenle bu tür lezyonlardan şüphelenildiğinde lenf bezleri mutlaka muayeneden geçirilmelidir. Günümüzde geçerli tedavisi cerrahi eksizyondur. Erken müdahale edildiğinde tedavi şansı bu kanser türünde de sevindirici olup % 95-100 civarındadır.

4) Malign melanoma:
Vücudumuzdaki çok sayıda kahverengi leklere “ben” (melanositik nevüs) denmektedir. Bunlar melanosit dediğimiz cildin koyu renkli hücrelerinin o bölgede yoğunlaşması ile oluşur. Benlerin renk değiştirmesi, büyümesi, koyulaşması halinde mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bu değişiklikler son derece tehlikeli bir tümör olan malign melanomanın habercisi olabilir. Malign melanomanın tedavisi ise cerrahi eksizyon, antikanser ilaçları ve radyoterapiden ibarettir.

Op. Dr. Ahmet Köremezli
Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı

Fizik Tedavi ve Faydaları

Başlıca hareket sistemini ilgilendiren hastalıkların, vücudun dışından uygulanan ancak eklem ve yumuşak dokuları etkileyebilen aletlerle tedavi etme yöntemi olarak tanımlanan fizik tedavinin kelime anlamı; onarmak, yeniden işe yarar hale getirmek. Amacı ise kişinin herhangi bir hastalık veya kaza sonucunda günlük yaşamını sürdürmesi için gerekli olan vücut fonksiyonlarının kaybolması veya azalması halinde; hastayı fizik tedavi, egzersiz, eğitim ve diğer tedavi tekniklerini kullanarak, mümkün olan en fonksiyonel düzeye getirmek. Bu anlamda fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanın tedavisinde bir bütün olarak düşünülüyor.

Fizikom Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Meral Kozakçıoğlu, fizik tedavinin amacını ağrıyı azaltmak, eklem hareket açıklığını korumak ve günlük yaşamı kolaylaştırmak olarak özetliyor.

Rehabilitasyon
Herhangi bir sebeple engelli hale gelen kişileri topluma kazandırmak için uygulanan tedavilerin bir bütünü. Rehabilitasyon aynı zamanda bir ekip tedavisi. Ekipte fizik-tedavi uzmanı ve terapistler (fizyoterapist, iş ve meşguliyet terapisti, psikolog, sosyal hizmet uzmanı vs.) yer alıyor. Ülkenin gelişimine bağlı olarak rehabilitasyon da gelişiyor. Tedavide, hastaneden taburcu olduktan sonra hastanın işinin ve evinin de düzenlenmesi yer alıyor.

Fizik tedavi süresi
Her seans 1-1.5 saat sürmek üzere 15-20 seans uygulanıyor.
Rehabilitasyon ise çok daha uzun sürüyor; hasta senelerce rehabilitasyon görebiliyor.

Fizik tedavi ağrılı mı?
Hayır ama eğer hastada eklem kısıtlılığı mevcutsa, örneğin omzunu kaldıramıyorsa, o zaman fizyoterapist, germe egzersizleri yapacağından hafif ağrı olabilir.

Fizik tedavi metotları
Fizik tedavide çok çeşitli cihazlar kullanıyoruz. Ağrı tedavisinde tens, derin yapışıklıkları açmak için ultrason, kas güçlendirici cihazlar, magnetoterapi, ozon tedavisi, traksiyon, masaj, mezoterapi bunlardan bazıları. Yaklaşık 30-50 sistem fizik tedavide kullanılıyor.

Yararı
Herhangi bir şey yapmak gerekmez. Günümüzde sadece ağrıya yönelik tedavi yapmıyoruz, ayrı zamanında bozulan mekanizmayı ve kas desteğini tamamen yerine getirebiliyoruz. Dolayısıyla eskisi gibi tedaviden sonra aylarca egzersiz yapmaya gerek kalmıyor.

Kaplıca tedavisi
Doğal enerji kaynaklarından yeraltı termo-mineral suyun, gazın, mineralli su ile organik unsurları içeren çamurun, kaynağın çıktığı yöreye özgü iklim koşulları, meteorolojik unsurların, biyolojik ortam gerginliği ile bütünleştiği organizma üzerinde tedavi etkinliği kanıtlanmış, kür tarzında uygulanan tedavi sistemidir. 15-20 seans kür şeklinde uygulanıyor. Bazı eklem hastalıklarında kaplıca, fizik tedavi ile uygulanıyor.

Son teknolojik gelişmeler
Son yıllarda fizik tedavide birçok yeni sistem, tedavi protokollerine dahil edildi. Özellikle, kas cihazları, hasta pasifken de kasları güçlendirilebildiğinden, çok ileri yaşlarda bile çok pozitif sonuçlar veriyor. Örneğin, bacak kasları çok zayıflamış ve bu yüzden eklemleri bozulmuş, yürüyemeyen hastalar tedavi sonrası yürüyerek gidebiliyor ve bu da onların yaşamlarını çok olumlu etkiliyor.
Magnetoterapi, kırık kemiklerin kaynamasını kolaylaştırıyor.
Ozon terapi diyabetli veya felçli hastalarda oluşan dolaşım bozukluklarını ve açık yaraları tedavi edebiliyor. Fizikomda dünyada fizik tedavide kullanılan tüm sistemler mevcut. Son beş-altı aydır omurga ile ilgili bir dinamik egzersiz cihaz sistemimiz var. Sistemin özelliği, boyun-sırt ve bel kaslarının gücünü bilgisayar ile ölçülmesi ve zayıf kasları tek tek güçlendirebilmesi.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi'nde görev yapan Doktor Vildan Çerçi, fizik tedavide hastanın da ciddi sorumlulukları olduğunu söylüyor. Çerçi; "Tedavi sırasında hasta kendisine verilen egzersiz programlarını aksatmadan uygulamalı ve tedavi bittikten sonra kontrollere düzenli olarak gelmeli" diyor.

Uygulanabilecek kişiler
Omuz, kol, bacak eklemlerinde ağrıları olanlara, romatizmal hastalıkların aktif döneminde olmayanlara, ortopedik ameliyatlar sonrasında kaslarında güçsüzlük, eklemlerinde ağrı ve hareket kısıtlılığı gelişenlere, kırık, çıkık, incinme nedeniyle alçı sonrasında eklemlerinde sertleşmeler olanlara fizik tedavi uygulanır. Beyin, sinir hasarı sonucunda kol ve bacaklarda felç gelişenlere, hareket sistemi dışında lenf dolaşımının bozulması sonucu kol ve bacaklarında şişme oluşanlara uygulanır.

Sakıncalı olduğu durumlar
Romatizmal hastalıkların aktif dönemleri (eklemlerin şiş, sıcak ve ağrılı olduğu dönemler). Damar tıkanıklıkları, varisler, açık yaralar ve iltihaplı bölgeler üzerine uygulama.

Suna Dumankaya'dan Öneriler-1

Merhaba Suna Hanım, ben 28 yaşında çalışan bir bayanım. Sorunum ciltteki kuruluk! Karma bir cilde sahibim. Yanak çevrem kuru ve kaşınıyor. Nemlendirici kullansam da fayda göremedim. Sizden bir ricam var, bana ne önerirsiniz günlük bakım için. Teşekkürlerimi sunarım.
Dışarı çıkarken güneşten koruyucu kullanın. Cildiniz karma ve kuruya dönük. Yanaklarınıza doğal peeling yapın. Bir yemek kaşığı toz şekeri, bir yumurta akı ile karıştırın ve cildinize sürün. Yavaşça ovarak çıkarın. Kırışık gidermek için talk pudrasını deneyin

Sayın Suna Hanım, ben fazla kozmetik kullanmıyorum. Sizden ricam, bana kırışık giderici bir güzellik kremi önermeniz. Bir de sedef için bitkisel bir formülünüz var mı?
Bir kilogram suya bir su bardağı zeytinyağını koyun ve dört saat kısık ateşte kaynasın. Ilıdıktan sonra alabildiği kadar talk pudrası koyun. Ama dikkat edin çok katı olmasın. Kek hamuru gibi olsun. Yüzünüze ve vücudunuza sürün. Ara sıra elma suyu ile kompres yapın.

Pastane mayası sivilce izine
Sevgili Dumankaya, köşenizi sürekli takip etmeye çalışıyorum. Benim sorum sivilcelerden sonra kalan izler ve gözeneklerin genişlemesiyle ilgili.
Bir yumurta akını, bir çay kaşığı limon suyunu ve aynı ölçüde balı, iki yemek kaşığı pastane mayası ile karıştırın. 20 dakika ciltte kalsın.

Selülite susam yağlı ve limonlu bir formül
Sayın Suna Hanım, cildiniz ay gibi, inşallah bu güzelliği önerdiğiniz formüllere borçlusunuzdur. Benim obeziteye yakın kilo problemim vardı, nihayet o problemi hallettim, ama vücudumda deformasyonlar oluştu. Ayrıca cildimde açık gözenekler ve derin siyah noktalar var. Kitabınızı aldım, selülit için en basit tarif aspirinli olan gibi görünüyor. Yalnız miktarı anlayamadım! Ve bacaklardaki varis için geçerli bir formülünüz var mı?
Yüzün, hamama gidin. Ardından cildinize bolca maskeler yapıp sürün. Böylece deformasyondan çabuk kurtulursunuz. Selülit için 20 aspirin, 10 limon suyu çıkarın. Limon suyu kadar susam yağı karıştırın ve cilde masaj yapın. Varis için ara sıra haşlanmış lahana yaprağını sarmayı deneyin.Sirke limon egzamaya iyi gelir

Ben 31 yaşında çalışan bir kadınım. Benim en büyük problemim göz kapaklarımın üzerinde egzamam var. Hangi doktora gittiysem çare bulamadılar. Başlangıcı ise şöyle oldu: Bir gün çamaşır suyu değdi göz kapağıma. O günden bugüne iki yıldır çare bulamadım.
Egzama su ve sabunu sevmez. Yoğurt ve süt kullanmayın. Sirke-limon karışımıyla ellerinizi yıkayın, kimyasal maddeler kullanmayın.

El tırnaklarına tuz
Merhabalar, el tırnaklarımda çizgiler var. Yol yol çizgiler tırnaklarımın tamamında var ve beni çok rahatsız ediyor. Bu çizgileri yok edebilir miyim.
Eşit miktarda badem yağı, bir çay kaşığı tuz, yarım limon suyunu karıştırın ve bekletin. Haftada üç gün E vitamini alın.

Göz morlukları patatesle geçer
Sayın Suna Dumankaya, 28 yaşında bir okurunuzum. Köşenizi büyük bir beğeniyle takip etmeye başladım. İyi ki varsınız da bize yardımcı olabiliyorsunuz. Suna Hanım, benim özellikle merak ettiğim bir konu, göz altlarımdaki sorunla ilgili. Göz altlarımda morlaşma oldu son yıllarda. Bir de küçük küçük benekler var. Bu benekler yaz bezesiymiş öğrendiğim kadarıyla.
1- Bu morluk problemini gidermek için ne yapmalıyım?
2- Yağ bezelerinin yok olması için bir formülünüz var mı?
3- Genel olarak göz çevresi bakımı için önerebileceğiniz maske ya da buna benzer şeyler var mı?
4- Bir de yüzümde kırmızılıklar var. Bunları yok etmek ya da yatıştırmak için bir yöntem var mı? Size şimdiden teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Unutma, her şeyin çaresi doğada saklı, yararlanmayı öğrenelim.
1- Morluklar genelde uykusuzluk, yorgunluk sorunu yaşayan alerjik yapıdaki insanlarda olur. Sağlığın için doktora görünmelisin. Ayrıca patates suyu kompresi yapmayı dene.
2- Yağ bezlerinin sebebi kolesterolüne baktırmalısın. Tecrübeli uzmanlar alabilir de...
3- Bir tutam pirinci haşlayarak suyunu göz kenarında kompres yapabilirsiniz.

At kestanesi varisin ilerlemesini durdurur
Suna Hanım, benim varis sorunum var. İğne ve lazerle tedavi oldum, ama hálá morluklardan kurtulamadım. Bir de buna lazer yanıkları eklendi üstelik. Cildim de çok kuru. Bana ne önerirsiniz? Varisler birçok insanın sorunu, daha oluşmadan önce veya rahatsızlığın başlangıcında önlem almak en iyisi... Çünkü ilerleyen vakalarda kişiyi epey uğraştırıyor. Size iyi bir damar hastalıkları uzmanına gitmenizi öneririm. Ayrıca artık aktarlarda elma sirkeli at kestanesi solüsyonu satılıyor. Bundan bir bardak suya 10 damla damlatıp içebilirsiniz. Sorunun ilerlemesini önleyecektir. Bir de varisli bölgeyi rahatlatmak için bir soğanı haşlayıp ezdikten sonra o bölgeye sürün, sarıp bir süre bekletin. Geçmiş olsun.

Güneş lekesine yulaflı maske
Suna Hanım, ben 34 yaşındayım. Yüzümün özellikle T bölgesi çok yağlı. Bu nedenle sivilceler ve sivilce izleri hiç eksik olmuyor. Ayrıca son üç senedir yoğunlaşan kahverengi güneş lekelerim var. Koruyucu güneş kremleri de yüzümü parlak ve daha yağlı gösteriyor. Bu durumdan nasıl kurtulurum?
Güneşten yararlanırken ölçülü olmak gerek. Bu nedenle mutlaka 20 faktörlü koruyucu krem kullanın. Temiz cilde sürdüğünüzde parlamaması lazım. Ayda bir de cilt bakımı yaptırın. Evde uygulayabileceğiniz yöntem ise şu:
Eşit miktarda yulaf, kil, el kremi ve suyu karıştırın. Cildinize sürün, 5 dakika beklettikten sonra ovarak çıkarın. Bunu haftada bir uygulayın. Lekelerin açılmasını sağlar.

Sevgilerimle, Suna Dumankaya
www.ekolay.net

Burçlara Göre Sağlık

KOÇ-MART 21- NİSAN 21
Olaylar karşısında çok çabuk etkileniyor ve duygularınızı kontrol altına almakta zorlanıyorsunuz, buda sağlığınızı etkiliyor. Sağlıklı beslenerek , çeşitli spor aktivitelerinde bulunarak kalbinizi yormadan ve risklerden uzak yaşayabilirsiniz. Günde yapacağınız yarım saatlik yürüyüş ile sinir sisteminizi kuvvetlendirebilirsiniz Gerekli spor aktivitelerine zaman ayıramıyorsanız size sisselden step-fit step aletini tavsiye ederiz.

BOĞA- NİSAN 22- MAYIS
21
Kalp sağlığınıza dikkat etmelisiniz, Sağlıklı beslenerek, kalp sağlığınıza katkıda bulunabilirsiniz. Bol bol soya tüketiniz ve spor yapmayı ihmal etmeyiniz. Gündelik spor aktivitelerinizde marshal sportif ürünleri tavsiye ederiz

İKİZLER- MAYIS 22 – HAZİRAN 21
Bu gün güne işlerinizi planlayarak başlayınız. Düzenli ve kararlı bir çalışma içinizde duyduğunuz güvensizlik ve öfkeyi azaltacaktır. İş yoğunluğu ve stresinden bir nebze uzaklaşmak, dinlenmek ve kasılan kaslarınızı rahatlatmak için size sisselden pro masaj aletini öneririz.

YENGEÇ- HAZİRAN 22 – TEMMUZ 22
Biraz gergin ve öfkeli bir tutum içerisindesiniz. Sakin olup olayları sabır ve sükünetle karşılayın. Yemeklerinizde mümkün olduğunca bitkisel yağlar tüketin ve bol bol C vitamini içeren portakal, mandalina , greyfurt gibi meyvaları tercih edin.

ASLAN- TEMMUZ 23 – AĞUSTOS 23
Çalışmalarınızı keyifle sürdüreceğiniz bir dönem. Eski arkadaşlarınızla görüşecek ve keyifli zamanlar geçireceksiniz. Çok ağır öğünler yemek yerine hafif ama daha sık yemek yemeniz, metabolizmanızın devamlı ve hızlı çalışmasına ve daha fazla enerji tüketmenize sebep olur. Kilonuza dikkat !

BAŞAK AĞUSTOS 24 – EYLÜL 23
Alacağınız bazı üzücü haberler duygusal heyecanlara neden olabilir. Beslenmenize özen göstermeye devam ediniz. Bolbol meyva ve sebze tüketip, kırmızı etten uzak durunuz. Et ihtiyacınızı balık ve tavuk tüketerek gideriniz. Evden işe giderken, otobüste, televizyon karşısında seyahat esnasında kullanabileceğiniz sissel buchi dinlenme yastıklarını tavsiye ederiz.

TERAZİ EKİM 24- KASIM 23
Yeşil çayın içinde bulunan mineraller, gündelik mineral ihtiyacınızın büyük bir bölümünü karşılar. Düzenli spor yararak kalp krizi riskini azaltabilirsiniz. Sağlıklı beslenme planınıza göre bol bol balık ve sebze tüketmeniz gerekiyor.

AKREP EKİM 24 – KASIM 22
Bu gün alacağınız tekliflerden etkilenebilirsiniz. Ancak hızlı karar vermek için acele etmeyiniz. Güzel bir yürüyüş yapınız. Bu yarım saatlik yürüyüş kan dolaşımınızı hızlandıracak ve doğru kararlar almanıza yardımcı olacaktır. Evde spor yaparken size sissel jimnastik topundan yararlanmanızı tavsiye ederiz.

YAY KASIM 23 – ARALIK 21
Yepyeni ve farklı isteklerle dolu bir dönemdesiniz. Enerjinizi istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. E vitamini kullanarak kalp damarlarınızın yağlanmasını engelleyebilir, düzenli spor yaparak sağlıklı yaşarve kalp krizi riskini azaltabilirsiniz. Ayak sağlığınıza özen gösteriniz. Ayak sağlığınız içiğn size podogel ayak bakım ürünlerini öneririz.

OĞLAK ARALIK 22 – OCAK 21
Balıkların derilerinde bulunan omega 3 ve omega 6 yağları kanın akışkanlığını arttırır ve kalbe giden damarların yağlanmasını engeller. Sağlığınız için düzenli spor ve jimnastik yapmanız, ilerleyen yaşlarda kireçlenme, yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği riskinizi azaltır. Tansiyonunuzu devamlı kontrol etmek için size Medlife Tansiyon Aletini öneririz.

KOVA OCAK 21- ŞUBAT 22
İnsan vücudunda bulunan gut kısmında iyi huylu bakteriler yaşar ve bu bakteriler çeşitli yağ asitleri üretirler. Bu bakterilerin ürettiği yağ asitleri kötü huylu kolestrolü azaltır. Nişastalı yiyecekler tüketmeniz bu bakterilerin bu yağ asitlerini üretmesini sağlayacaktır. Tatlı sevenler ama kilosuna dikkat etmesi gerekenler için Cicilight ürünlerini tavsiye ederiz.

BALIK ŞUBAT 23 - MART 20
Dikkatinizi ve konsantrasyonunuzu yapmak istediğiniz işe yöneltin. Sağlıklı beslenme özellikle Akdeniz tarzı beslenme konsantrasyonunuzu arttırır. Akdeniz tarzı beslenmede doymuş yağlar, sebze ve balık ön plana çıkar. Bu tarz beslenme kanda bulunan kötü kolestrolü düşürür. Her besin grubundan azar azar ama sık sık tüketiniz.. Düzenli spor ve hareket vücudunuzu zinde ve sağlıklı tutacaktır. Kolestrolünüzü sürekli ölçebilmeniz ve kontrol altında tutabilmeniz için size GCT kolestrol ölçüm cihazını öneririz.

Kan Grubu & Kişilik

Kan gruplarının insanın kişilik özelliklerini yansıttığı ileri sürülüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yayın organı Polis Dergisi'nde yer alan bir makaleye göre, kan grupları, insanın psikolojik yapısı ve kişiliği hakkında bazı ipuçları ele veriyor.

İşte kan gruplarına göre kişilik özellikleri :

A RH POZİTİF :
Sakin tabiatlı ve daha rahat hareket edebilen insanlardır. Sabırlıdırlar. Söze hemen kırılmazlar. Ama kalben kırıldıklarında ilişkilerde zorlanırlar.

B RH POZİTİF :
Beyin gücünü daha fazla kullanırlar. Az ve öz konuşurlar. Düşünerek hareket ederler. Kararlarını uzun vadede verirler. Bilgili ve istikrarlı bir yapıya sahiptirler. Toplum ile diyalogları, kendi kuralları ön planda olmak üzere uzlaşırlar. Başladığı işi yarım bırakmazlar. Kendilerine olan öz güvenleri oldukça fazladır. Acele etmeyi pek sevmezler. Soğuk kanlıdırlar. Sakin görünürler. Hakimiyeti severler. Kesinlikle taviz vermezler. Ters hareketlerden saygısızlıktan hoşlanmazlar.

0 RH POZİTİF :
Hareketli insanlardır. Yalnız bu hareketliliği, canları isterse yaparlar. Çoğu zaman düşüncelerini söylemezler. Yaptıkları işin sonuçlanmasını beklerler. Çünkü herhangi bir durumdan dolayı açık vermek onları yıpratır. İçine kapanık, düşüncelerini belli etmeyen, soğuk kanlı bir yapıya sahiptirler. Sağlık konusunda fazla duyarlı değildirler. Hassas yapılı olmalarına rağmen, bu yapılarını yansıtmazlar. Saygılı insanlardır. Haksız oldukları zaman barışçıl bir arayış içine girerler. Küsmeleri çok kısa sürer.

İmmün Trombositopenik Purpura (İTP)


İTP NEDİR?

İTP, immün/ idyopatik trombositopenik purpura hastalığının baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Bu hastalık

1) İmmün bir hastalıktır. İmmün hastalıklar bağışıklık sisteminde oluşan bozukluklar nedeniyle vücudun kendi yapılarına saldırdığı hastalıklardır.

2) İdyopatik, yani neden oluştuğu tam olarak bilinmeyen bir hastalıktır.

3) Trombositopeni , yani trombosit sayısının düşüklüğü ile seyreder.

4) Trombosit sayısının düşüklüğü vücutta purpura denen kırmızı-mor renkte döküntülere neden olur.

Trombositler, kanamanın durdurulmasında rol oynarlar. Kanama bölgelerinde birbirlerine yapışarak bir tıkaç oluştururlar. Normalde kanın 1 mm3’ünde 150.000-400.000 adet trombosit vardır. Trombosit sayısının 150.000/mm3’ün altında olmasına trombositopeni (trombosit düşüklüğü) denir.

Trombosit sayısı azaldığında birbirlerine yapışmaları ve yeterli bir tıkaç oluşturmaları zorlaşır, buna bağlı olarak özellikle darbelerden sonra kanamalar uzun sürer. Trombosit sayısı 50.000/mm3 altına düşmedikçe genellikle bir belirti vermez, bu değerin altında olduğunda darbelerden sonra çabuk morarma meydana gelebilir. Trombosit sayısı 30.000/mm3 altına indiğinde diş eti, burun kanamaları ortaya çıkabilir. Kadın hastalarda uzamış adet kanamaları görülebilir.

Trombosit 10.000/mm3 ve altında olduğunda kendiliğinden ciltte nokta şeklinde veya geniş morartılar şeklinde kanamalar görülebilir. Hayatı tehdit eden kanamalara bağlı risk nedeni ile bu durumda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir.

İTP’DE NEDEN TROMBOSİT SAYISI AZALIR?
Bağışıklık sistemimiz yabancı organizmaları (bakteriler, virüsler, kanser hücreleri ve benzeri) tanır, antikor denen maddeler ile işaretler ve çöpçü hücreler tarafından işaretlenmiş hücreler yok edilir. İTP’de bilinmeyen bir nedenle bağışıklık sistemi trombositleri yabancı olarak işaretler ve bu da trombositlerin başta dalak olmak üzere savunmada görev alan organlarda parçalanmasına yol açar.

İTP HASTALIĞI NEDEN ORTAYA ÇIKAR?
Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Trombositlere karşı bağışıklık sistemi tarafından antikor adı verilen işaretler yapılır. Antikorlar trombositlerin üzerine bağlanır ve trombositlerin parçalanmasına neden olur.

Bu hastalık kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla görülür. Gebelikte İTP daha sıktır. İTP tanısı bilinen kadınlarda gebelik sırasında trombositler çok daha fazla azalabilir. Bu nedenle İTP hastalığı olan kadınlar gebelik boyunca yakından takip edilmelidir.Çocuklarda ve bebeklerde de İTP gelişebilir, ancak erişkinden daha farklı tedavi edilirler.

Genellikle çocuklarda görülen İTP kısa sürelidir, oysa erişkin hastalarda kronik (süreğen, uzun süreli) olma eğilimindedir.Bazen İTP, başka hastalıkların seyrinde (sistemik lupus eritematozus-SLE, lenf bezesi kanserleri-lenfoma, hepatit ve HIV virüsü ile oluşan enfeksiyonlar gibi) ortaya çıkabilir.

İTP TANISI NASIL KONUR?
Hastalığınızla ilgili öykü, fizik muayene bulguları, kan sayımı ve periferik yaymanın incelenmesi ile İTP ön tanısı konulabilir. Kesin tanı için diğer trombositopeni yapan hastalıkların (kemik iliğinin kanserleri, dalağı büyüten hastalıklar, hepatitler ve benzeri) olmadığının gösterilmesi gerekir. Bu amaçla bazı biyokimyasal testler, kemik iliği aspirasyonu ve batın ultrasonografisi yapılmaktadır. Şüphelenilen kişilerde viral enfeksiyonlar açısından gerekli kan testleri yapılabilir.

Başka bir hastalık bulunamayan bir kişide kanda trombositler düşük iken, kemik iliğinde anormal hücreler görülmemesi ve megakaryositlerin bulunması ile İTP tanısı konur. Trombositlere yapışan antikorların araştırılması, test metotlarının çok güvenilir olmaması nedeniyle önerilmemektedir.

İTP NASIL TEDAVİ EDİLİR?
İTP’li hastaların çoğunda trombosit değeri normalin altında olmakla beraber, tedavi vermeyi gerekmez. Trombosit sayısı 30.000-50.000/mm3 altında olup kanama bulguları olan hastalarda tedavi gereklidir. Tedavinin hedefi, bağışıklık sisteminin baskılanarak trombositlere karşı antikor gelişiminin engellenmesi ve dalakta trombositlerin parçalanmasının durdurulmasıdır.

Bu amaçla kortikosteroid ilaçlar (kortizon), intravenöz immünglobulin, Anti-D ve hayatı tehdit eden kanama durumunda trombosit süspansiyonları kullanılır. Bu tedavi ile erişkinlerin bir kısmında başarılı sonuçlar alınır.Eğer bu ilaçlarla kalıcı bir etki elde edilemezse, trombositlerin başlıca parçalandığı yer olan dalağın çıkartılması gerekebilir (splenektomi). Genellikle (% 50-80) bu ameliyattan sonra trombosit değerleri güvenli bir düzeye yükselir. Nadiren splenektomiye rağmen kanamaya yol açacak kadar düşük trombosit değerleri sebat edebilir. Bu durumda bağışıklık sistemini baskılayacak daha güçlü ilaçların kullanılması söz konusu olabilir.

İTP TEDAVİSİNDE KULLANILAN İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ/ ZARARLARI NELERDİR?
Kortikosteroidler: İştahı arttırırlar ve vücutta su ve tuz tutulmasına neden olurlar. Kilo artışı, özellikle yüzde şişme, kızarma, gövdede yağ toplanması, kollarda ve bacaklarda incelme yapabilir. Bu nedenle kortikosteroid kullanırken, diyete dikkat etmeli, fazla şekerli ve tuzlu yememelidir. Özellikle daha önceden şeker hastalığı (diyabet) olan kişilerde çok dikkatli kullanılmalıdır. Bazen bilinen şeker hastalığı olmayan kişilerde kan şekerinde aşırı yükselmeye neden olabilir. Eğer çok su içme, çok idrara çıkma ve halsizlik yakınmaları başlarsa mutlaka doktorunuza başvurunuz. Kortikosteroidler su ve tuz tutucu etkileri nedeniyle kan basıncını yükseltebilirler (hipertansiyon), tansiyonu yüksek olan kişilerde ilaca rağmen dengesizlik olabilir. Kortikosteroid kullanırken mutlaka kan basıncınızı kontrol ettiriniz.

Kortikosteroidler ayrıca deride incelme, kızarma, karında mor çatlaklar, sivilceler, kadınlarda kıllanma ve adet düzensizlikleri yapabilir. Enfeksiyonlara, özellikle mantar enfeksiyonlarına eğilim artar. Bazı hastalarda psikolojik problemler (depresyon veya mani) görülebilir. Kortikosteroidlerin yan etkileri dozu ve kullanma süresi ile ilişkilidir. Bu nedenle özellikle kronik İTP hastalarında uzun süre yüksek doz kullanılmamaya çalışılır. Kronik olgularda splenektomi önerilir.

İntravenöz İmmünglobulin (IVIG): Genellikle kortikosteroid ile birlikte verilir. Damardan 2-6 saatte infüzyon şeklinde uygulanır, 1-5 gün arka arkaya tekrarlanabilir. Bunlar çok sayıda insanın plazmasından elde edilen antikorlardır. Bağışıklık sistemini şaşırtarak, işaretli trombositlerin parçalanmasını engeller. IVIG insanlardan elde edilirken, virüs bulaşmasını engellemek için çeşitli işlemlerden geçirilmektedir, bu nedenle güvenli oldukları kabul edilmektedir. Çok hızlı etki ederler, ancak etkileri geçicidir. Kırıklık, baş ağrısı, bulantı, ateş, titreme, nadir olarak ölümcül ilaç reaksiyonlarına (anafilaksi) neden olabilirler. Bu nedenle mutlaka hastanede, doktor kontrolünde uygulanırlar.

Anti-D (Anti-Rh): Rh-pozitif eritrositlere bağlanan bir antikordur. Eritrositleri işaretleyerek bağışıklık sistemi şaşırtılır, trombositler yerine eritrositler parçalanır. Kullanım sırasında hafif kansızlık (anemi) ve hafif sarılık oluşabilir. Ateş, üşüme, titreme, anafilaksi görülebilir.

İTP’Lİ HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKEN DURUMLAR NELERDİR?
Eğer trombosit sayınız normalden düşük ise aşağıdaki durumlarda dikkat etmelisiniz:

1) Ağrı kesici ilaç kullanımı: Herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanmanız gerektiğinde doktorunuza başvurunuz. Aspirin ve pek çok ağrı kesici ilaç trombositlerin fonksiyonlarını bozar ve tehlikeli kanamalara neden olabilir. Özellikle aspirin içeren ilaçların alınması çok zararlıdır. Asetaminofen veya parasetamol grubu ilaçlar (Minoset, Parol, Tylol ve benzeri) kullanılabilir.

2) Diş tedavisi: Dolgu, diş çekimi, diş taşı temizliği gibi işlemlerde aşırı kanama olabilir, mutlaka doktorunuza danışınız.

3) Enfeksiyonlardan korunma: Bulaşıcı hastalığı olan kişiler ile yakın temastan kaçınınız. Viral enfeksiyonlar trombosit değerlerinizde düşmeye yol açabilir.

4) Cerrahi girişim: Herhangi bir cerrahi girişim yapılması gerekirse doktorunuza İTP hastası olduğunuzu mutlaka belirtiniz.

5) Gebelik: Gebelikte trombosit sayısı normal kişilerde de azalabilir, ancak genellikle hafif trombositopeni şeklindedir. İTP hastalığı olanlarda ağır trombositopeni gelişebilir. Bu nedenle mutlaka düzenli aralıklarla kan sayımı yapılmalıdır. Eğer trombosit değeri çok düşerse, gebeliğin üçüncü ayından sonra kortikosteroid ilaçlar güvenli bir şekilde kullanılabilir. Kortikosteroidler etkili olmazsa doğum sırasında IVIG veya trombosit süspansiyonu ile destek yapılır.
www.thd.org.tr

14 Eylül 2007 Cuma

Devekuşu Yağı


Eski Mısır, Roma ve Afrika kültürlerinde devekuşu yağı, 3000 seneden beri kozmetikten ağrıların giderilmesine kadar birçok alanda kullanılıyordu. Tarihi kaynaklar devekuşu yağının milattan önceki devirlerde de yaygın bir şekilde kullanıldığını belirtiyorlar. Öyle ki M.S.1.yy'da yaşamış olan Romalı filozof Pliney devekuşu yağının faydaları üzerine yazılar yazmıştır.

21. yy'da devekuşu yağının Omega-6&Omega-9 yağ asitlerini içerdiğini biliyoruz. Bu temel asitler hücre zarlarının gelişmesine, vücudun daha etkin besin kullanımına çok büyük katkılarda bulunmaktadır. Ayrıca her ikisinde de cilt nemlendirici özellik bulunmaktadır. Devekuşu yağı moleküler büyüklük olarak insan yağıyla aynı olduğundan vücut tarafından absorbe edilmesi çok kolaydır. Özellikle gelişmiş toplumlarda sağlık amaçlı kullanılmaktadır.


Daha güçlü kaslar:
Devekuşu yağı ile kaslara günlük masaj yapılarak kas ağırlıklarının arttığı ve kasların geliştiği tespit edilmiştir. Bu nedenle kaslardaki zedelenmelerde kas zayıflıklarında kullanılmaktadır. Özellikle sporcuların yaralanması sonucuda oluşan kas ağrıları için birebirdir.

Kuru ciltler:
Kuru cilt vücudun temel yağ asidini kaybetmesinin bir sonucudur. Cilde devekuşu yağı uygulayarak cildinizin daha yumuşak ve pürüzsüz olmasını sağlayabilirsiniz.
Devekuşu yağı başağrıları, sinüs, tansiyon gibi hastalıklarda da faydalı bir şekilde kullanılmaktadır.
Devekuşu yağı ayrıca rahatlatıcı özelliği de bulunmaktadır.

Yağın Faydalı Olduğu Durumlar:
Güneş Yanığı
Su toplama
Kuru ciltler
Sedef Hastalığı
Deri kesilmeleri
Yatak Ağrıları
Deri Yanmaları
Kas Ağrıları
Deri Sıyrıkları

13 Eylül 2007 Perşembe

Günde 40 Gram Badem


Kuruyemişler arasında gerçek bir vitamin deposu olan badem; içerdiği omega- 3 sayesinde kanın pıhtılaşmasını önlüyor. Depresyona girenlerin, streste olanların, baş ağrısı çekenlerin doğal ilacı olan badem, aynı zamanda cildi güzelleştiriyor ve saçların parlamasına yardımcı oluyor. Günde yaklaşık 40 gram badem yiyenlerde koroner kalp rahatsızlığının daha az ortaya çıktığını belirten uzmanlar, bademin diğer yararlarını şöyle sıralıyor:

Badem; E vitamini bakımından zengin olması nedeniyle antioksidan ve yaşlılık engelleyici bir gıdadır. Adet döneminde kan şekeri düşüklüğünü engeller. İçerdiği E vitamini şeker hastalığının gelişimini engeller, kalp, damar, beyin ve sinir fonksiyonlarını düzenler, yaraların iyileşmesine faydalı olur ve prostat kanserinden korur. Uykusuzluk, yorgunluk ve baş dönmesi gibi belirtilerin azalmasına yardımcı olur. Vücut direncinin artmasında, yaraların iyileşmesinde, tat ve koku duyusunun oluşumunda faydalıdır. Sperm hareketlerini arttıran, büyüme, gelişme ve gebelik dönemlerinde ihtiyaç duyulan çinko minerali içerir.

Sigara - Bunları Biliyor musunuz?

• Türkiye’de sigaranın sebep olduğu hastalıklardan her yıl 100.000 kişi ölmektedir. (Sağlık Bakanlığı).

• İrade gücü ile sigarayı bırakma oranı sadece %3’tür. (Why People Smoke).

• Yapılan çalışmalar sigaranın ortalamada ömrü 12 yıl kısalttığı saptanmıştır. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içen erkeklerde iktidarsızlığa yakalanma oranı %50 daha fazladır. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içen 40-49 yaş arasındaki kişiler, onlardan 20 yıl daha yaşlı, sigara içmeyen kişilerle aynı görünüme sahiptir. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içenlerin %50'si sigaranın sebep olduğu hastalıklardan ölüyor. (British Medical Journal).

• Sigara içen her 4 kişiden 1'i sigaranın sebep olduğu hastalıklar yüzünden orta yaşta ölüyor. (Dünya Sağlık Örgütü).

• İçtiğiniz her sigara, ömrünüzü 11 dakika kısaltıyor. (British Medical Journal).

• Dünyada her on üç saniyede bir kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve bu rakama ölmeden önce yıllarca acı çeken insanlar dahil değil. (Dünya Sağlık Örgütü).

• Sigara içenlerin işyerlerinde hem daha düşük performans gösterdiğini hem de daha fazla hastalık izni kullandığını ortaya koydu. (Tobacco Control Dergisi).

• Sigara içenlerin, ciltlerini güneşten korusalar bile vücutlarında kırışıklıkların oluşmasına engel olamadıkları kaydedildi. (Dermatoloji Arşivleri Dergisinde).

• Sigara dumanında bulunan katranın içinde 4 bin dolayında kimyasal madde vardır. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Sigara içenlerin öksürmesinin nedeni sigara dumanının asit özelliği taşıması ve boğazı tahriş etmesi. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Sigarayı bıraktıktan yıllar sonra dahi olsa bir tek sigara içilmesi halinde kolaylıkla tiryakiliğe dönülebilmektedir. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Pasif olarak sigara dumanına maruz kalan kişilerde de kalp hastalığı ve kanser riskinin arttığını göstermektedir. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Her bir sigara içiminde solunan nikotin oranının, 1998-2005 yıllarında yüzde 11 arttığının görüldüğü belirtildi. (Harvard Üniversitesi).

• Sigara içen öğrencilerin yüzde 65.9'unun merak nedeni ile, yüzde 56.2'sinin sıkıntı gidermek için yüzde 22.4'ünün zevk için, yüzde 14.9'unun arkadaşlarından etkilendiği için yüzde 10.5'inin anne babasından ve çevresindekilerden etkilendikleri için yüzde 7.2'sinin de televizyon ekranına gelen içicilerden etkilendiklerini belirttiler. (Ondokuz Mayıs Üniversitesi).

• Hamilelik döneminde sigara içen annelerin bebeklerinin yüzde 23'ünün, normalden daha zayıf olarak dünyaya geldiği ortaya çıktı. (Selçuk Üniversitesi).

• Devamlı sigara içen annelerin yüzde 4.5'inin bebeklerinin, ölü doğduğu tespit edildi. (Selçuk Üniversitesi).

• Gebelik sırasında sigara kullanımının, bebeğin gelişen kalbine uzun süreli zararlı etkileri olduğu belirlendi. (ABD Loma Linda Üniversitesi).

• Sigara, kadınlarda doğurganlığı azaltır. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Türkiye’de akciğer kanseri hastalarının yüzde 33’ü, sigara içmeyen ama sigara dumanına maruz kalan kişiler. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Hamileliğinde sigara tüketen annenin nikotininin, bebeğin davranışı üzerinde uyuşturucu tüketen annenin kullandığı eroin gibi etki yaptığı saptandı. (TC Sağlık Bakanlığı).

• Yeni kanser tedavilerine sigara içmeyenlerin içenlerden 10 kat fazla yanıt veriyor. (ABD Karmanos Kanser Enstitüsü).

12 Eylül 2007 Çarşamba

Kronik Böbrek Hastalığı

Kronik Böbrek Hastalığı, böbreğin tamamen veya %80 fonksiyonunu kaybetmesi ve görevini yerine getirememesi demektir. Türkiye'de birçok sayıda kronik böbrek hastası bulunduğu tahmin edilmektedir.Bütün bu insanların, yaşamlarını devam ettirebilmesi için tedaviye ihtiyaçları vardır. Şunu bilmeliyiz ki, böbrek hastalığı her insanda, her yaş döneminde oluşabilir.
Genelde hastalığın gelişmesi aşamalı olmaktadır.Bundan dolayı çoğu insan teşhis konulduğu ve tedaviye ihtiyaç duyulduğu ana kadar hastalığından habersizdir.

Nedenleri:
» Sistemik Hastalıklar(Yüksek Tansiyon, Şeker Hastalığı)
» Böbrek Hastalıkları(Nefrit, Taşlı Hastalıklar, Böbrek Kistleri)
» Ağır Kanamalar
» Bazı ilaç ve maddeler

Belirtileri:
» Halsizlik
» Kusma-Bulantı
» Vücutta şişme
» Kan basıncında yükselme
» Uyku hali
» Kansızlık
» Ciltte renk değişikliği
» Kaşıntı
» İştahsızlık

Tedavi:

PERİTON DİYALİZİ
Periton; karın boşluğunda bulunan, karın duvarını ve organları saran bir zardır. Periton Diyalizi, karın boşluğuna küçük bir ameliyat ile yerleştirilen, ince, yumuşak, silikondan yapılmış kalıcı bir tüp (katater) aracılığı ile yapılır.
Periton Diyalizi iki şekilde uygulanır:
1-SAPD(Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi)
2-APD (Aletli Periton Diyalizi)
Periton zarı filtre görevi yaparak kanımızı temizler.

HEMODİYALİZ
Hemodiyaliz kanın vücut dışında bir makine aracılığıyla temizlenip (suni böbrek) vücuda geri verilmesi işlemidir. Normalde hastanelerin böbrek diyaliz ünitelerinde yapılır. Hastanın sağlık durumuna göre haftada 2-3 kez uygulanmalıdır. Her seans yaklaşık 4-5 saat sürmektedir.

Hemodiyalizin gerçekleştirilmesi için küçük bir cerrahi operasyona ihtiyaç vardır. Bu operasyon hastaya yapılan hemodiyaliz işlemini hızlandırmak ve kolaylaştırmak için uygulanır ve damarların birleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilir.
Hemodiyaliz atık maddeleri vücuttan hızla ve başarıyla uzaklaştırır. Uzman hemşireler ve hekimler tarafından yapılmalıdır.

TRANSPLANTASYON
Bir başka insandan (yaşayan veya ölü) alınan böbreğin, böbek fonksiyonlarını yitirmiş olan hasta insana, cerrahi operasyonla nakledilmesidir. Cerrahi oprasyon 3-4 saat kadar sürmektedir. Nakledilen yeni böbrek normal böbreklerden daha aşağı bir seviyeye yerleştirilir. Bazen böbreklerin çalışmaya başlaması için bir kaç hafta geçmesi gerekebilir. Bu dönemde tedaviye diyaliz ile devam edilebilir. Uygun böbrek bulma zorluğu gibi özel sağlık sorunları dolayısıyla oldukça güç ve pahalı bir yöntemdir.

Bazen de nakledilen organ vücut tarafından reddedilir. Bu nedenle hastalar ömür boyu reddi önleyen kullanmak zorundadır.

Migren


Bulantı,kusma,ışığa ve sese aşırı duyarlılık gibi belirtileri olan bu hastalık, miğrenli kişi ve aile için genellikle çok sıkıntı verir. Migren ataklar sırasında kişinin tüm faaliyetlerini tamamen durdurabileceği gibi, ataklar sırasındaki dönemde de yaşam kalitesini azaltabilir.

Çoğunlukla ataklar halinde gelen bir baş ağrısı tipidir.Ataklar arasında kendini tamamiyle normal hisseder, ancak bir sonraki atağın endişesi içindedir.Eskiden ‘sadece bir baş ağrısı’ olarak görülen migren,artık başlı başına bir nörolojik hastalık olarak kabul edilmektedir.
Migren kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür. Kadınlarda %18.6 ve Erkeklerde %6.5 oranında görülmektedir.Yapılan çalışmalarda bir hekim tarafından tanı konulmamış olan migren hastasının oranının kadın hastalıklarda %59’a erkeklerde ise % 70’e ulaştığı gözlenmiştir.

BAŞAĞRISININ BELİRTİLERİ
Aniden ortaya çıkan yoğun baş ağrısı
Bulantı ve kasılmayla görülen baş ağrısı
Başın yaralanma sonucu ağrıması
Ense tutulması ve yüksek ateş
Görme bozuklukları ve problemleri

BAŞAĞRISI SEBEPLERİ
Stres
Sıkıntı
Havasız ve kötü ortamda bulunma
Sürekli televizyon bakma zorunda olma
İş yerinde uygun olmayan çalışma ortamları
Hava değişimi
Uyku rahatsızlığı
Alkol,sigara
Ense tutulması
Enfeksiyon(üşütme,grip)
İltihaplı hastalıklar(diş eti iltihaplanması,sinuzit)
Kadınlardaki hormoanormalikleri sayabiliz.

Refleksoloji

Leonardo da Vinci’ ye göre, bir mühendislik harikası olan ayaklarımız, beden ve ruh sağlığımızın adeta bir aynası! Öyle ki, stresten baş ağrısına kadar pek çok şikayetleri ayaklarımız aracılığıyla tespit etmemiz mümkün. Nasıl mı? Tabii ki kökeni eski Mısır’ a kadar uzanan Refleksoloji masaj tekniğiyle..!

Refleksoloji, ayaklara uygulanan özel el teknikleriyle vücudun belli bölgelerinde bloke enerjiyi çözerek, bedenin kendi kendisini iyileşme gücünü harekete geçirmesidir. Refleksoloji dengesel bir terapidir. Stres, yorgunluk, uykusuzluk, migren, baş ağrısı, menopoz, regl sorunları, sırt ağrısı, romatizma, siyatik gibi sorunları gidermede yardımcıdır.
Refleksoloji, hamileliğin ilk üç ayında tavsiye edilmez.


Çocuk Sağlığı
Zatürreye yakalanan küçük çocuklara ilaç tedavisiyle birlikte refleksoloji uygulandığında sadece ilaç tedavisi görenlerden çok daha hızlı iyileştikleri görülmüştür.


Kolite yakalanmış çocuklara refleksoloji uygulandığında %50 oranında ağlama süresinde azalma ve çok daha hızlı iyileşme görülmüştür.

50 çocuğa uygulanan bir klinik çalışmada refleksolojinin idrar tutamama sorununu çok büyük ölçüde çözdüğü saptanmıştır.

Yüksek doz kemoterapi gören akut lösemi hastası çocuklara uygulanan el masajının bulantı, kusma, endişe durumunda ortaya çıkan hızlı nabız ve yüksek kan basıncı problemlerini gidermede etkili olduğu görülmüştür.
Beyin felci olan çocuklarda, refleksoloji uygulananlarda uygulanmayanlara kıyasla önemli ölçüde iyileşmeler görülmüştür.


Ayak refleksoloji uygulanan zihinsel özürlü çocukların boyunda, kilosunda, sağlık durumunda, sosyal ve zihinsel gelişiminde refleksoloji uygulanmayanlara göre ciddi ilerlemeler görülmüştür.

Kadın Sağlığı
Sancılı adet gören kadınların %95’ inde ayak refleksolojisi etkili olmuştur.


Adet öncesi semptomların (PMS) yaşayan kadınların %46’ sında refleksoloji etkili olmuştur.

Menopozlu 42 kadına ayak refleksolojisi uygulanmış, bunlardan 17’ si (%40.5) tam, 20’ si (%47.6) önemli ölçüde iyileşmiş, 4’ ünde (%9.5) etkili sonuçlar alınmıştır. Hastalardan yalnızca 1’ inden sonuç alınmamıştır.

İyi Yaşlanma
Ayak refleksolojisinin kanser, yaşlanma ve çeşitli hastalıklarda hücrenin yapısına zarar veren kimyasalların sayısını azaltarak yararlı antioksidantların ise sayısını artırarak iyileştirici rol oynadığı görülmüştür.


Ayak refleksolojisi uygulanan bireylerde kandaki yüksek kolesterol ve yüksek monogliseridin düştüğü gözlenmiştir.

Kabızlık sorunu çeken bireylerin refleksoloji uygulanması sonucunda bağırsaklarının normal çalıştığı saptanmıştır.

Refleksoloji uygulanan kişilerde kan dolaşımının düzeldiği görülmüştür.

Ayak refleksolojisi böbreklerdeki kan dolaşımını düzenleyerek daha sağlıklı çalışmalarını sağlar.

Refleksoloji paspasında yürümek kan basıncını düşürür, ağrıları azaltır.

Refleksoloji uygulanan boyun kasılması olan bireylerde çok yüksek oranda iyileşme görülmüştür.

Ağrılı ve düzensiz sindirim sorunlarında ayak refleksolojisinin ilaçlardan daha etkili olduğu görülmüştür.

Yorgunluk, uykusuzluk ve mide sorunları gibi rahatsızlıklar için kullanılan ilaçların yan etkilerinin giderilmesinde ayak refleksolojisi başarılı olmuştur.

Ayak refleksolojisinin beyaz kan hücre sayısının eksikliğini (leukopenia) gidermede ilaçlardan daha etkin olduğu görülmüştür.

Ağrıyı İyileştirme
Refleksoloji böbrek ve idrar yolu taşlarının neden olduğu ağrıları azaltmaktadır.
Refleksoloji diş ağrısı çeken hastaların %66’ sınınağrısını azalttığı gibi %26’ sının semptomlarını ortadan kaldırmıştır.

BAL


Bal insanoğlunun tükettiği en eski gıdaların başında gelmektedir.
Bal binlerce yıldan beri hem enerji sağlayan değerli bir besin maddesi olarak, hem de yara ve yanıkların tedavisinde ve bir çok hastalıklarda ilaç niyetine kullanılmaktadır.
Balın şifa verici özellikleri başta Kur'an olmak üzere birçok kutsal kitapta da belirtilmektedir.

Balın fizyolojik özellikleri ve kullanımı konusunda yüzlerce literatür bulunmaktadır.

BAL bir doğal enerji kaynağıdır. Bu nedenle bebekler, yaşlılar, sporcular, hasta ve düşkünlerle birlikte normal sağlıklı insanlar tarafından da severek ve bilinçli olarak tüketilmektedir.

BAL yeni doğan bebeklerde sütten yararlanmayı ve kemiklerde Kalsiyum fiksasyonunu artırmaktadır. Sadece süt ile beslenen bebeklerde oluşan kansızlığı (anemi) ve anorexia yı önlemektedir.
BAL iştah artırmakta, enerji ve direnç kazandırmaktadır.

Balın Sindirim Sistemine Etkileri

Bal besinlerin daha hızlı sindirilmesine neden olmakta, sindirim sistemi enfeksiyonlarında, kabızlığın giderilmesinde oniki parmak bağırsağı ülserlerinde, ve karaciğer rahatsızlıklarında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Balın Solunum Sistemine Etkileri

Bal karasal iklime sahip ve gün içi ısı farkının fazla olduğu bölgelerde soğuğa ve soğuk algınlığına karşı, ağız, boğaz, ve bronşlardaki rahatsızlıklarda ve enfeksiyonlarında doğal bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Bu özellikler balın antimikrobiyel etkisinin yanı sıra baldaki fruktozun doku ve kasları yumuşatıcı ve gevşetici özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Balın Yara ve Yanıklarda Kullanımı

Bal günümüzde modern tıpta besleyici ve nemlendirici özelliği nedeniyle birçok kozmetik kremlerinde, açık yaralarda, yatak yaralarında, ülserlerde, ve yanıklarda doğrudan sürülen ilaçların yapımında kullanılmaktadır.
Bal enfeksiyonları önlemekte, doku oluşmasını hızlandırmakta ve yara ve yanık izlerini azaltmaktadır (Hutton 1966; Manjo, 1975; Armon, 1980 and Dumronglert, 1983). Eşit miktardaki Bal, çavdar unu ve zeytin yağı karışımı ile hazırlanan kremin günde 3 kez kullanımı ile inek ve atlarda görülen ve kangrene dönüşen yaraları dahi tedavi ettiği bildirilmektedir (Lu~hrs, 1935; Lu cke 1935)

Balın Göz Hastalıklarında Kullanımı

Balın bazı ülkelerde doktorlar tarafından katarakt ve kojuktivit ile bazı kornea rahatsızlıklarında başarı ile kullanıldığı bildirilmektedir (Mikhailov, 1950). Ayrıca kornea ülserinin de saf bal ile veya vazelin yerine bal ile hazırlanan % 3 lük sulphidine pomadı ile başarılı bir şekilde tedavi edildiği bildirilmektedir.

Şeker Hastalığı ve Bal

Zaman zaman hakiki balın şeker hastalığına iyi geldiği şeklinde yazılar çıkmakta veya söylentiler duyulmaktadır. Bunun bilimsel bir dayanağı yoktur ve yanlıştır.
Bal da kan şekerini yükseltir ve fazla alındığında şeker hastalarını komaya sokabilir. Ancak eşit miktarda alınan bal, kan şekerini çay şekerine oranla daha az yükseltmektedir. Bu nedenle şeker yerine az miktarda bal kullanılabilir.

Balın Antimikrobiyel Aktivitesi

Balda mikrop üreyemez çünkü;
Şeker konsantrasyonu çok fazladır.
Balın pH sı 3.5-4.0 civarındadır.
Baldaki enzimler inhibin (H2O2) oluşmasına neden olur.

Not: Isıtılmış ballarda antimikrobiyel aktivite görülmez veya yok denecek kadar azdır.

Balın Kullanım Alanları

Sofralık olarak kullanımı (Petekli, süzme, krem bal, meyveli bal, aromalı bal, kuruyemişli bal, polenli bal, arı sütlü, propolisli bal vb.)
Gıda sanayiinde besin elementi veya tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır.
Pasta ve fırıncılıkta tatlandırıcı ve bayatlamayı önleyici olarak kullanılmaktadır.
Şeker, şekerleme, helva reçel ve marmelat sanayii.
Süt, yoğurt, dondurma sanayiinde.
Alkollü ve alkolsüz içki sanayiinde.
İlaç sanayiinde (Öksürük şurubu vb)

Hamile Kalmadan Önce Neler Yemeliyim?


Ben üç yıllık evli bir kadınım. Eşimle artık bebek yapmaya karar verdik. Hamile kalmadan önce sağlıklı bir bebeğe sahip olabilmek için beslenirken nelere dikkat etmeliyim? Özellikle yememem gereken gıdalar ya da mutlaka almam gereken vitaminler var mı?
Ayşe E.
Eğer hamile kalmayı planlıyorsanız bebeğiniz için sağlıklı bir başlangıç yapmak önemlidir ve bu yolda dikkat etmeniz gereken bazı beslenme kuralları vardır.
Cıva ve toksoplasma hamile kalmadan önce de bebeğinizi kötü etkileyebilecek, besin kaynaklı risklerdir. Hamile kalmadan önce folik asit almak ise iyi bir başlangıçtır ve bebeğinizi bazı doğumsal hastalıklardan koruyacaktır.
İşte hamile kalmadan önce dikkat edilecek besinlerle ilgili aklınıza takılabilecek sorular ve yanıtları:
BESİNLERDEKİ CIVA
Bazı balıklar yüksek miktarda cıva içerir ve anne karnındaki bebeğin merkezi sinir sistemine zarar verebilir; hem de hamile kalmadan önce!
* Cıva nedir?
Kılıç, uskumru, palamut gibi balıklarda bulunan bir metaldir.
* Hamile değilim neden sorun çıksın?
Eğer bu tür balıkları düzenli yerseniz, zamanla kanınızda cıva birikir. Vücudunuz kendi kendini temizler ancak bu bir yıl kadar zaman alabilir. Bu arada eğer hamile kalırsanız cıva bebeğin kanına karışabilir.
* Cıva anne karnındaki bebeği nasıl etkiler?
Henüz gelişmekte olan beyin ve sinir sistemine zarar verebilir.
* Fazla cıva aldığımı nasıl anlarım?
Belirtileri yoktur, anlayamazsınız, eğer şüpheniz varsa doktorunuza danışmalısınız.
* Diğer balık türlerini yiyebilir miyim?
Evet; haftada iki kez, çiğ olmamak koşuluyla, düşük miktarda cıva içeren deniz ürünleri yiyebilirsiniz. Mesela, karides, konserve light ton ve somon uygun örneklerdir.

TOKSOPLASMA
* Nedir?
Çiğ veya az pişirilmiş etten, kedi dışkısından ve yıkanmamış sebze ile meyvelerden bulaşma ihtimali olan su, toz ve topraklarda bulunan bir zararlı parazittir.
* Hamile değilim neden endişeleneyim?
Eğer kediniz varsa ve hamile kalmayı planlıyorsanız risk altında olabilirsiniz. Evin dışına çıkan hemen hemen tüm kedilerde toksoplasma bulunur. Kediler bunu ağız yoluyla alır ve dışkılarında çıkarırlar. Kediniz hastalanmayacağı için siz fark edemezsiniz.
Kedi dışkısına bulaşmış herhangi bir şeye temas eder ve elinizi ağzınıza götürürseniz bu paraziti alabilirsiniz. Özellikle bahçe işleri yaptıktan ve kedi kumu temizledikten sonra dikkat etmelisiniz. Bir hafta içinde parazit kanınıza geçebilir ve bu arada hamile kalırsanız bebeğinize de bulaşır. İçtiğiniz sularda da toksoplasma bulunabilir.
* Toksoplasma aldığımı nasıl anlarım?
Teşhis etmek zor olabilir. Genellikle belirtileri; bezelerde şişme, ateş, baş ve adale ağrılarıdır. Hastaların sadece yüzde 10'unda belirtiler görülür; yani hiçbir şikayetiniz olmadan da aslında bu hastalığı geçiriyor olabilirsiniz. Şüpheli durumlarda kan testleri ile tanı konur.
* Bebeğimi nasıl etkiler?
Bebeklerde zeka geriliği, işitme kaybı ve körlük yapabilir. Bazılarında bu, yıllar sonra ortaya çıkabilir. Erken teşhis ve tedavi bu hasarları azaltmak için şarttır.
* Hastalığı geçirdikten ne kadar sonra hamile kalabilirim?
İlaçla tedavi olduktan altı ay sonra hamilelik önerilir.
* Nasıl önlenebilir?
Eğer kediniz varsa; kedinin kumunu başkası temizlemeli veya siz yapacaksanız eldiven kullanmalı ve sonrasında da ellerinizi çok iyi yıkamalısınız. Kedinin kumu her gün değiştirilmelidir. Bahçe işleriyle uğraşırken de eldiven kullanın ve sonrasında ellerinizi çok iyi yıkayın.
Kedinize sadece hazır mama verin, asla çiğ et yedirmeyin. Dışarı çıkmasına izin vermeyin, sokak kedisini eve almayın. Hamileyken asla yeni kedi almayın. Eğer ev kediniz dışarı çıkarsa kendinize test yaptırın.

FOLİK ASİT
Folik asit eksikliği bebeklerde beyin ve omurilik sorunlarına neden olabilir. Bu nedenle hamile kalmadan bir süre önce ve hamilelik süresince folik asit desteği alınmalıdır. Bunun için hazır vitaminler mevcut; doktorunuza danışın ve kullanmaya başlayın.
sabah-gunaydın ekinden..

5 Büyük Aşk Yalanı

1- Romantizm şart
Eğer "Beni sadece romantik bir ilişki mutlu eder" diye bir bakış açısıyla hayata bakıyorsanız, daha çok bakakalırsınız. Çünkü romantizm, her koşulda, her durumda, hayatın her döneminde insanı mutlu edemez.


2- Yıllar boyu ihtiras
Bir ilişkide yakınlık, sevgi, saygı, güven, uyum gibi kavramlarla aşk, cinsellik, ihtiras gibi kavramlar bir arada yürütülemez. Eğer aynı heyecanı, aynı aşkı, aynı cinselliği 30 yıl sonra da yaşadığınızı söylüyorsanız, yalan söylüyorsunuz. Mutlu olmak için ilişkiyi olduğu gibi kabul etmek daha doğru.


3- Aşkın tek sahibi
Yazara göre tek bir "aşk" veya "sevgi" biçimi yok. İnsan her şeye aşık olabilir. Aşk zamanla şekil değiştirir. Bir çocuk için aşk, el ele tutuşmayı çağrıştırırken, bir genç için cinselliği çağrıştırabilir. Tıpkı aşk gibi, cinselliğin de farklı boyutları var. Bu nedenle ilişkinizi birtakım "kurallara" veya "kalıplara" oturtmaya çalışmayın.


4- Teknik takıntısı
"Her işin bir tekniği var canım. Kitapta okumadın mı?" diyenlerdenseniz, ilşkiniz çoktan bitmiş demektir. Her adımınızı kitaplara göre atmaktan vazgeçin. Herkes için geçerli olan belli kalıplar, kurallar yok. Bunlar yalan!

5- Hayranlık iddiası
Bir insan, partnerinin her şeyine asla hayran olamaz. Onun 1-2 huyundan nefret ediyorsunuzdur. Yoksa, diş macunu tüpünü tam ortasından sıkma veya kredi kartıyla bol bol alışveriş yapma gibi huyları ona daha fazla hayran olmanıza neden olur.

Kaynak : Maksimum.com

Seks Yapmak İçin 10 Sağlıklı Neden


Yapılan araştırmalar, düzenli bir cinsel hayatın çiftlerin sağlığına büyük katkı sağladığını ortaya koydu. Seks, zinde kalmanın, form tutmanın ve kendini iyi hissetmenin en zevkli yöntemi oldu
Yapılan araştırmalar, çiftleri daha sık seks yapmaya yönlendiriyor. Uzmanlara göre, 20'li 30'lu yaşlarındaki çiftler haftada bir kez yarım saat seks yapıyor ve bu sayı yaşlandıkça azalıyor. Ancak, seksin vücuda sağladığı faydalar da saymakla bitmiyor.

İşte size seks yapmak için en iyi 10 neden:

DOĞAL AĞRI KESİCİ

1- Soğuk algınlığından korur. Haftada bir ya da iki defa seks yapan çiftler soğuk algınlığına, mide ağrılarına daha az yakalanırlar.

2- Ağrıları hafifletir . Seks her zaman acıyı hafifletici olarak bilinir. Doğal bir ağrı kesicidir ve aspirin içmekten daha zevklidir. Bu iddiaya göre beyin cinsel ilişki sırasında acıya karşı daha dayanıklı olur. Seks sırasında kan vücudun her yerine dağılır ve orgazm olduğunuzda bu basınç beyine doğru yönelir. Orgazm olduktan sonra ise vücuttaki tüm kaslar rahatlar, bu kaslar arasında boyun ve sırttakiler de vardır.

3- Koku alma duyusuna yardımcı olur. Cinsel ilişki sırasında koku alma konusunda daha duyarlı olursunuz. Seks sırasında gizli kalmış kokular nefesle ve tükürüklerle yayılır.

4- Ruh halinizi güçlendirir. Seksten sonraki uyuşukluk orgazm sırasında tüm vücudunuza yayılan kandan kaynaklanmaktadır. Oksitosin kimyasalı sayesinde ise rahatlama ve sıcaklık duyguları ortaya çıkar. Bu işlem sevişmeden sonra da devam eder.

5- Sizi genç tutar . Royal Edinburgh Hastanesi'nden Doktor David Weeks, 10 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda, haftada en az üç defa seks yapan çiftlerin, haftada iki ya da daha az seks yapan çiftlerden 10 yıl daha genç kaldıklarını ortaya çıkardı.

EN ZEVKLİ EGZERSİZ

6- Ömrü uzatıyor. Bin erkek arasında yapılan araştırmada haftada iki ya da daha fazla orgazm olan erkeklerin ayda bir orgazm olanlara göre çok daha fazla yaşadıklarını ortaya çıkardı.

7- Formda kalmanızı sağlar . 100 ya da 250 kalori yakmak için oldukça eğlenceli bir yoldur. Eğer haftada iki defa seks yapıyorsanız yılda ekstra 5 bin kalori yakıyorsunuz demektir. Seks ve egzersiz fiziğinizi korumanız açısından da yararlıdır.

8- Seksin kadın sağlığı açısından önemli yararları vardır. Ostrojen seviyelerini ayarlamakta yararlı olur ve yapılan araştırmalar adet düzeninde seksin çok yararlı olduğunu göstermiştir.

9- Prostat kanseri ile savaşmanızı sağlar . Araştırmalar düzenli bir cinsel yaşamın ilerde görülebilecek prostat kanserini önleyebiliceğini gösteriyor. Haftada en az bir kere cinsel ilişkiye girmek prostat bezlerini temizler ve orgazm sırasında sıkışmasını sağlar. Erkeklik hormonu testesterona yastık görevi görerek kalbe karşı gelebilecek zararlardan da korur.

10- Hamilelik riskini azaltır. 1994 yılında yapılan bir araştırmaya göre uzun süreli ilişkiler hamilelik riskini de azaltır. Araştırmacılara göre bu risk ilk bir yılda çok daha fazladır. Ayrıca sık yapılan seks vajinal kasların yağlanmasını ve güçlenmesini sağlar. Bu da doğum sırasında çok önemlidir.

Hala Bekarsınız.. Neden?

Sürekli yeni birileriyle tanışıyor, fakat ilk buluşmadan öteye bir türlü geçemiyorsunuz. O zaman bu yazımız tam size göre.


İlk buluşmalardan artık bıktınız ve uzun bir ilişki yaşamak istiyorsunuz. Hayatınızın erkeğinin gelip sizi bulma zamanı geldi; ama o hala ortalarda yok. Sabrınız tükenmeye başlıyor ve ümidinizi yitiriyorsunuz.
Üzülmeyin! Bunun yerine hala bekar olmanızın olası 5 nedenini öğrenin ve kendinizi değiştirin.

1.Eğer gerçek aşkı asla bulamayacağınızı düşünüyorsanız, bulamazsınız:Siz oturup karalar bağlarken ve aşkın gelip sizi bulmasını beklerken, belki de o yanınızdan geçip gitti bile. Sizse gözlerinizi sabitlediğiniz o noktadan kaldırıp bakmadığınız için onu göremediniz. Hayatınızın aşkını bulmayı saplantı haline getirmeyin ve açık fikirli olun. Bir erkeğe saplanıp, onu sevebileceğiniz hale getirmeye çalışmayın, bunun yerine zaten sevdiğiniz gibi olan başka bir erkek bulun, yani hayallerinizdeki erkeği.
Siz istediğiniz gibi birinin sizi asla bulmayacağını düşünürken, farkında olmadan sevilmeye layık olmadığınız hissine kapılıyorsunuz. Bu hataya düşmeyin, dışarıda bir yerlerde sizi çok fazla sevecek bir erkek var. Bu yüzden bir günlük tutmaya başlayın ve her akşam günlüğünüze sevilmeye değer bir yanınızı yazın. Bu güveninizi yerine getirecektir.

2.Kötü çocuk tutkusundan kurtulun:
Kadınların asi ve bağlanmayı sevmeyen erkeklerden hoşlandığı bir sır değil. Çoğu kadın kendini üzen ve onunla az ilgilenen erkeği daha çekici bulur. Kaçan kovalanır misali, bu tür erkeklerin peşinde koşar.
Ama sağlam bir ilişkiniz olmasını istiyorsanız, bu tutkudan kurtulun. Size iyi davranan, sizi seven erkekleri değerlendirmeye alın. Göreceksiniz bu sizi daha mutlu edecek. Her kadın değişik karakterli ve gizemli bir erkekle beraber olmak ister, fakat bu tür erklerle sonu evliliğe uzanan bir yola çıkmak mümkün değildir.

3.Aşk erkeğinizi kendinize bağlamanız demek değildir:
Çoğu kadın ilişkilerinde aynı hataya düşüyor. Bir erkekle beraber olduklarında, sevgililerinin veya eşlerinin boş olan her saniyesini kendileriyle geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Erkek arkadaşı arkadaşlarıyla vakit geçirmek istediğinde ya da evde oturup maç izlemek istediğinde de sorunlar çıkarıyor.
Siz bu hataya düşmeyin, evlilik ve aşk eşinizin sizin dizinizin dibinde oturması demek değildir, onun da kendi hayatın olması gerektiğini bilin ve saygı gösterin. Aksi taktirde yine yalnız kalabilirsiniz.

4.Esprilerinizden bazılarını sevgilinize ayırın:
Size gerçeküstü gelebilir fakat insan aynı olayı günde birkaç kez anlatacak enerjiyi her zaman kendinde bulamaz. Eğer siz bütün sıkıntılarınızı, dertlerinizi ya da komik olaylarınızı işyerindeki arkadaşlarınızla paylaşırsanız, akşam eve gittiğinizde eşinize anlatacak pek bir şeyiniz kalmaz. Bu da ilişkinizi zedeleyebilir. Size komik gelebilir ama bu da bir çeşit aldatmadır.
Siz bütün sırlarınızı iş arkadaşlarınızla ve ya komşularınızla paylaşarak, sevgilinizi duygusal anlamda kendinizden uzaklaştırırken, diğer insanları yakınlaştırıyorsunuz. Bu da bir çeşit ihanet sayılır. Ona hayatınızda ne kadar çok yer kapladığını ve ne kadar önemli olduğunu hissettirmelisiniz.

5.İnatçı ve ısrarcı olmayın:
Özellikle haksızken haklı olduğunuzu iddia etmeyin. Tartışmalarınızda birbirinizi dinleyin ve kendi bildiğinizi okumayın.
Örneğin önemli bir şeyi ona söylemeyi unuttuğunuzda hatanızı kabullenin, üstüne gidip onu haksız duruma düşürmeye veya yaptığınızın o kadar da büyük bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışmayın. Bu kavgaların daha da uzamasına neden olacaktır.
Özür dilemesini bilin, böylelikle her şey daha kolay tatlıya bağlanır. Her zaman özrü ondan bekleyemezsiniz.

Yanlış Sütyen Kullanımı

Göğüslerde meydana gelen sarkma, yumuşaklık ve deformasyonda bedene uygun olmayan sutyen kullanımı büyük etken...

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemil Dalay, kadınların yüzde 80’inin sutyen alırken yanlış ölçü kullandığını ifade etti.Prof. Dr. Cemil Dalay, göğsü küçük olanların silikon destekli, çok büyük olanların ise bedenini tamamen saran ve rahatsızlık verecek kadar sıkan sutyen kullandığını ifade ederek, şunları söyledi:
“Göğsü derli toplu göstermeye çalışırken daha çok çirkinleştiriyorlar. Dar sutyen koltuk altlarında yağ birikimine neden oluyor. Sanki koltuk altında bir göğüs var gibi izlenim bırakıyor. Bunun yanı sıra göğsü dik tutmak için yukarı çekilen askılar omuz ağrılarına da yol açıyor. Dar sutyenden koltuk altı ve beden çevresinden taşan yağ birikintileri zamanla vücutta kalıcı şekil bozukluğuna yol açıyor.”

Kadınları, sutyensiz dolaşmama konusunda da uyaran Dalay, “Çünkü, tamamen yağ ve süt bezlerinden oluşan göğüsler yer çekiminden daha fazla etkilenerek sarkar. Evde iş yaparken veya spor yaparken de sutyen çıkarılmamalı. Sadece gece yatarken çıkarılmasında sakınca yok” dedi.
Dalay, göğüs derisinin güneşin zararlı ışınlarından vücudun diğer bölümlerine göre daha fazla etkilendiğini, bu nedenle üstsüz güneşlenmeyi de önermediklerini belirterek, “Kadınlara sık kilo alıp vermeyi tavsiye etmiyoruz. Çünkü, kilodan dolayı büyüyen göğüs kilo verildiğinde tamamen sarkabiliyor” diye konuştu.
Dalay, kadınların beden çevresi ve göğüs çapını dikkate alarak sutyen seçmeleri gerektiğini, aksi takdirde göğüs estetiğinin bozulacağını, yumuşaklık ve deformasyon oluşacağını vurguladı.


Göğüs estetiğini korumanın yolları
Dalay, göğüs estetiğini korumanın en iyi yolunun da aşırı sıcak sudan kaçınmak olduğunu belirterek, “Sıcak su yerine ılık su ve ardından soğuk duş şoku yapılabilir. Bu durumda kılcal damarlar harekete geçecek ve göğüs dirilik kazanacaktır.
Ayrıca, sürekli yüz üstü yatmamayı da öneriyoruz. Çünkü, yüzüstü yatışta vücut göğüse aşırı baskı yaptığından deformasyon daha hızlı görülür” dedi.
Göğüs için en ideal sporun da yüzme olduğuna dikkati çeken Dalay, ancak, bazı göğüslerin ne kadar özen gösterilirse gösterilsin genetik yapıdan dolayı mutlaka estetik ameliyata ihtiyaç duyulacağını kaydetti.

Pitahaya


Özellikleri ve Tarihçesi:
Pitahaya ağacı kaktüsgillerden olup üretimi ağacının güneş yanıkları ve kırağıdan çok çabuk etkilenmesinden dolayı çok büyük ilgi ve özen ister. Beyaz ve kırmızı olmak üzere iki çeşidi bulunmakla birlikte bu ayrım, aslında meyve kesildiği zaman ortaya çıkan iç rengindendir. Meyve kesildiğinde içerisinde küçük susam tanesine benzeyen çekirdekleri bulunur. Bu çekirdekler, tıpkı kivi deki gibi meyveyle birlikte tüketilir.Eğer Pitahaya dan uzun soluklu bir verim alınmak isteniyorsa, sapından kesim yapılmalıdır.

Yetiştirildiği Yerler:
100 yılı aşkın bir süredir Vietnam başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yetiştirilen bir meyvedir. Başlıca Vietnam, Kamboçya, Tayland, Kolombiya, Ekvator ve İsrail de üretimi yapılmaktadır.

Faydaları:
İçerdiği besin ve mineraller itibariyle gözlerin görüş yetisini kuvvetlendirme ve yüksek tansiyonu önleme gibi bir takım özellikleri bulunmaktadır.Ayrıca içerdiği kalsiyum sayesinde güçlü iskelet sistemi ve kemikler için yararlıdır. Elektrolize yardımcı olur ve vücudun nem dengesini kontrol altında tutar.

Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
Taze meyve olarak yiyebileceğiniz gibi; salatalarınızda, tatlılarınızda, yemeklerinize, kokteyllerinize ilave edebilirsiniz. Dekoratif görüntüsü, garnitür olarak kullandığınız yerlere renk katacaktır.

Muhafaza Koşulları:
7 ºC de %80 - %90 nemde muhafaza edilmelidir.

Besin Değerleri:
C, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum ve Lif ihtiva etmektedir

11 Eylül 2007 Salı

Çerimoya


Özellikleri ve Tarihçesi
Çerimoya tüm dünya da 2200 çeşidi olan bir meyvedir. Temelde Annona ve Rollinia olmak üzere iki ayrı çeşidi bulunmaktadır. Bununla birlikte Asimina, Duguetia, Fusaea ve Porcelia da bu meyvenin en çok bilinen türlerindendir.
Meyvenin Annona türünün yaprakları 2-5 cm uzunluğundadır. Genellikle küçük bodur ağaçlarda yetiştirilmektedir. Yaprakları ovaldir.

Yetiştirildiği Yerler
Orta ve Güney Amerika, Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinde ve İsrail de yetiştirilmektedir. Meyvenin Annona türü, daha çok Amerika da tropik iklime sahip birkaç bölgede yetişmektedir. Özellikle ormanlık bölgelerde yetiştirilen Çerimoyalar 700-2400m rakıma sahip yamaçlarda daha verimli olmaktadırlar. Fakat özellikle Güney Amerika da 0-1500m rakıma sahip yerlerde de yetiştirilebilmektedir.

Florida, Belize ve Guatemala da Tikal, Canul, Sartenaya, San Pablo, Benque, Caledonia ve Chonox gibi adlarla bilinmekte ve tüketilmektedir.

Faydaları
Çerimoya, cildin saçların tırnakların diş etlerinin, dişlerin ve kemiklerin sağlıklı kalmasında faydalıdır. İçerisinde bulunan A vitamini sayesinde idrar yoları, solunum yolları enfeksiyonlarında vücudun direncini arttırıcı özelliği vardır. İhtiva ettiği B2 vitamini ile Migren türü baş ağrılarının önlenmesinde etkilidir. Ayrıca iştahı arttırır, hazmı kolaylaştırır.

Nasıl ve Nerede Kullanacağız?
Meyveyi taze olarak tüketebileceğiniz gibi aynı zamanda tatlılarınızda, meyve salatalarınızda ve dondurmalarınızda lezzet katması için de kullanabilirsiniz.

Muhafaza Koşulları
Çerimoya, 6 ºC de %85-%90 nem oranında 3-4 gün muhafaza edilebilen bir meyvedir. Çerimoya saklanırken bu hususlar mutlaka dikkate alınmalıdır.

Besin Değerleri
Çerimoya, A,B1,B2,B3,B6,C,Kalsiyum,Demir,Protein ve Fosfor gibi çeşitli vitamin ve mineralleri bünyesinde bulunduran bir meyvedir.