28 Ekim 2007 Pazar

Bebeğinizi TV Karşısında Beslemeyin


Dicle Üniversitesi (DÜ) Tıp Fakültesi Beslenme ve Diyet Bölümü Şefi Yrd. Doç. Dr. Fatma Çelik, bebeklerin televizyon karşısında beslenmemesi gerektiğine dikkat çekti.

Yrd. Doç. Dr. Çelik, ek gıda almaya başlayan ve oturmaya başlayan bebeklerin sofrada beslenmesi gerektiğini ifade ederek, bebeğin, anne veya babasının kucağında, yemeğinin tamamını yemese bile sofra kültürünü ve nasıl yenildiğini öğrenmesi için sofrada bulunması gerektiğini söyledi.

Bebeğin ebeveynlerini taklit ettiğini, bu nedenle bebeğin aile bireyleriyle aynı sofrada bulunması gerektiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Çelik, annelerin büyük bir çoğunluğunun, bebeğin dikkatinin dağılacağı ve daha çabuk yemeğini yiyeceği düşüncesinden hareketle televizyon karşısında beslediğini belirtti.

Bebeğin televizyon karşısında veya sofra dışında beslenmesinin o an anneye kurtarıcı gibi geldiğini ve geçici bir rahatlık sağladığını ifade eden Yrd. Doç. Dr. Çelik, ancak bu durumun ilerleyen dönemlerde daha büyük zorluklara neden olabileceğini bildirdi.

TELEVİZYON GELİŞİM BOZUKLUĞUNA NEDEN OLUYOR
Yrd. Doç. Dr. Çelik, televizyon karşısında beslenmeye alışan bebeğin daha sonra sofraya alışmasında güçlük çekildiğini ifade ederek, şunları söyledi: ''Televizyon karşında beslenme bebekleri sofradan uzaklaştırır. Bebekler asla televizyon karşısında, sofranın dışında beslenmemelidir. Bu bebekleri sofradan uzaklaştırır. Televizyon karşısında beslenmeye alışan çocuğu bir yaşından sonra sofraya oturtmak isteseniz bile oturmaz. Çünkü televizyon karşısında yemek yemeye alışmıştır artık. Televizyondaki hareketlilik ve renklilik onun ilgisini çeker. Oyunla değil bebeğinde yetişkinler gibi yemek yemesinin öğretilmesi gerekiyor. Televizyonla beslenen çocuğun dikkati dağılıyor. Bu durum bir müddet sonra çocukta gelişim bozukluğuna neden oluyor.'

Çocuklarda Kaygı Bozukluğu



Seçici Konuşmamazlık bir tür “çocukluk kaygı bozukluğu” olarak tanımlanıyor. Çocukların kendilerini bütün ortamlarda rahat ifade edememeleri durumudur.

Seçici Konuşmamazlık bir tür “çocukluk kaygı bozukluğu” olarak tanımlanıyor. ELELE Çocuk ve Aile Psikolojik Danışmanlık Gelişim ve Eğitim Merkezi Psikolog ve Özel Eğtim Uzmanı Bihter Mutlu Gencer, “Çocuğun ev, aile veya akrabalarının yanı gibi kendini rahat ve güvende hissettiği ortamlarda konuşup, okul, arkadaş çevresi, oyun ortamı gibi konuşmasının beklendiği sosyal ortamlarda konuşmaması durumudur.” diyor

Selective Mutizm ne anlamak gelmemektedir?
Seçici Konuşmamazlık bir tür çocukluk kaygı bozukluğudur. Bu çocuklar “konuşmamayı seçtikleri” ortamlarda genellikle göz kontağı kurmaz, kendisine bir iletişim yöneltildiğinde hiç duymamışcasına tamamen hareketsiz kalabilirler. Bu durum elbetteki anne babalar için olduğu kadar öğretmenler ve hatta bu çocuklarla çalışan terapistler için bile oldukça zor bir durumdur.

Tanı kriterleri nelerdir?
DSM-IV’e göre seçici konuşmamazlığın tanı kriterleri şöyledir:
● Çocuk, başka durumlarda konuşurken, birtakım toplumsal durumlarda sürekli bir konuşmamazlık gösterir.
● Çocuğun konuşmaması, onun eğitimini, mesleki başarısını ve sosyal iletişimini bozar.
● Bu sorunun süresi en az 1 aydır (okula başladıktan sonraki ilk ay hariç)
● Konuşamama konuşulan dili bilmeme veya o dili rahat konuşamamaya bağlı değildir.
● Bu sorun bir iletişim bozukluğu (örneğin kekemelik), yaygın gelişimsel bozukluk veya psikotik bir süreçle açıklanamaz.

Hangi sıklıkla görülür?
Seçici konuşmamazlık (SK) toplumda %1’den az yani oldukça ender rastlanan bir durumdur. Genellikle 3-8 yaşları arasında tanı konur. Problem bir kaç ay sürebileceği gibi bir kaç yıl da sürebilir. Toplumda ender rastlanması ve pek bilinmiyor olması bu çocukların utangaç ve içe kapanık olarak nitelendirilmesine ve problemin okul çağına kadar tam olarak anlaşılamamasına bu nedenle tedavinin gecikmesine sebep olabilir.

Nedenleri nedir?
Nedenleri henüz tam olarak saptanamamıştır. Eskiden SK durumunun bir travmaya veya anne baba tutumlarına bağlı olduğu sanıldığı halde son araştırmalar bunun doğru olmadığını göstermiştir. SK’a sahip olan çocukların genellikle kaygıya karşı genetik olarak bir yatkınlığı olduğu düşünülmektedir.

Bu çocuklar bebekliklerinden itibaren bazı kaygı işaretleri gösterebilirler. Anneden ayrılmada güçlük, sese karşı aşırı duyarlılık, uyku sorunları, aşırı ağlama, yeni durumlara karşı zor adapte olma gibi problemler yaşayabilirler.

Biraz büyüyüp aile dışında sosyal ortamlara katılmaya başladıklarında konuşmaya karşı bir korku ve beraberinde donup kalma, içe kapanık vücut duruşu, donuk yüz ifadesi gibi davranışlar geliştirirler.

Biyolojik olarak ele alırsak, beyinde amigdala denilen bölüm kişiyi tehlikeye karşı uyarır ve ne yapması gerektiği konusunda emir verir. Kaygı bozukuğu olan kişilerde amigdala’nın fazladan çalışarak kişi gerçekten tehlikede olmadığında bile tehlike uyarısı gönderdiği düşünülmektedir. SK’a sahip olan çocuklarda beyinden tehlike sinyalleri sosyal ortamlarda gelmektedir.
Tehlike karşısında hissettikleri korku nedeniyle çocuklar bu korkuyla başa çıkabilmek için konuşmaktan kaçınma davranışı geliştirirler ve bu davranış zaman içinde yerleşir. Tedaviye başlama ne kadar gecikirse olumlu sonuç alabilme şansı o derece azalır. Ne de olsa belli bir yaşa kadar sosyal ortamda hiç konuşmamış bir çocuğun ya da gencin bu davranışı iyice yerleşmiş olur.

Tedavisi nasıl planlanır?
SK bir kaygı bozukluğu olarak düşünüldüğüne göre tedavinin hedefleri de öncelikle kaygıyı azaltmak, özgüven ve benlik saygısını yükseltmek ve sosyal durumlarda rahatlamayı sağlamaya çalışmak olmalıdır.

Tedavi aile terapisi, çocuğun davranışlarının iyi okunduğu bir oyun terapisi, bilişsel davranışçı yöntemler ve ek olarak belki ilaç tedavisinin birlikte harmanlandığı bir süreci içermelidir. Bu konuda tecrübeli uzman bir terapist eşliğinde, aile ve okul işbirliği içinde çalışarak sorunun üstesinden gelmeye çalışmalıdırlar.

Tedavi olunmaması ne gibi sorunlara yol açabilir?
Seçici konuşmamazlık sorununa sahip olan çocuklar tedavi edilmedikleri takdirde yetişkinlik çağına kadar sosyal gelişimleri ciddi şekilde zarar görmüş, akademik olarak başarısız, özgüven problemleri olan, sosyal olarak izole ve içe kapanık devam edip; yetişkinlikte sosyal ve mesleki bakımdan yetersiz, kaygı bozukluğu veya depresyona yatkınlığı olan kişiler haline gelmeleri muhtemeldir.

Bu nedenle anne babaların çocuklarında bir veya bir kaç ortamda konuşmama durumu farkettiklerinde zaman kaybetmeden mutlaka seçici konuşmamazlık konusunda tecrübeli bir uzmana başvurup tedavi sürecine başlamalıdırlar.

Elelecocukaile

27 Ekim 2007 Cumartesi

Gözleriniz İçin Bitkisel Bakım


En iyi kremi de sürseniz, botoks da yaptırsanız ek bakımlar yapmadan göz çevresini iyileştiremezsiniz. Günlük krem bakımına aşağıdaki önerileri de eklerseniz yararını görürsünüz. işte bakım için 4 farklı bakım.

1-Maden suyuna 20 gram kıyılmış ebegümeci ekleyin, karışıma batırdığınız pamuğu gözlerinizin üzerinde 15 dakika bekletin.

2-Maydanozu kıyın. Cilt için en iyi nemlendiricidir. Gerer ve güçlendirir. 1 tatlı kaşığı maydanoza 1 bardak sıcak su ekleyin, 10 dakika sıcak suyun içinde veya buharda bekletin, sonra soğutun ve süzün. Göz çevrenize besleyici bir krem sürün. Karışımda ıslattığınız pamuğu gözünüzün üzerine yerleştirin ve 10-15 dakika bekletin. Birkaç kere işlemi tekrarlayın.

3-Göz altı morluklarından kurtulmak için çiğ patatesten faydalanabilirsiniz. Patatesi rendeleyin, bez tamponların üzerine yerleştirip göz altlarına yerleştirin ve 10-15 dakika bekleyin. Sonra maskeyi dikkatli bir şekilde alıp, soğuk çayla temizleme işlemini yapın. Morluklara iyi gelen bir başka malzeme de yeşil çaydır. Demleyip pamukları ıslatın ve gözlerinizin üzerinde 10-15 dakika bekletin. Çay çok sıcak olmasın, dikkat edin.

4-Doğal güzellik kokteyli, havuç suyu, kırmızı pancar suyu, bir parça rendelenmiş kereviz, kıyılmış maydanoz yaprakları, limon dilimi. 1 bardak karışım yapılır. Malzeme miktarları isteğe göre belirlenir, maydanoz ve pancar oranı birebir olmalıdır. Sabah aç karına için. Gözler için ve yüz için çok yararlı.

Diş Gıcırdatma (Bruksizm)


Stresle diş sağlığı arasındaki olumsuz ilişkinin özünde bruksizm yani diş gıcırdatma sorunu yatmaktadir. Bruksizmin sözcük anlamı uyku sirasında disleri sikmak, gicirdatmak ve çeneyi kenetlemektir. Diş gıcırdatma kişisel bir alışkanlık degil, çözümlenmesi gereken bir sağlik sorunudur. Bu dişleri sıkmak ve çeneyi kenetlemenin süresi ve şiddeti dişlerde oluşturduğu zararı belirler. Bazen dişlerin minesini çatlatacak boyutlara varabilir. Ayni zamanda diş köklerinde kistik olusumlara, diş boylarında kısalmaya, dişlerin görünümünde ve diziliminde değişikliklere ve diş eti hastalıklarına neden olabilir. Çogu zaman kişi geceleri dişlerini gıcırdattığını fark etmezken, kimi zaman da kendi diş gıcırdatma sesi ile uyanır. Diş gıcırdatma ve sıkma sorunu kişinin üzerindeki olumsuz psikolojik etkilere bağlı olarak gündüz de yaşanabilir. Eger gündüz dişlerimizi sıkıp gıcırdatıyorsak, gece de bu davranısı sürdürdüğümüzden emin olabiliriz.

Sabah kalktığımızda dişlerimizdeki ağrı ve duyarlılık gece dişlerini gıcırdatıp gıcırdatmadığından emin olamayanlar için iyi bir ipucudur. Kimi durumlarda bruksizm baş ve çene ağrısına, çene de yorgunluk ve yutkunma güçlüğüne bile neden olabilir. Özellikle sakak ve yanak bölgesindeki kasların aşırı çalışması sonucu kas ağrıları ve baş agrısına neden olabilir.

Çene ekleminde ağrı duyan ve hatta bu ağrıyı kulağında hisseden bir çok kişi aslında gece diş gıcırdatma sorununun mağdurudur. Dişleri sıkma surasında çene eklemindeki yastıkçıklar ezilerek zedelendiğinden ağri ve işlev bozuklukları ortaya çıkar. Kişi özellikle ısırarak bir şey yemeye çaıştığında daha fazla ağrı hisseder.

Ebette bruksizmin tedavisinde neden olan stresin tedavisi son derece önemlidir. Etken ortadan kaldırıldığında sorun kendiliğinden çözümlenecektir. Ancak zaman içerisinde dişlerde kalıcı problemlere yol açmamasi için uykuda kullanılacak silikondan yapılan gece plagı diş hekimleri tarafından uygulanmaktadır. Bu arada kas gevşetici ilaçlarin da tedavide önemli bir yeri vardir.

Diş gıcırdatmanın neden olduğu saglık sorunları genellikle bruksizmin erken evrelerinde değil, ilerleyen zaman içerisinde ortaya çıkmaktadır. Bulguların ortaya çıkması hastalığın ilerlediğini ve kişinin uzun süredir bu sorunu yasadığını göstermektedir. Diş hastalıklarının tüm vücut sağlığımızı etkilediğini göz önüne alarak yakınmalarımız kalici sorunlara dönüşmeden bir diş hekimine başvurmalıyız.

Folik Asit

Bir çeşit B vitamini olan folik asit, doğum sırasında meydana gelen hataları önlemekte ve erişkinlerde oluşabilecek kalp hastalıklarını da önlemekte yardımcı olmaktadır.1998 de Amerikan Sağlık Bakanlığı'na bağlı Besin ve İlaç Müdürlüğü'nün (FDA) teklifi ile folik asit vücut için gerekli vitamin ve mineraller listesine eklenmiştir. Bu eklenmenin altında yatan asıl amaç her bin yeni doğan bebekten birini etkileyen nöral tüp kusurlarını önlemektir. Fakat mümkündür ki folik asit hayat döngüsünün diğer ucundaki insanlara da yardımcı olabilir:
Amaçlanmayan bir etki olarak yaşlı insanlarda görülebilecek kalp hastalıklarının da oranını düşürmektedir. Çünkü homosistein adı verilen potansiyel olarak zararlı olan bir amino asidin kandaki oranını düşürmektedir.

Fetal (bebeğe ait) gelişimde folik asidin rolü ...
Çalışmalar göstermiştir ki çoğunlukla öldürücü nörolojik defektlere sebep olan nöral tüp defektlerinin yüzde 50'si ila yüzde 70'i hamileliğin birinci trimestri (ilk 3 aylık dönem) döneminde günde en az 0.4 mg folik asit alınmasıyla önlenebilir. Ayrıca takviye yapılmazsa çoğu kadın bu değere yaklaşamaz.

Sağlık görevlileri açıklamışlardır ki eğer bu vitamin tahıl ürünlerine (ekmek,pasta.. vb) katılırsa , kadınlar ihtiyaç duyduklarında ihtiyaçlarından daha fazlasını alabileceklerdir. Tabii ki güvenli olarak yemeklere eklenebilecek bir folik asit oranı vardır. Yüksek oranda alınan folik asit yaşlılarda B12 vitamini yetersizliğinden kaynaklanan pernisiyöz anemi (zararlı kansızlık) adlı hastalığın ilk belirtilerini gizleyecektir. Eğer yorgunluk , halsizlik , baş dönmesi gibi ilk belirtiler bu fazlalık sebebiyle gizlenmişse ve hastalığa bir tanı konulmadıysa, pernisiyöz anemi geri dönüşü olmayan nörolojik hasarlar oluşturabilir.

Besin ve İlaç müdürlüğü yemeklere eklenecek folik asit değerine bir sınır getirmiştir. Bir kahvaltılık tahılda 0.1 mg folik asit vardır. Doğurganlık çağındaki bir çok kadın nöral tüp defektlerini önlemek için yeterince folik asit tüketmemektedir. Hamile kalabilecek her kadın en az 0.4 mg folik asit içeren vitaminler almalıdır. Folik asit takviyesi erkekler ve hamile kalmak istemeyen kadınlar tarafından da önemli olabilir. Aşağıda neden önemli olduğu açıklanmıştır.

Kalbe etkileri ...
30 yıl önce, bilim adamları ,hiperhomosisteinemi denen genetik bir defektin ,vücudun, homosistein denen amino asiti parçalama yeteneğini bozduğunu keşfettiler. Bu defektif geni taşıyan kişilerde söz konusu amino asit normal kişilerdekine göre 40 kat daha fazla yapılır. Yüksek seviyedeki homosistein kan damarlarına aşırı zarar vererek sıklıkla 15 yaş civarında ateroskleroza ve kalp krizine neden olabilir. Ancak çok şükür ki bu senaryo çok seyrek görülür (200 bin doğumda 1).

Bu geni taşıyan yada fazla miktarda homosisteine sahip kişilerde kalp hastalığı ve kalp krizi riski artar. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki tek başına yada vitamin B6 ve B12 ile birlikte kombine edilmiş halde alınan folik asit, vücuttaki homosistein miktarını belirgin ölçüde düşürebilmektedir.

Buradaki anahtar soru şudur; folik asit ve B vitamini alarak vücuttaki homosistein seviyesini düşürmek kardiyovasküler hastalık riskini azaltır mı?
Henüz bunun cevabını bilmiyoruz. Aynı zamanda, içinde 0.4 mg folik asit bulunduran bir multivitaminin günlük olarak alınmasının doğru olacağı düşünülmektedir. Bildiğimiz şudur ki , sebze ve meyveyi daha fazla ,doymuş yağları daha az alarak ve düzenli egzersiz yaparak koroner arter hastalıklardan korunulabilir. Özellikle akrabalarında kalp hastalığı öyküsü olan ve vücudunda fazla miktarda homosistein taşıyan kişilerin daha fazla miktarda vitamin almaları gerekebilir.
İlaçlar B vitamini almanın tek yolu değildir. Folik asitten zengin besin maddelerinden bazıları aşağıdadır ;

Tavuk 100 gr da 0.38 mg
Fasulye, pişmiş 1 bardakta 0.26 mg
Şalgam, pişmiş yarım bardakta 0.17 mg
Avokado, orta boy 0.16 mg
Bamya, pişmiş yarım bardakta 0.13 mg
Kuşkonmaz, pişmiş yarım bardakta 0.13 mg
Kahvaltılık tahıl 1 bardakta 0.11 mg
Portakal suyu 1 bardakta 0.11 mg
Ispanak, pişmiş yarım bardakta 0.10 mg.

Op.Dr.Özgür LEYLEK

Prematüre Bebek


Tam zamanında doğan bebeklerin anne babalarının , bebeklerini ilk gördüklerinde bir şaşkınlık dönemi yaşamaları doğaldır. Prematüre bebeklerin anne babaları ise çoğu kez tam anlamıyla şok geçirirler. Tipik bir prematüre yaklaşık 1600 ila 1900 gram, bazısı ise çok daha düşük bir tartı ile doğar. En küçükleri bir erişkinin avucuna sığabilecek büyüklüktedir ve bilekleri elleri o denli küçüktür ki , bir evlilik yüzüğü kolayca geçirilebilir.

Prematürenin cildi şeffaftır ve arterlerle venler cilt üzerinden görülebilir. Cilt , altında yağ dokusu bulunmadığı için gevşek bir izlenim verir ve çoğu zaman lanugo denen yumuşak tüylerle kaplıdır.Bebek kucağa alındığında ya da beslendiğinde cilt rengi değişir.Kahverengi yağ dokusu bulunmadığından (bizi sıcak tutan yağ katmanı)ısısını koruma yeteneği yoktur. Prematürenin kulakları , şekil vermeğe yarayan kıkırdak dokusu henüz gelişmediğinden, düz, kıvrık ya da dalgalı bir şekilde olabilir.

Cinsiyet karakterleri çoğunlukla tam gelişmemiştir.Testisler inmemiş olabilir.Erkek çocuklarda sünnet derisi ,kız çocuklarda vajen dudaklarının iç kısmı gelişmemiş olabilir.Meme başları etrafında areola denen koyu renkli bölge bulunmayabilir. El ve ayak taban çizgileri gelişmemiş olabilir.

Henüz ne kas ne de sinir gelişimi tam olduğundan, birçok refleks (örneğin yakalama, emme, arama, irkilme) kayıp olabilir. Nefes kuvveti olmadığından, bebek çok az ağlıyor ya da hiç ağlamıyor olabilir. Prematüre apnesi şeklinde adlandırılan ,arada solunumun durduğu dönemler de bulunabilir.

Ancak prematürelik geçici bir durumdur. Preterm yenidoğanlar gerçekte doğmaları gereken kırk haftalık gestasyon yaşına geldiklerinde, boyut ve gelişimsel açıdan tipik yenidoğanlara oldukça benzerler.Yaşıtlarını gerçek anlamda yakalayabilmeleri ise çoğu bebeklerde bir yaşının sonuna doğru mümkün olabilmektedir.

Dr.Sıtkı Evrenkaya

Güzel Bir Gülüş Fark Yaratır


Eğer gülüşünüzden memnun değilseniz ve bir değişiklik yapmayı düşünüyorsanız, öncelikle nasıl bir gülüşe sahip olmak istediğinize karar verin. Sonra harekete geçin ve size en çok yakışacak gülüş için işin uzmanına danışın! Unutmayın, hayalinizdeki gülüşe sahip olmak hiç de zor değil...Estetik Diş Hekimi Çağdaş Kışlaoğlu, hayalinizdeki gülüş için bakın size nasıl bir yol haritası çizdi. Dr. Çağdaş Kışlaoğlu’na göre, güzel bir gülüş için öncelikle işin uzmanına başvurmanız gerekiyor. Doktorunuz yüz hatlarınıza ve ağız yapınıza uygun olarak çeşitli yöntemlerle size yardımcı olacaktır. Kullanılan bazı teknikler ise şöyle:

Bilgisayarda Estetik Görüntüleme Tekniği
Dr. Çağdaş Kışlaoğlu, bu teknik hakkında şunları söyledi: “Diş hekiminiz tarafından öncelikle sizin yüz ve dişlerinizin çeşitli açılardan dijital fotoğrafları çekilir. Daha sonra bu fotoğraflar özel ve bu amaçla yazılmış bir program yardımı ile hayal ettiğiniz görüntü üzerinde çalışarak size çeşitli alternatifler sunar. Bu yöntemin diğerlerine göre en büyük avantajı, size üzerinde düşünmeniz için çeşitli alternatifler sunması. Bu sistem sayesinde, yeni gülüşünüz için yapılacak işlem sonrası görünümünüzle ilgili uzun zaman alacak ve belki de sonradan hiç memnun olmayacağınız işlemlere boş yere para harcamazsınız.”

Direkt Komposit Uygulama
Dr. Çağdaş Kışlaoğlu, bu yöntemde dişlerinize doğrudan plastik bir dolgu maddesi uygulandığını ve dişlerin üzerinde bir heykeltıraş gibi çalışılarak yeniden yapılandırıldığını kaydetti. Kışlaoğlu, bu geri çıkarılabilir madde ile de bir ya da iki gün geçirerek, ailenizin, arkadaşlarınızın fikirlerini alabileceğinizi ayrıca kendi fotoğraflarınızı çekerek son kararınızı verebileceğinize dikkat çekti.

Geçici Kaplamalar
“Kaplamalarınız hazırlanırken, geçici olsa da, gerçek dişlerinize yakın bir biçimde renklendirilmiş ve normal fonksiyonlarını yerine getirebilecek şekilde üretilen kaplamalar dişlerinizin üstüne takılır. Sizi gerçekten mutlu edecek bir sonuca ulaşabilmek için bu kalıpları, üç ile altı hafta sürekli olarak kullanmanız önemli. Çünkü bu, yeni dişlerinizin son halini almadan önce bir çeşit final provası olacaktır. Böylece diş hekiminiz, sizin ağız yapınıza uygun ve rahat hissedeceğiniz şekilde düzenlemeleri yaparak son şeklini kazandırabilecektir” diyen Kışlaoğlu, her ne kadar daha sonra işlem tamamlandığında ortaya çıkacak sonuç ile aynı olmasa da, dişleriniz üzerine yerleştirilen kaplamaların size yeni gülüşünüz konusunda fikir vereceğini belirtti.

www.ailem.com

Bebeklerde Göbek Fıtığı


Anne karnındayken, göbek halkasının içerisinden geçen damarlar, anne ile çocuk arasındaki bağı oluşturur ve çocuğun büyümesi için gerekli ihtiyaçları karşılarlar. Doğumla beraber bu damarlar, kendilerini saran halkadan daha hızlı büzüşerek kapanırlar. Büzüşmüş damarlar çevresinde, henüz kapanmakta olan göbek halkasının içinde oluşan boşluktan karın içindeki bağırsakların ya da yağın girip çıkmasıyla göbekte oluşan şişliğe "göbek fıtığı" denir.

Göbek fıtığı olan bir bebekte, bebek ağladığı, öksürdüğü ya da gerindiği zaman göbek deliği çevresinden dışarı doğru şişen yumuşak bir çıkıntı vardır. Bebek ağladığı veya ıkındığı gibi hallerde dışarı doğru çıkan bu fıtığın dışarıda kalıp sorunlara neden olması pek nadir görülür.Sorun, göbek deliği çevresindeki halkayı bir araya getirememekten doğmaktadır; sonuçta, az bir miktar bağırsak göbek deliğinden dışarı kayar.

Göbek fıtığına daha çok zenci bebeklerde ve bunların düşük kilolu doğanlarında rastlanır.

Diğer fıtıkların aksine, göbek fıtığının tehlikesi çok azdır. Bu tip kitle görüntü açısından endişe yaratırsa da tıbbi açıdan problem çıkarmaz .Bebek 6 aylık olmadan önce ortaya çıkanların çoğu, bebek 1 yaşına girdiğinde yok olur. Küçük delikler birkaç ayda iyileşirken, büyük deliklerin iyileşmesi iki yıla kadar sürebilir.

Fıtık gittikçe daha büyümedikçe, çocuk 5 yaşına girene kadar zamanla iyileşmedikçe veya herhangi bir engel oluşturmadığı sürece operasyon nadiren gereklidir.'En iyi tedavi hiç tedavi etmemektir!! 'Göbek fıtıklarını ameliyatla düzeltmek basit, güvenli bir yoldur, fakat yalnızca anneyi ve babayı rahatsız eden büyük ya da büyümekte olan delikler için geçerlidir.Ancak;fıtık içeri itildiğinde içeri girmiyorsa,aniden büyümeye başladıysa,bebek ağlayınca fırlıyor ve bebekte kusmaya neden oluyorsa doktora başvurun.

Göbek düşmeden önce geçici olarak dışarı fırlayan göbeği fıtıkla karıştırmayın. Fıtık bebek ağladığında dışarı fırlar, göbek fırlamaz.

Gıdaların Sırrı Renginde

Renkler sadece yiyecekleri hoş göstermez. Her rengin bir yararı var...
Renklerine göre özel besleyicilikleri vardır. İşte renklerine göre gıdaların yararları...
Unutulmaması gereken ise, bir yiyeceğin rengi daha koyuysa daha fazla besleyici olduğu...

Kırmızı
Kırmızı renkli yiyecekler likopen bakımından zengin ve kanser riskini azaltıyor.Kırmızı renkli yiyeceklerin başında domates, karpuz, pembe greyfurt sayılabilir.

Mor
Mora yakın yiyecekler de, aynı özelliğe sahiptir. Üzüm, kırmızı şarap, böğürtlen, ahududu ve kırmızı elma bu tür yiyeceklerin başında gelir.

Portakal sarısı
Bu tür yiyecekler alfa ve beta keroten içeriyor, kanserin yayılmasını önyeici ve hücreleri yenileyici... Havuç, mango, kış meyveleri ve tatlı patates.

Sarı ve portakal sarısı
Bu tür yiyecekler başta C vitamini olmak üzere hücreleri koruyor ve beta-kriptoksin gibi bir çok bağışıklıkla ilgili mineraller içeriyor. Portakal, yeşil fasulye ve avakado bu grupta anılıyor.

Sarı ve Yeşil
Bu tür yiyecekler lutein, keraten içeriyor ve göz sağlığı için yararlı. Ispanak ve diğer yeşil sebzeler, taze mısır, yeşil fasulye, taze baklagiller ve avakado bu tür yiyeceklere örnek.

Yeşil
Yeşil renkli yiyecekler ise, genlerin bozulmasını engelliyor, kemik kanserine ve diğer kanserlere karşı önleyici özellik taşıyor. Brokoli, brüksel lahanası, karnıbahar, lahana bu tür besinlerin başında geliyor.

Beyaz / Yeşil
Bu tür yiyecekler hücrelerin ince zarını koruyor. Soğan, sarımsak, kereviz, armut, beyaz şarap bu grupta yer alıyor.


Zihinsel Engeli Olan Çocukların Eğitimi


Aile bireyleri olarak zihinsel yetersizliği olan çocukların eğitiminde bilmeniz ve dikkat etmeniz gereken noktalar şunlardır:
1. Herşeyden önce çocuğumuzu kabul edin. Onu olduğu gibi kabul etmeniz yapacağınız çalışmalarda size en büyük yardımcıdır.
2. Çocuğun her türlü gelişimi için gereken ilgi ve şefkatinizi ona sürekli gösterin.
3. Çocuğun sokağa çıkmasına, oyun oynamasına, arkadaşlık kurmasına yardımcı olun.
4. Çocuğunuzun hastalıklardan korunması toplum tarafından benimsenmesi için özellikle el, saç, yüz, beden, giysi temizliğine dikkat edin.
5. Çocuğunuza aşırı derecede korumacı davranmayın.
6. Kendine güvenmesini sağlayın. Gelişim durumuna ve cinsiyetine uygun sorumluluklar verin ve yapmasını bekleyin. Yaptığında taktir edin. Sizler anne-baba olarak her zaman yanında olamayabilirsiniz.
7. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçları yanında duygusal, sosyal, kültürel ihtiyaçları da karşılanmalıdır.
8. Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamayın. Normal çocuklarınızı yetiştirirken yaptığınız uygulamaları, davranışları bu çocuğunuzda uzun süreli, daha sabırla uygulamak zorundasınız.
9. Çocuğunuzu sevme, beğenilme, övgü gibi gereksinimleri olduğunu unutmayın. Başarılı olduğu işler için ödüllendirin.
10. Öğrenilecek her şeyin tekrarlar ile alışkanlık haline getirilmesine, herşeyin açık ve kolay anlaşılacak şekilde verilmesine dikkat edin.
11. Çocuğunuzun eğitimine erken yaşta başlayın.
12. Öğreteceğiniz işin yada konunun tamamını birden öğretmeyin. Parça parça tekrarlar ile öğretmeye çalışın. Örneğin; sabah temizliği için önce el yıkamayı, sonra diş fırçalamayı, sonra da saç taramayı öğretin.
13. Öğrettiklerinizi sık sık tekrarlayın. Öğrenemediğini görünce ısrar etmeyin fakat aradan zaman geçtikten sora sabırla aynı işlemleri yapmaya ve yaptırmaya çalışın.

Evde Yapılacak Eğitim Çalışmaları
A) Konuşma Durumu ile İlgili Çalışmalar:
1. Konuşmalarda işarete yer vermeyin.
2. Çocuğunuzun uydurduğu sözcükleri kullanmayın. Doğrusunu öğretmeye çalışın.
3. Çocuğunuzun yakınındaki ve en çok kullanılan eşyalarının adını doğru söylemesini öğretin. Tren, araba, hayvan seslerini tanıtın.
4. Sözcüklerin söylenişindeki hataları çocuğu telaşa düşürmeden ve tedirgin etmeden düzeltin. Doğru söylemeye başladıkça onu sözle ödüllendirin.
5. Yaşına uygun öykü ve masalları anlatın.
6. Konuşma taklitle öğrenildiğinden onunla göz kontağı kurarak, düzgün konuşun.

B) Sayı Kavramını Geliştirme Çalışmaları:
1. Öncelikle söyleneni anlama ve yapma gibi alışkanlıklar kazandırılmalıdır. Örneğin; 1 kalemi ver”, “kapıyı aç” gibi.
2. Daha sonra “bu kadar ver” emri ile ileri aşamaya geçilir. Çocuğunuz istenilen sayıda eşyayı seçip verecek duruma gelebilmelidir.
3. Bu çalışmalar, önce 1 (bir) sayı kavramının kazandırılması ile başlamalı, daha sonra 2’ye 3’e geçilmelidir.
4. Önce renk kavramını verin. “Bana kırmızı düğmeyi ver” şeklinde. Sonrada sayı ile birlikte renk kavramını verin. “İki tane kırmızı düğme ver” şeklinde.
5. Ara sıra 1 (bir) üzerinde çalışmanın arkasından 2 tane isteyerek dikkatinin gelişmesini sağlayın.

C) Renk Kavramını Geliştirme Çalışmaları:
1. İlk olarak doğrudan doğruya kırmızı renk kavramını verin.
2. Çeşitli kırmızı renkteki eşyaları göstererek kırmızı kavramını tekrar edin.
3. “Kırmızı kalemi ver”, “kırmızı düğmeyi al” gibi emirlerle karışık renklerin arasından kırmızıyı seçmesini öğretin.
4. Daha sonra mavi renk kavramını verin.
5. Her iki rengi de öğrendiğinde “mavi kalemi masaya koy”, “kırmızı kutuyu bana ver” gibi emirlerle mavi ve kırmızıyı beraber çalıştırın.
6. Öğrettiğiniz renkten kağıtlarla kesip yapıştırma, el işi alıştırmaları yaptırın, kırmızı ve mavi renkte kalemlerle boyatın, günlük yaşantınızda renklere dikkatini çekin.
7. Çeşitli nesnelerden (kalem, iplik, düğme gibi) aynı renk olanlarını eşlemesini isteyin. Başaramazsa siz yapın, sonra bozup tekrar ondan isteyin.

D) Resimler Üzerine Konuşma Çalışmaları:
1. Renkli resimler üzerinde “bu resimde neler var” diyerek çocuğu gördüklerini söylemeye teşvik edin.
2. Resim üzerinde eşya, hayvan vb. ayrıntılara girip, adlandırmasını isteyin.
3. Resimler üzerinde “ daha ne var” sorusuyla serbest konuşmasına izin verin.
4. Resimlerde sık sık rastlanılan nesneleri çeşitli kartonlara yapıştırarak bir çalışma defteri oluşturun. 5. Bu defter üzerinde konuşmaları sürdürün.

E) Evdeki Eşyaların Tanıtılması Çalışmaları:
1. Eşyanın adı üzerinde durarak, bilmediği yada öğrenmediği eşyaları aralıklı olarak sorun.
2. Birden fazla eşyanın adını aynı anda öğretmekten kaçının.
3. Öğrendiği eşya adları ile basit emirleri yerine getirmesini sağlayın. “Sandalyenin üzerine otur” gibi.

F) El ve Beden Hareketleri Çalışmaları:
1. Ucu sivri olmayan küçük kağıt makası ile kesme işlemi yaptırın.
2. Hamur veya çamur ile çalışın. Avuç içerisindeki yuvarlak yapmasını öğretin.
3. Gazete, kağıt parçalarından avuç içinde top yapıp oynamasını sağlayın.
4. Delikli boncukları ipe dizmesini isteyin. Zamanla sizin belli bir sıraya dizdiğiniz boncukları aynı sıraya dizmesini öğretin.
5. Kalemle önceleri gelişigüzel karalama, sonradan belirli şekilleri çizebilmesi için alıştırmalar yapın. Önce daire, sonra kare ve üçgen çizdirin.
6. Belirli resimleri, şekilleri (ör: Üçgen, kare, artı vb.) kağıttan makasla kesip çıkarmasını öğretin kesilen şekillerin yapıştırılması için çalışmalar yaptırın.
7. Aynı resimleri eşlemesini öğretin.
8. El- göz koordinasyonu için amaçlı resim boyama çalışması yaptırın, çekiçle çivi çaktırın. Ayrıca makasla çizgi üzerinden kesmesini öğretin.

G) Sosyal Gelişim Çalışmaları:
1. Çocuğu arkadaş edinebileceği yerlere götürün, arkadaşlık kurup oynamasına yardımcı olun.
2. Çarşı, Pazar gibi toplu yerlere götürerek dış çevre ile ilişki kurmasını sağlayın.
3. Çalışmalarınızda sabırlı, güleryüzlü, sevecen bir tutum takınmayı unutmayın.
Ona güven verip bazı etkinlikleri başarabileceğine inanmasını sağlayın.

Kaynak:http://www.kisiselbasari.com

26 Ekim 2007 Cuma

Ses Kısıklığı

Ses kısıklığı, genellikle sesin azalması veya hiç çıkmaması olarak algılanır. Ancak her türlü normalden farklı ses oluşumuna ses kısıklığı denir ve bu durum bazı ciddi hastalıkların habercisi de olabilir.

Sesteki çatallaşmalar, titreşimler, boğuk ses ve diğer tüm ses değişikliğine ses kısıklığı denir. Gırtlaktan daha aşağı seviyelerdeki rahatsızlıklar sesin cılız ve zayıf çıkmasına neden olurken, gırtlağın kendisi ile ilgili hastalıklarda sert, tırmalayıcı ve kısık ses oluşumuna neden olur. Ağız boşluğu ve dil hastalıklarının ise sesin, “ağızda sıcak patates varmışçasına” çıkmasına sebep olduğunu söyleyen Etiler Memorial Polikliniği Kulak Burun Boğaz Bölümü’nden Op. Dr. Haldun Şan, “Ses Kısıklığının hastalıklarla ilişkisi” hakkında merak edilen sorulara cevap verdi.

SES KISIKLIĞI” NEDEN OLUŞUR?
Ses kısıklığı oluşturan pek çok sebep vardır. Bunlar arasında çok basit ve kendiliğinden iyileşebilecek sebepler olduğu gibi ciddi ve tedavisinin büyük ameliyatlar gerektirdiği hastalıklar da olabilir.

Ses kısıklığına sebep olabilecek hastalıklar arasında şunlar sayılabilir:
-Larenjit (Gırtlak iltihabı)
-Ses tellerinde nodül, kist veya polip gibi iyi huylu kitleler
-Akciğer hastalıkları
-Ses teli hareketini sağlayan sinirlerin felci
-Alerji veya iltihaplara bağlı geniz akıntısı
-Mideden yukarı doğru asit kaçağının olması (reflü) ve şiddetli kusmalar
-Gırtlak ve çevresindeki dokuların tümörleri
-Ses telleri çevresine gelen darbeler
-Psikolojik sebepler
-Şeker hastalığı veya sinir sistemi hastalıkları gibi vücudun diğer bölgeleriyle birlikte ses telini de tutan hastalıklar -Sigara, duman ve kimyasal gazlar gibi tahriş edici maddelere maruz kalmak
-Yanlış ses kullanımları(bağırma, çığlık, şiddetli ağlama ve öfke durumları)
-Birtakım cerrahi travmalar(gırtlağa yada üst solunum yoluna yönelik yada genel anestezi için solunum yoluna tüp(entübasyon tüpü) yerleştirilmesine bağlı olarak.

NE ZAMAN DOKTORA GİDİLMELİ?
Doğrusu ses kısıklığı olur olmaz doktora gitmektir. Ancak ülkemizde bu pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle genelde 1-2 haftadan daha fazla süren ses kısıklıklarında mutlaka doktora gidilmesini öneriyoruz. Ses kısıklığı ile beraber nefes alma zorluğu, ağızdan kan gelmesi, yutma zorluğu veya boyunda kitle (şişlik) gibi şikayetler de varsa bir Kulak Burun Boğaz uzmanına başvurmak için daha acele etmek gerekir.

Spor ve Egzersizin Hamile Kadınlara Faydaları


* Gebelikte egzersiz doğumu kısaltıp kolaylaştırdığı gibi, bebeğin sağlığı için de yararlıdır.

* Doğum sancılarını küçümsenmeyecek biçimde azaltır

* Sağlığa olduğu kadar güzelliğe de hizmet eder. Kan dolaşımını düzenleyerek cildin beslenmesini sağlar, duruşu düzeltir, vücudunuzu tanımanızı öğretir ve dolayısıyla korkuyu kaldırarak, insanın kendine güvenini sağlar.

Egzersiz Sırasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

* Egzersizleri yorucu bir duruma getirmeyiniz. Amacımız sizi yormak değil, tersine, canlanmanızı sağlamaktır.

* Bu iş için iyi havalandırılmış, sıcak bir odaya, kendinizi kontrol edebileceğiniz büyükçe bir aynaya, altınıza sereceğiniz temiz bir örtüye ve de tabureye ihtiyacınız olacaktır. Üzerinizde sözgelişi ince bir sutyenle külot veya ince bir pijama gibi çok hafif çamaşırlar olmalıdır.

* Egzersize başlamadan önce idrarınızı yapınız.

* Egzersiz saatinizi, kapı zil ya da telefon vb. şeylerle rahatsız edilmeyeceğiniz bir zamana rastlatın. Egzersizden sonra dinlenmenize ise gerek yoktur.

* Düzenli ve sistemli bir şekilde çalışmanız çok önemlidir. İlk zamanlar her hareketi 2-3 defa ve 5-10 dakikalık süreyle, sonraları günde 15-20 dakikaya kadar olmak üzere yapınız. Egzersize birkaç gün ara verdikten sonra bu kaybı karşılamak için bir saat bile çalışsanız, bir şey elde edemezsiniz.

* Çalışan ve işlerin çokluğundan ötürü bu gibi işlere vakit ayıramadıklarını söyleyen anneler, çalışma sırasında, büroya giderken ve hatta dinlenirken de aşağıda gösterilen hareketlerden birçoğunu yapabilirler.

* Herhangi bir ağrı anında hemen egzersizi bırakın

* Gebeliğin özellikle son döneminde kesinlikle sırtüstü düz yatmayın.


Gebelik Egzersizlerine Başlarken

Bu özel egzersizlerde ilk öğrenmeniz gereken temel duruş:

* baş dimdik tutulacak

* boyun gergin

* omuzlar düz

* sırtınız eğilmesin

* karnınızı gerin

* dizlerinizi bükmeyin

* ayaklarınız paralel dursun


Kalça Kaslarını Güçlendirici Egzersizler

1. Sırtınızı biraz geri verin ve karnınızı dışarı çıkarın. Sonra kaslarınızı gererek kalçanızı doğrultun. Bu sırada karın kasları da olabildiğince gergin tutulmalıdır.

2. Kalçalarınızı bir sağ, bir sol olmak üzere yukarı doğru çekin, bu arada belden yukarınızın dümdüz kalmasına dikkat edin.

3. Bir ayağınızı yana doğru kaldırarak daireler çevirin. Sonra öteki ayağınıza geçerek bir kaç defa aynı hareketi tekrarlayın. Bunda da dikkat edeceğiniz nokta, vücudunuzun üst kısmının hareketsiz kalmasıdır.

4. Bir ayağınızı öne doğru kaldlrabildiğiniz kadar kaldırın, sonra arkaya doğru sallayın. Sallama sırasında bacaklar bükülmelidir. Öbür bacakla da hareketi tekrarlayın.

Kaynak:mutlu kadın.gen.tr

25 Ekim 2007 Perşembe

Amniyosentez

Amniyosentez, anne karnından ince ve uzun bir iğne yardımıyla amniyon sıvısının alınması işlemidir. Genellikle 16-22. gebelik haftaları arasında riskli gebeliklerde yapılır. Tecrübeli ellerle yapıldığında oldukça ağrısız ve bebek için riskleri azdır.
Alınan sıvıda bebeğe ait dökülen canlı hücreler vardır. Bu hücreler özel bir kültür ortamında 18-20 gün içinde bekletilerek üretilir. Üretilen hücreler belli bir safhada toplanılarak kromozomları ayrıştırılır ve mikroskop altında görüntülenerek kromozomlar analiz edilir.

Kromozom analizinde görüntülenen hücreler direkt bebeğe ait olduğu için bebeğin kromozom yayılımını gösterir. Bu şekilde bebeğe ait kromozomlarda olan problemler rahatlıkla görülebilir ve aynı zamanda sex (cinsiyet) kromozomlarının incelenmesiyle bebeğin cinsiyeti de ortaya çıkar. (Ancak yasa gereği ülkemizde amniyosentez sonrası cinsiyet tanımı yapılmamaktadır.)

Karından bir ince iğneyle ultrason eşliğinde amniyon kesesine girilir.
Yaklaşık 20 cc amniyon sıvısı enjektör ile aspire edilerek genetik laboratuara gönderilir.


Amniosentezin yapılma indikasyonları (Kimlere amniyosentez yapılır?)
İskelet hastalıkları veya kalp hastalıklarının tespitinde amniyosentezin önemi bulunmamaktadır. Bu tür problemlerde yapılan 2. düzey ultrasonlar önemli yer tutar.


Amniosentezin Riskleri
% 0.5 oranında (200 de bir olasılıkla) bebeğin kaybedilme riski vardır. Ancak unutulmamalıdır ki; tüm cerrahi girişimler gibi bu riskler tecrübeli ellerde en aza indirilebilir.

Fetusun amniosentez ignesinden zarar görmesi
Fetusun enfeksiyon kapması veya iğneden hasar görmesi
Placentanın infenksiyon kapması (Plasentit)
Düşük (abort)
Erken doğum
Membran rüptürü (Suyun gelmesi)
Amniosentez sırasında sıvı kaçağı 1-2 gün sürebilir.Kan uyuşmazlığında izoimmunizasyon artabilir. Bu yüzden eğer eşler arasında bir kan uyuşmazlığı da varsa amniosentez sonrasında ilk 72 saat içinde kan uyuşmazlığı iğnesi (Anti D İmmunglobulin) yapılmalıdır.

35 üzerindeki anne yaşı (üçlü tarama testine bakılmaksızın)
Anne adayının yaşının genç olmasına rağmen (<35)>
Üçlü veya ikili tarama test sonucunun normalin üstünde olması durumunda (Genellikle 270 de bir olasılığın üstü patolojik olarak kabul edilir)
Ailede Down sendromlu birey varlığı
Gebede daha önceden Down syndromu gibi kromozomal bozuklukları taşıyan bebek doğurma öyküsünün olması
Rubella, CMV veya herpes gibi intrauterin (gebelik sırasında ortaya çıkan) infenksiyonlarin tespiti (Amniyosentez sıvısından PCR tekniği ile aktif virüs aranır)

Noral tüp defektlerinde( NTD); Alfa fetoprotein (AFP) ya da asetil kolin esteraz enzim seviyesi için
Hemofili gibi sekse bağlı geçen hastalıkların tespiti için
Eritroblastosis featalis gibi kan hastaliklarinda
Cystunria gibi bir takım enzim eksikliklerinde
Fetal akciğer olgunlaşma tayininde (genelde riskli bir gebeliğin son aylarında, doğum kararını doğru zamanda verebilmek amacıyla yapılır)
Bir takım fetal bozuklukların medikal tedavisinde
Kan uyuşmazlığındaki tablonun şiddetinin tayininde (artık tarihi bir değeri vardır) kullanılmaktadır.

Op.Dr. Süleyman ESERDAĞ

Lens Kullanımı


Lenslerinizi takmadan önce mutlaka ellerinizi yıkayıp kurulayınız. Lenslerinizi karıştırmamak için, önce sağ lensi uygulamayı bir alışkanlık haline getiriniz. Lensi kabından çıkarıp işaret parmağınızın üzerine yerleştiriniz. Lensin doğru yüzeyinin üstte olduğuna, dikkat ediniz.


Diğer elinizin işaret ve orta parmağı ile üst göz kapağınızı kirpikleri de bastırarak yukarıya kaldırınız. Aynada gözünüze doğru bakınız ve yumuşak bir hareket ile lensi gözünüze değdirdiğinizde lens yerine oturacaktır. Daha sonra göz kapağınızı yavaşça kapatıp, lensin merkezleşmesi için hafifçe kapak kenarlarına masaj yapabilirsiniz.
Lens Çıkarma
Lenslerinizi çıkarmak için yukarı bakınız ve alt göz kapağınızı aşağı doğru çekiniz. İşaret parmağınızla lense dokunarak aşağıya çekiniz. İşaret ve başparmağınızla tutarak lensi gözünüzden çıkarınız.

23 Ekim 2007 Salı

Saman Nezlesi


Burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun iltihabi reaksiyonu olan rinitlerin yaklaşık yarısı alerjiye bağlı gelişiyor ve alerjenin, nefes alma sırasında burnun iç yüzeyine yapışması ile ortaya çıkıyor.

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Oprt. Dr. Süreyya Şeneldir, rinitin burunda kaşıntı, sulanma, hapşırma, aksırma nöbetleri, damakta kaşınma, öksürük, boğaz ağrısı ve gözlerde sulanma gibi belirtiler vererek yaşam kalitesini düşürdüğünü söylüyor.

İlk dönemlerde yanlış bir isimlendirme ile ‘saman nezlesi’ olarak tanımlanan hastalığın, daha sonra polenlerle ilgili olduğu belirlenmiş ancak ‘saman nezlesi’ terimi kullanılmaya devam edilmiş. Her yaşta ortaya çıkabilen hastalık, genelde 1-20 yaş arasında görülüyor.

EN ÖNEMLİ NEDEN POLEN
Havada taşınabilecek kadar küçük ve hafif olan hayvan ve bitki proteinleri göz, burun ve boğazdaki zarlar üzerinde birikir. Polenler, mantar sporları, hayvan tüyleri ve ev tozları bu parçacıkların en sık rastlanılanlarındandır. İlkbaharın erken dönemlerinde alerjik rinite sıklıkla polenler veya çevrede yaygın olarak bulunan ağaçlar neden olur. İlkbaharın geç dönemlerinde ise polenler çayırlardan kaynaklanır. Renkli süs bitkileri nadiren alerjiye neden olurlar, çünkü polenleri havayla taşınamayacak kadar ağırdır.

MEVSİM ÖNEMLİ BİR BELİRLEYİCİ
Ağaç poleni, çayır poleni ve yabani ot polenlerine karşı alerji gelişmesi sonucunda ortaya çıkar. Şikayetler bu alerjenlerin atmosferde yoğun olduğu dönemlerde belirgindir. Hastalığın yıl içindeki süresi coğrafi bölge ve iklim ile yakından ilişkilidir. Polen mevsimi dışında hastalar genelde rahattır.

YIL BOYUNCA DEVAM EDEN ALERJİK RİNİT
Allerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikayetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı alerjik rinit şeklidir. Neden olan alerjenler ev tozu akarları, hamamböcekleri ev hayvanı alerjenleri ve mantar sporlarıdır. En önemli alerjen ev tozu akarlarıdır. Hastanın yaşadığı ortamda sürekli olarak akar alerjenlerine maruz kalması şikayetlerinin yılboyu devam etmesine neden olur. Hamamböcekleri de önemli bir ev içi alerjen kaynağıdır.

ALERJEN UYARANLARLA TEMASIN KESİLMESİ
Alerjik rinit tedavisinde temel yöntem tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi alerjenden korunmaktır. Polen alerjisinde bu pek kolay değildir ve tam olarak gerçekleştirilemez.

Polenden korunmak için alınacak önlemler;
Polenlerin en fazla uçuştuğu sabahları saat 05.00 ile 10.00 arası açık havaya çıkmayın. Ancak ağız ve burnu kapatan maskelerle çıkabilirsiniz.

Polen zamanı açık havada spor yapmayın , saçlar tozu tutar. Bu nedenle her akşam saçlarınızı yıkayıp duş alın. Böylece üzerinizdeki tozlardan arınabilirsiniz.

Çocuklar sokaktan geldiği zaman üstlerini hemen değiştirmelerini sağlayın.

Arabada giderken camları açmayın.

Hava değişimi için klimadan yararlanın.

Tatil için deniz kenarını tercih edin.

Dışarıda gözlük ve şapka kullanın.

Gözlükleri her gün akar suyun altında yıkayın.

Alerjiye karşı doktora başvurun.

Çim biçmekten kaçının ya da maske takıp yapın.

TEDAVİ YÖNTEMLERİ
Kulak-Burun-Boğaz uzmanınız tarafından yapılacak dikkatli bir muayane sonucunda doktorunuz şikayetlerinize herhangi bir enfeksiyonun veya yapısal bir bozukluğun yol açıp açmadığına ve bunlara yönelik uygun tedaviye karar verir. Alerjenlerle temasın kesilmeye çalışılmasına ve ilaç tedavisine rağmen şikayetlerin iki yılı aşkın bir zamandır devam etmesi durumunda aşı uygulanır. Altta yatan ya da sonradan gelişen aşırı büyümüş burun etlerine ya da poliplerine yönelik olarak da cerrahi müdahale yapılır.

Hamilelikde Bitkiler

Adaçayı, bazı annelerde bebeği emzirdikten sonra sütün akmaya devam ettiği hallerde göğüs ucuna aynı merhemden bir miktar sürülerek sütün kesilmesi sağlanır.

Anasondan elde edilen yağ hormonları düzenler, anne sütünü çoğaltır.

Frenk maydonozunun ezilerek yapılan merhem loğosa kadınların göğüslerindeki durmayan süt akıntısını ve iltihapları tedavi eder.

Kimyon anne sütünü çoğaltır, balgam ve ter söktürür.

Nohut emzikli kadınların sütünü arttırır.

Yenidoğan Bebeklere Bakım Kılavuzu



Yeni doğan döneminde doğru bakım bebeğin genel sağlığı üzerinde önemli etkileri olan bir süreç. Bu sebepten yeni anne – baba olanlar ciddi bir endişe yaşıyorlar. Bu bölümde yeni doğan bebeğin bakımında dikkat edilmesi gereken noktaları bulabilirsiniz.

Cilt Bakımı
Bebeğin en büyük organı cildi olduğundan cilt bakımı ve hijyen konusunda annelere önemli iş düşer. Yenidoğan bebeklerin cildi çok hassas ve incedir. Kolayca zedelenebilir.Cilt bütünlüğünün bozulması bebek için enfeksiyon riski oluşturur.Özellikle doğumu takip eden günler içinde bebek cildi kuru, kabuksu bir hal alabilir, soyulabilir. Bu dönemde nemlendirici bebe yağı veya losyonların kullanımı uygun olur. Bebe yağları ıslak cilde sürülerek uygun nemlenme sağlayabilirler. Bebeğin cildiyle direkt temas eden giysiler pamuklu kumaşlardan seçilmeli ve temizliğinde deterjan kullanılmamalıdır.

Alt Değiştirme
Yeni doğan bir bebek günde ortalama 6 defa altını ıslatır. Bebeğinizin bezini altı ıslanır ıslanmaz değiştirin. Pişik oluşumunu engellemek için bezini sık sık değiştirmekte fayda var. Pişik olduğu takdirde uygun bir pişik kremi kullanabilirsiniz. Kız çocuklarının altını temizlerken yukarıdan aşağıya doğru silinmelidir. Sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin dışkıları sarıdan yeşile kadar çeşitlilik gösterir. Bebeğinizin ilk ayında dışkı sayısı fazladır (günde 6–8 kez). Anne sütüyle beslenen bebeklerin dışkıları da cıvık olur. Erkek bebeklerde, sünnet derisini geriye çekip temizlemeye çalışmayın.
Göbek Bakımı
Göbek kordonu kuruyup ayrılana kadar %70 alkol veya mersol solusyonu ile göbek bakımı yapılır. Kordon dokusu ağrısızdır. Göbek düştükten sonraki 1-2 gün bakıma devam edilmeli, eğer sızıntı, akıntı ya da kanama varsa doktora danışılmalıdır.

Bebeğinizin Banyosu
Banyo bebek bakımında önemli yer tutar. Sağlıklı yeni doğanlar doğdukları ortam koşullarına göre ilk 24 saat içinde yıkanabilirler. Evde her gün ya da gün aşırı yıkanabilirler. Göbek düşene kadar kaynatılıp soğutulmuş akar su altında yıkanması uygun olur. Göbek düştükten 2-3 gün sonra küvette normal banyo yapılabilir. Banyo suyu sıcaklığı vücut ısısında (36-37 derece), ortam ısısı 24-25 derece olmalıdır. Banyo öncesinde tüm eşyalar hazırlanmalı, bebeğin ısı kaybetmesi önlenmelidir. Banyo emzirmeden önce yaptırılırsa kusma açısından daha güvenli olunur. Gazlı ve huzursuz bebeklerde akşamüstü banyoları geceyi daha rahat geçirmeyi sağlayabilir. Banyoda kullanılacak şampuan ya da sabunlar doğrudan bebeğe sürülmemeli, bir sünger ya da elde köpürtülerek bebeğe aktarılmalıdır. Bu durulamayı kolaylaştırır. Banyo sonrası cildin ve özellikle kıvrım yerlerinin iyi kurulanmasına, pişik ve tahrişleri önlemek açısından dikkat edilmelidir.

Doğum Sonrası Depresyon


Bu tür depresyon durumu sadece birkaç saat veya birkaç gün sürer ve daha sonra kendiliğinden geçer. Ancak bu annelerin yaklaşık %10' unda bu üzüntülü hal daha ağır ve ciddi bir durum alır ki buna da Post-Natal Depresyon (PND) denir. PND ilk haftalarda ya da aylarda başlar; ancak ilk 12 ay içerisinde yaşanması mümkündür.
Memorial Hastanesi’nden Klinik Psikolog Aslıhan Tokgöz PND hakkında şu bilgileri verdi:
PND' nin şiddeti hafif ve kısa süreliden çok ağır ve uzun süreliye kadar değişiklik gösterir. Birçok kadın için bu durum geçici olabilirken bazı kadınlar profesyonel yardıma ihtiyaç duyabilirler. PND ilk hamilelik ve ilk doğumdan sonra daha sık görülür. Her on anneden biri PND geçirmektedir. PND' nin belirtileri şiddetine bağlıdır. Bu durumdaki kişi günlük yaşamın getirileriyle başa çıkmakta her geçen gün biraz daha zorlanabilir. Bu anneler anksiyete, korku ve umutsuzluk hissedebilirler. Bazı anneler ise panikatak geçirebilirler veya çok gergin ve alıngan olabilirler. Ayrıca iştahlarında ve uyku düzenlerinde de değişiklik olabilir. Nadir de olsa çok ağır durumlarda psikotik bozukluklar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumdaki anne günlük yaşamını sürdürmekte zorlanır, düşüncelerinde ve davranışlarında anormallikler görülebilir. Çok ağır durumlarda kendisine, bebeğine ya da başkalarına zarar verme düşüncelerine sahip olabilir. PND nun diğer belirtileri ise;


• Öz güvende azalma

• Suçluluk duygusu hissetme

• Olumsuz düşünceler

• Hayatın anlamını yitirme

• Zorluklarla başa çıkamama hissi

• Sinirlilik ve ağlamaklı olma

• Uyumakta zorlanma

• Cinsel isteksizlik

• İştah bozukluğu

• Konsantrasyon bozukluğu ve unutkanlık.

PND' ye sebep olan faktörler tam olarak bilinmemekle birlikte yapılan araştırmalar fiziksel, duygusal ve sosyal değişimlerin rol oynadığını göstermektedir. Fiziksel değişiklikler: En kolay doğum bile bir kadın vücudu için çok ağır bir olaydır. Ayrıca hamilelik hormanlarının birden düşmesi beyindeki kimyasal maddelerin düzenini etkiler. Bunlara ek olarak düzensiz ve yetersiz uyku ve fiziksel yorgunluk da depresyonun oluşmasına neden olur.

Duygusal değişiklikler: 'Annelik' rolüne alışmak zordur. Yeni anne bebekle sürekli olarak ilgilenmek ve tüm ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bu ilişki yapısal olarak eşiyle kurmuş olduğu ilişkiden çok farklıdır. Buna ek olarak bağımsızlığını yitirir. Bu tür değişiklikler en iyi zamanlarda bile zorlukla karşılanabilinir ki doğum sonrasında fiziksel olarak kendisini yenilemeye çalışan ve uykusuz kalan anne için çok daha zordur.
Sosyal değişiklikler: Arkadaşlarıyla eski sıklıkta görüşmekte zorlanabilir ve bu durumdan dolayı yalnızlık hissi yaşayabilir. Çalışan kadın ise yine iş ortamından ve iş arkadaşlarından ayrılmıştır ve kendisini boşlukta hissedebilir. Ayrıca bir maaşla geçinmekte zorluk yaşanabilir. PND geçiren bir anne kendisini çevresindeki herkesten soyutlayabilir hatta bebeğinden bile uzak durabilir. Bu durum depresyonun belirtilerindendir, kadının "kötü anne" olduğunu göstermez.

Bazı kişiler "anne ile çocuk arasındaki duygusal bağ doğumdan hemen sonra oluşmalı yoksa bir daha hiç oluşmaz" diye düşünür. Bu kesinlikle doğru değildir. Anne ile çocuk arasındaki duygusal bağ devam eden bir süreçtir. Depresyon ortadan kalktığında annelik duyguları yaşanır ve anne çocuğuna bağlanır. Bu süre içerisinde ailesinin ve arkadaşlarının yardımına ihtiyaç duyabilir. Aileden ve arkadaşlardan gelecek olan her türlü yardım annenin bu dönemi daha çabuk ve kolay atlatmasına katkıda bulunur. Özellikle de eşin anlayışlı ve paylaşımcı olması durumun daha hafif geçmesini sağlar. Duygu ve düşüncelerini yakınlarıyla paylaşmak da önemli rol oynar. Ayrıca profesyonel yardıma da ihtiyaç duyabilir. PND' nin ağır olduğu durumlarda hekim kontrolünde antidepresan ilaçlar alınabilir. Unutulmaması gereken şey PND kalıcı değildir. Zamanla kendiliğinden yok olabileceği gibi bazı durumlarda tedavi gerekebilir. PND na yakalanmak bizim elimizde değildir; ama yardım almak ve yardımcı olmak bizim elimizdedir.

21 Ekim 2007 Pazar

Elma, Astıma İyi Geliyor


Hamile kadınların, yeterince güneş ışığı almaları halinde daha çok elma yiyerek bebeklerinin astım olma riskini düşürebildiği ortaya çıktı. Avrupalı araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre elma yemek ve astım arasında bağlantı olduğu belirlendi. Elma tüketimi ile astım riskinin azalması arasındaki bağlantı, iki bin hamile kadın ve bin 250 çocuk üzerinde beş yıl boyunca yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıktı.

İncelenen çocukların yüzde 11'ine astım teşhisi konulurken yüzde 13'ünde de hırıltılı nefes alma problemine rastlandı.

İncelemeler sonucunda haftada en az dört elma yiyen hamile bayanların çocuklarında astım riskinin diğerlerine nazaran yüzde 53 oranında, nefes problemleri riskinin de yüzde 37 oranında düştüğü ortaya çıktı. Uzmanlar, özellikle elmanın kabuğunun soyulmadan yenmesini ve vücuttaki insülin değerlerini artıracağından dolayı aşırı miktarda elma tüketiminden de kaçınılması gerektiğini belirtiyor.

Hamilelikde HELP SENDROMU'na Dikkat


Uzmanlar özellikle gebeliğin son 3 ayındaki bulanık ve sisli görme gibi şikayetlerin 'Help Sendromu'nun belirtisi olabileceğini söylüyor.

Uzmanlar özellikle gebeliğin son 3 ayındaki bulanık ve sisli görme gibi şikayetlerin 'Help Sendromu'nun belirtisi olabileceğini söylüyor.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim Erbağcı, Help Sendromu'nun genellikle gebeliğin son 3 ayında ortaya çıktığını, hastalığın kansızlık, karaciğer fonksiyonlarında bozulma ve kandaki pıhtılaştırıcı hücrelerin hızlı bir şekilde azalmasıyla kendini gösterdiğini ifade edtti.

BULANTI VE KUSMA
Nedeni henüz tam olarak tespit edilmeyen sendrom, halsizlik, bulantı, kusma gibi sorunlarla kendisini gösteriyor. Özellikle gebeliğin son 3 ayındaki bulanık ve sisli görme şikayetleri de Help Sendromu'nun belirtilerinden. Hamileliğinin son aylarındaki kadınların bazen sendromun belirtilerinin hafif olması nedeniyle sorunu tam olarak kavrayamadığını dile getiren Erbağcı, 'Hamileliğin son 3 ayında bulantı ve kusma şikayetleriyle birlikte görme sorunu yaşayan kadınların mutlaka bir göz doktoruna başvurması gerekli' dedi.

Hangi Öksürük Ne Anlama Geliyor?


Akciğerlerin dışarıdan gelen kimyasal, mekanik ya da ısı farklılığı oluşturan etkenlere karşı geliştirdiği bir refleks olan öksürük, meydana geliş şekliyle çeşitli anlamlar taşıyor:

Akciğerlerin dışarıdan gelen kimyasal, mekanik ya da ısı farklılığı oluşturan etkenlere karşı geliştirdiği bir refleks olan öksürük, meydana geliş şekliyle çeşitli anlamlar taşıyor..
Öksürüğü bir anlamda yabancı uyaranlara karşı vücudun geliştirdiği savunma mekanizması olarak değerlendirmek mümkündür. Peki, hangi öksürük ne anlama geliyor. Göğüs hastalıkları uzmanı Dr. Çiğdem Serttürk, öksürük şekillerini ve anlamlarını anlattı:

“Pek çok anlamı var”
“Sağlıklı bir insan nefes borusunun ‘yabancı’ olarak tanımladığı bazı yemekleri ve maddeleri dışarı atmak için öksürür. Dışarıdan gelen egzoz kokusu ya da keskin bir deterjan kokusu da öksürük nedenidir…
Vücudun savunma mekanizmaları arasında yer alan öksürük ayrıca bronşların içinde oluşan ve balgam adı verilen sekresyonların da dışarıya atılmasını sağlar.
Bu doğal mekanizmalar dışında bazı hastalıkların habercisi olarak da karşımıza çıkabilen öksürük, uzaması durumunda kişinin performansını düşürür.
Altta yatan enfeksiyon var ise havada asılı kalan damlacıklar yolu ile başkalarına hastalığın yayılmasına neden olur (Örneğin;verem, zatürree gibi). Ani oluşan öksürükler ise astım krizinin gelişini ifade edebilir.

“Ciğerlerden başlamıyor”
Öksürük sadece akciğerlerden değil; kulak zarı, burun, sinüsler akciğer zarı, mide ve diafragmadan da başlayabilmektedir. Bronşit, larenjit, çocuklarda çok sık görülen bronşiolit, soğuk algınlığı, aşırı sigara, polenler ve ev tozları(mite) en sık öksürük yapan hastalık ve etkenlerdir…
Öksürük şekli, sıklığı, gelişimi sıkı takip edilmelidir. Eğer kişi hafif halsizlik ve kuru öksürükten şikayet ediyorsa, bu bize basit üst solunum yolu enfeksiyonunu hatırlatır. Öksürük balgamlı ve sık oluyorsa, buna ateş ekleniyorsa zatürreenin habercisi olabilir. Öksürdükten sonra dışarıya çıkartılan sekresyonun rengi hastalık değerlendirmede doktor kadar hasta ve yakını için de önemlidir.
Balgam rengi beyazdan sarı ve yeşile dönüyor ise olay ağırlaşıyor anlamına gelir. Yine öksürük ani gelişiyor ise çocuklarda enfeksiyon ve boğaza yabancı cisim kaçması düşünülebilir (fındığın soluk borusuna kaçması gibi). Erişkinlerde ise kötü kimyasal gazların solunmasına bağlı öksürük düşünülebilir.

“Tedavisi çoğu zaman basit”
Öksürüklerin büyük kısmı basit şikayete yönelik ilaçlarla tedavi edilirler. Daha az bir kısmı ise derinleşir ve dolu hal alır, antibiyotik tedavisine ihtiyaç gösterir. Astıma bağlı öksürükler antibiyotik tedavisine cevap vermezler…
Bu hastalarda inhalerler(fısfıs)ve alerji ilaçları kullanılır. Alerjili insanların dörtte birinde reflü vardır. Mutlaka endoskopi yapılıp antiasit tedavisi uygulanmalıdır. Reflü tespit edilip tedaviye rağmen gece öksürükleri olan kişiler akşam yemeklerini az ve erken yemelidirler.
Bu kişiler mutlaka yüksek yastıkla yatmalıdırlar. Kalp yetmezliği nedeni ile tedavi gören hastalar ise gece öksürükleri varsa bunu mutlaka doktorlarına anlatmalıdırlar. Bu öksürükler tedavi yetersizliğinin ya da hastalığın ağırlaştığının ifadesi olabilir...

Romatizma

Romatizma nedir?
Romatizma; haftalarca bazen aylarca süren ve orijinin bakteriden geldiği sanılan özel bir hastalıktır. Ayrıca, kalp, deri, ciğerler ve sinir sistemi gibi vücudun birçok doku ve organlarında tahrik edici etkileri de olabilir.Hastalık genellikle beş ile on beş yaşlan arasında çocuklarda görülmekte ise de, her yaşta olabilir. Romatizma birkaç yıl süreyle tekerrür etme eğilimindedir.

Romatizmanın sebebi nedir?
Romatizmanın asıl nedeni ve nasıl geldiği henüz kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, streptokok mikrobunun getirdiği enfeksiyonlarla yakından ilgili olduğu birçok delillerle tespit edilmiştir. Romatizma, streptokok mikrobunun getirdiği boğaz ağrısı, bademcik iltihabı, kızıl hastalığı ve başka streptokok ile gelen enfeksiyonların hemen peşinden gelmektedir. Ancak, bu hastalığın gelişmesi için kişide özel bir hassasiyetin mevcut olması gerektiği sanılmaktadır.

Romatizmada irsiyet bir rol oynar mı?
Bazı ailelerde ötekilerine oranla romatizmaya fazla rastlandığı kesin olarak tespit edilmiştir. Fakat, bunun irsiyetten mi ileri geldiği veya çevre ve hayat şartlarının mı bu hastalık üzerinde etkili olduğu bilinmemektedir. Hastanın geçmiş hayatı titiz bir kontrole tâbi tutulduğu vakit, çok vakalarda bu kişinin geçmiş yıllarda romatizma çektiği anlaşılacaktır. Ancak, yine de çok hallerde bu hastanın romatizma çekmemiş olduğu da meydana çıkacaktır. Bununla beraber kalp romatizmasının karakteristik belirtileri; hasta önceden romatizma çekmemiş bile olsa, kalp romatizması teşhisini güçleştirmeyecektir.

Romatizma eklemlere ne şekilde tesir eder?
Hastalığın had derecesinde her eklem tesir altında kalabilir. Belirtiler bir veya daha fazla eklemlerin uçlarında hafif rahatsızlıktan tahammülü zor sancıya kadar değişik olabilir. Dokunmada veya hareket halinde eklemlerde rahatsızlık ve kızarıklıklar, şişkinlikler, yangılar da görülebilir ve hissedilebilir. Genellikle tesir altında kalan diz, bilek, dirsek ve ayak bilek eklemleridir. Ancak, başka herhangi bir eklem de etkilenmiş olabilir. Romatizmanın karakteristik bir özelliği “göçebe” gibi hareket etmesidir. Hastalık bir eklemde yerleştikten sonra burada iyileşebilir ve beklenmedik başka bir eklemde yeniden kendisini gösterebilir.

Romatizma kalıcı bir eklem zedelenmesi veya sakatlığı bırakır mı?
Hayır. Akut hastalık geçtikten sonra eklemler normal hallerine dönerler ve kalıcı bir durum hasıl olmaz. Tekerrür eden romatizmalar bile bir eklemi sakat bırakmakta veya zedelememektedir.

Bu hastalıktan hangi organlar devamlı zedelenmiş kalabilir?
Hastalık süresince birçok organ etkilenebileceği doğru olmakla beraber kalp dışında bütün organlar ciddî hasardan kurtulurlar.

Etkin ve akut safhasında olan romatizmanın kalp üzerindeki etkisi ne olur?
Kalp muhtelif derecelerde etkilenebilir. Bu etkilenme o kadar hafif olabilir ki, klinik bakımından bile belli olmaz veya o kadar ciddî bir alabilir ve çabucak ölüme sürükler. Neyse ki, kalbi etkileyen akut romatizmalar nadir haller olup yeni teşhis ve tedavi metotlarının gelişmesiyle de daha az rastlanmaya başlanmıştır.

Romatizmanın kalp üzerinde sonradan gelen tesirleri ne olabilir?
Tıbbî bakımdan romatizmanın kalbe en büyük etkisi kalp kapakçıkları üzerinde olmaktadır. Bu genellikle akut bir romatizmal nöbetten yıllarca sonra kendisini göstermektedir. Ancak, kalp kapakçıklarında nöbet ilk geldiği zaman meydana gelebilecek tahrik edici yara veya bereler büyük çapta yara izi ve kabuğu geriye bırakabilir. Bu yüzden kapakçıkların biçimi bozulur, zedelenir ve görevleri tam anlamıyla yapamazlar.Akut romatizmal nöbetlerin gelişlerin sayısı ne kadar sıksa, o oranda kalp kapakçıkları zedelenmiş olur.

Romatizmanın kalp kapakçıklarını zedelediği nasıl belli olur?
Tam bir muayeneden geçmek suretiyle ve gerektiği takdirde elektrokardiyografi, fluoroskopi ve X ışınları araştırması yaptırılıp sonuçların incelenmesi yoluyla.

Kalp kapakçıklarının zedelenmesinin anlam ve önemi nedir?
a. .Daha önce de belirtildiği gibi kalp kapakçıkları kalbin muhtelif bölümleri ve çıkışları arasında yerleşmiş bulunmaktadır. Görevleri kanın bir yönde akımını sağlamak ve kan akımı sisteminde kalbin en iyi şekilde vazife görmesini temin etmektir. Kalp kapakçıklarının biçimlerinin bozulması veya zedelenmesi sonucu meydana gelecek arızalarda, bozulma veya zedelenme oranına göre, ya normal ileriye doğru kan akımını engelleyecek veya bir bölümden önde bulunan bölüme kan sızıntılarına yol açacaktır. Bu iki anormal olan zedelenmiş kapakçıkta aynı zamanda meydana gelebilecektir.Bozulan kapakçıklar yüzünden kalp görevini yapabilmek için fazla çaba sarf etmek zorunluluğunda kalmaktadır. Zamanla, kalpteki bölümler genişler ve bütün organ görevli olduğu işi yapmakta gitgide başarısız olmaya başlar.

b. Zedelenmiş kalp kapakçıkları, ilâveten gelecek bakteri enfeksiyonuna kapılmaya fazlasıyla meyillidirler. Meydana gelebilecek bu komplikasyonun sonucu “endokardit”tir. Bu çok vahim bir hastalıktır ve son zamanlara kadar, bu hastalıkta ölüm oranı çok yüksek olmuştur.

c. Kalp kapakçıklarından rahatsız olan kişiler kalbin iç zarında kan pıhtılaşması olmasına meyilli olurlar. Bu pıhtılar zamanla yerlerinden kopabilirler ve kan akımı ile vücudun muhtelif kısımlarına yönelebilirler. Böylece bu pıhtılar hayatî organlara kan akımını engelleyerek geniş çapta “amboli”ye (dokuların harap olması) yol açacaktır.

d. Romatizmal kalp kapakçıkları hastalığı olan kişilerde kalp gerilmesi (kasılma) sonucu ritminde kalbin fazla hızlı veya fazla yavaş çalışması (fibrillasyon) gelişebilecektir. Bu kalbin normal çalışmasını fazlasıyla etkileyebilecek ve kalbin çalışmasına neden olabilecektir.

Bir romatizmal nöbet kaçınılmaz surette kalbi zedeler mi?
Her zaman değil.

Zedelenmiş kalp kapakçıkları düzeltilebilir mi?
Evet. Zedelenme geniş ölçüdeyse, cerrahî müdahale tavsiye edilir. Harap olmuş kapakçıklar, cerrahî müdahaleyle alınır ve yerine iyi çalışan sunî kapakçıklar yerleştirilir.

Romatizmanın tekerrür etmesi ihtimal oranları nedir?
Bugünkü tedavi metotları yürürlüğe girmeden önce, özellikle ilk nöbet küçük çocukluk çağında gelmişse,tekerrür etme oranları yaklaşık % 75′ti. İlk nöbet daha yaşlı bir kimsede olmuşsa tekerrür etme ihtimâli oranları çok daha düşüktür. Ergin yaşta gelen ilk nöbetin tekerrürüne nadiren rastlanmaktadır.

Romatizmanın muhtemel varlığını gösterebilecek belirtiler hangileridir?
a. Nedeni belirsiz nöbet.
b. Nedeni belirsiz eklem ve adale sancıları.
c. Dirsek, elin arka kısmı, ayaklarda, dizkapaklarında, kafatası, omurga ve başka kesimlerdeki kemik teşekküllerin üzerinde belirecek yumrular (Deri, genellikle bu yumruların üzerinde kalacaktır.)
d. Kora hastalığı (St. Vitus dansı).
e. Anîden gelen ve tekerrür eden burun kanamaları.
f. Tekerrür eden karın ağrıları.

www.sifahane.net

İşitme Kayıplarında Epidemiyoloji

İşitme kaybı, toplumlarda büyük popülasyonları etkileyen, para, iş gücü kaybı ve hayat kalitesinde azalmaya neden olan majör bir sağlık problemidir. Sadece gürültü ve travmaya bağlı olarak ABD’de 10 milyon kişi kalıcı, geri dönüşsüz işitme kaybına sahiptir. İşitme kaybı artrit ve hipertansiyondan sonra en sık karşılaşılan kronik sorundur. En sık karşılaşılan işitme kaybı yaşa bağlı işitme kaybı veya presbikuzidir, bunu gürültüye bağlı işitme kayıpları takip etmektedir. İşitme kayıplarını popülasyonlara, etiolojiye veya risk faktörlerine göre incelemiş olan çok sayıda epidemiolojik çalışma bulunmamaktadır. Cruickshanks ve arkadaşları yayınladıkları bir epidemiolojik çalışmada 48-92 yaşları arasındaki işitme kaybı olan popülasyonda odyometri ve timpanometri ile işitme kayıplarını taramışlardır25. Bu çalışmaya göre verilen yaş gurubunda işitme kaybı prevalansı %45.9 olarak bildirilmiştir. İşitme kaybı prevalansı yaş arttıkça artmaktadır ve erkeklerde daha sık izlenmektedir. İşitme kaybının 18 yaş altında görülme sıklığı 17/1000 olarak bildirilmektedir. İşitme kayıplarının birçok farklı nedeninin altında yatan moleküler ve hücresel patofizyolojinin, sıklıklarının, risk faktörlerinin ve hangi popülasyonları etkilediklerinin daha iyi anlaşılması sonucunda hastalara çok daha iyi bir tedavi ve rehabilitasyon önerilebilecektir.

İşitme kayıpları birçok nedene bağlı oluşmaktadır. Bunlardan birçoğu hakkında yeterli epidemiolojik veri bulunmamaktadır. Bu yazıda bazı sık görülen işitme kayıplarının epidemioljik veriler ışığında, sıklıkları, risk faktörleri, etiolojileri ele alınmıştır. Aşağıda işitme kayıplarının etiolojileri görülmektedir.

İletim tipi işitme kaybı nedenleri:
Kondüktif işitme kaybı , dış kulak kanalının ağzı ile kokleanın tüylü hücreleri arasında yer alan, temelde işitsel uyaranın koklear reseptör hücrelere iletiminin engellenmesidir.
Dış kulak yolu kaynaklı patolojiler
Buşon
Yabancı cisim
Kongenital aplazi veya atrezi
Ekzositoz
Tümörler
Osteom
Kistler
Otitis eksterna
Orta kulak kaynaklı patolojiler
Akut otitis media ve efüzyonlu otitis media
Kronik otitis media ve kolesteatoma
Timpanoskleroz
Orta kulak travması
Kemik zincir anomalileri
Otoskleroz
Tümörler
Geçirilmiş orta kulak operasyonları


Sensörinöral işitme kaybı nedenleri:
Sensorinöral işitme kaybı ya kokleanın sensoryal uç organdaki ya da merkezi sinir sistemine uzanan nöral iletim yolundaki defektlere bağlıdır. Bu defekt, ya iç kulak duyu organının akustik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmesi veya nöral impulsların merkeze iletimi sürecinde ortaya çıkar.
Presbiakuzi
Gürültüye bağlı işitme kaybı
Ototoksisite
Ani idyopatik işitme kaybı
Otoimmün iç kulak hastalığı
Meniere hastalığı
Kongenital sensörinöral işitme kayıpları
Travma
Sifiliz
Menenjit
Multiple skleroz
Migren
Diabetes Mellitus
Paget Hastalığı
İletim tipi işitme kayıpları
Dış kulak kaynaklı patolojiler


Buşon: Muhtemelen en sık görülen iletim tipi işitme kaybı sebebidir. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından bir okulda yapılan kulak muayene bulgularında kulak kiri en yaygın patoloji olarak görülmüştür ( Çocukların % 39,4 ünde tesbit edilmiştir )45.
Yabancı Cisim: Daha çok çocuklarda ve dış kulak yolunda görülebilmekle birlikte, litaratürde orta kulakta görüntülenebilen yabancı cisim yayınlarına da rastlanmaktadır46.
DKY Aplazisi ve DKY Stenozu : Embriyolojik gelişimleri göz önüne alındığında genellikle birlikte görülen bu iki deformite nadiren iç kulak deformitesi içerir. Ülkemizde M.Kebapçı ve arkadaşlarının yayınladığı ‘’ Konjenital Aural Atrezililerde HRCT bulguları konulu makalede bunu desteklemektedir47. Mikrotia %0.03 canlı doğum sıklığında görülür. Bu hastaların yarısında ilgili bir sendrom bulunmaktadır55. Daha sık olarak erkeklerde ve sağ kulakta görülmektedir.
DKY Egzostozisi : Özellikle yüzücülerde görülen DKY kanalına doğru kemik çıkıntılarının oluşması şeklinde tanımlanan bu patoloji iletim tipi işitme kaybı sebeplerindendir. Avusturalya’da 300 sörf tahtası kullanıcılarında gerçekleştirilen prevelans çalışmasında 90
erkek ve 10 bayan sörfçüde anlamlı derecede ( DKY nun 2/3 veya daha fazlasını ) tıkayacak kadar egzostoz saptanmıştır. Düzenli yüzen ( 20 yıldan fazla ) her iki erkek sörfçüden birinde ve her yedi bayan sörfçüden üçünde zamanla DKY kanalında tıkanıklığa neden olacak derecede egzostoz geliştiğide bildirilmiştir.
DKY Tümörleri : Squamöz h’li Ca , Hollanda ‘da yapılmış bir çalışmada bildirildiği üzere dış kulak yolu kanalının nadir görülen bir hastalığıdır ve 5 yıllık survey % 35 ila % 65 arasındadır50. Avusturalya’dan bildirilmiş başka bir makalede bu surveyi desteklemektedir. Burada DKY nun ve temporal kemik malignensisinin yaygın olmadığı belirtilmiş ve Prince ‘deki Wales Hastanesinde 1974 –1995 yılları arasında tedavi edilen 59 hastalık seride 5 yıllık survey %54 olarak bildirilmiştir. Genellikle bu tümörler 40-60 yaşlar arasında görülürler.
Osteomlar : Nadir benign tümörlerdendir. Genellikle tesadüfi olarak bulunur ve semptom vermez49.
Kistler: Dış kulak yolunda nadiren iletim tipi işitme kaybına neden olabilen kistlere rastlanabilir.
Otitis Externa : Tayland ‘ta yaşları 60-96 arasında değişen 980 kişilik yaşlı popülasyonda kulak hastalıkları prevelansına bakılmış ve kulak kirinden sonra (% 8) ikinci en yaygın patoloji olarak otitis externa ( % 4.3) bildirilmiştir. Bir başka çalışmada otitis eksterna sıklığı yılda 4/1000 oranında bildirilmiştir.
Orta kulak kaynaklı patolojiler:
Akut ve efüzyonlu otitis media: Kulakta en sık görülen hastalıklardan birisidir. Amerika Birleşik Devletlerinin güneyinde yapılan bir çalışmada, çalışmaya katılan çocukların %84’ünde en az bir otitis media atağı, %50’sinde 3 veya daha fazla otitis media atağı ve %25’inde 6 veya daha fazla otitis media atağı geçirdikleri görülmüştür. Büyük Boston Otitis Media çalışmasında çocukların %93’ünde en az bir Otitis media atağı, %74’ünde en az 3 veya daha fazla otitis media atağı geçirdikleri saptanmıştır. ABD’de son yıllarda prevalansın giderek artmakta olduğu görülmektedir. En yüksek prevalans ilk 2 yaşta görülmektedir ve otitis media sıklığı yaş arttıkça azalmaktadır.
Otitis media sıklığı iklimden bağımsız olarak, kalabalık ortamlarda daha fazla bulunmaya bağlı olarak kış aylarında artmaktadır.
Teele tarafından belirlenen otitis media için risk faktörleri erkek cinsiyet, erken otitis media atağı geçirmek, biberonla beslenme ve otitis media atağı geçirmiş bir akrabaya sahip olmak olarak sıralanabilir. Daha sonraları Pulander, Karma ve Sipil allerjiyi, sosyoekonomik durumu, geçirilen viral enfeksiyonları, annenin sigara içiyor olmasını ve ebeveynlerinde otitis media atakları olmasını da risk faktörleri olarak göstermişlerdir. Düşük doğum ağırlığı bir risk faktörü değildir.
Anne sütü ise sadece alındığı dönemde koruyucu bir rol oynar, bunun dışında ileri dönemler için bir koruyuculuk sağlamaz.
Akut otitis media ve Efüzyonlu otitis media için risk faktörleri birlikte çalışılmıştır. Çünkü bu iki hastalık otitis media adlı hastalığın 2 farklı dönemini simgelemektedirler. Ayrıca farklı farklı yapılan çalışmalarda bu iki hastalığın da aynı risk faktörlerine sahip olduğu gösterilmiştir.


Marmara üniversitesi Tıp Fakültesi KBB A.D. da S. İnanlı ve arkadaşlarının Üsküdar bölgesinde yaptıkları bir çalışmada okul öncesi ve okul çağındaki çocuklarda sekretuar otitis media prevelansı araştırılmıştır. Burada çalışmaya alınan 539 çocukta genel SOM prevelansı % 9 iken bu oran 3-6 yaş grubunda %13.6 / 6-9 yaş grubunda %7 olarak tesbit edilmiştir. Danimarka’da yapılan kapsamlı bir çalışmada efüzyonlu otitis media epidemiolojisi çalışılmış ve efüzyonlu otitis medianın timpanometrik inceleme ile kanıtlanan prevalansı araştırılmıştır. Sonuçlarına göre 1 yaşındaki bebeklerde Tip B veya Tip C2 timpanometrinin görülme sıklığı %24 bulunmuştur33. Bununla birlikte timpanometrilerin en sık Tip B olarak karşımıza çıktığı yaş gurubu 2-4 yaş olarak karşımıza çıkmıştır. Timoanometri ile kanıtlanan efüzyonlu otitis media prevalansı 6-7 yaşlarından sonra azalmaya başlamaktadır.
Tarihsel olarak otitis media östaki tüp fonksiyonuna bağlı bir hastalık olarak görülmektedir. Temelde östaki borusu 3 önemli fonksiyona sahiptir ve bunlar orta kulak havalanması, temizlenmesi ve enfeksiyondan korrunmasıdır. Önceki çalışmalarda akut otitis media etilojisinde tıkalı östaki borusunun enfeksiyona yatkınlık yarattığından bahsedilirken, son çalışmalarda akut otitis medianın primer olarak bakterial enfeksiyona bağlı olduğu ve östaki disfonksyonunun buna sekonder olarak ortaya çıktığından bahsedilmektedir. Akut otitis media etiolojisinde üniversal olarak aynı patojenler etken olarak görülmektedir. En sık etkeni S.pnömonia’dır ve sırasıyla H.influenza ve B.catarrhalis’e bağlı olarak görülmektedir. Efüzyonlu otitis media da ise östaki disfonksiyonu, patofizyolojinin tam merkezinde yer almaktadır. Ancak östaki disfonksiyonu primer bir problem olmaktan çok inflamatuar bir duruma sekonder olarak oluşmaktadır.
Kronik otitis media ve Kolesteatoma: KOM prevelansı İsrail de yapılan bir araştırmada 100 000 kişide 39 olarak bildirilmiştir. Hastalığın genetik yapı ve sosyoekonomik seviye ile ilişkili olduğu kabul edilir. Kolesteatomanın gerçek prevalansı bilinmemektedir. 4.2/100000 kişide kolesteatomalı kronik otitis media ve 13.8/100000 kişide kolesteatomasız kronik otitis media görülmektedir. Bazı çalışmalarda kolesteatoma’lı kronik otitis media’nın çocuklarda 3/100000, erişkinlerde ise 12.6/100000 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Kolesteatoma etiyolojisinde invajinasyon, epitelyal invazyon, bazal hücre hiperplazisi ve skuamöz metaplazi teorileri ayrı ayrı destekçiler bulmuştur. Kolesteatomasız kronik otitis media’da ise etiolojide son yıllarda biofilmler tartışılmaktadır.
Timpanoskleroz: Travmaya sekonder yada otitis media’nın bir komplikasyonu olarak ortaya çıkmaktadır. Çoğu hastada bu kalsifiye hyalin plaklar işitme kaybına neden olmaz veya çok hafif, klinik olarak önemsiz işitme kaybına neden olurlar. Timpanosklerozdaki işitme kaybının nedeni kemik zincirdeki fiksasyondur. Kronik otitis media’da timpanoskleroz insidansı %9-38 olarak bildirilmiştir. Kinney yaptığı bir çalışmada kronik otitis media nedeniyle opere edilen 1495 hastanın %20’sinde timpanoskleroz saptamıştır. Daly yayınladığı bir çalışmada, 4 yıllık takipte, 5-15 yaş arası çocukların ortalama %10’unda timpanoskleroz insidansı bildirmiştir. Hussl ve Mueller yaptıkları çalışmada timpanosklerozun kronik efüzyonlu otitis medianın sık bir komplikasyonu olduğunu bildirmişlerdir. Bu çalışmada efüzyonlu otitis media için yerleştirilen ventilasyon tüplerinden 6-8 yıl sonra kulak zarlarının %19.7’sinde timpanoskleroz saptamışlardır. Ayrıca sık tekrarlayan akut otitis media sonrasında da timpanoskleroz görüldüğünü bildirmişlerdir. Tos ve Stangerup ventilasyon tüpü takılan kulaklarda (%59), sadece miringotomi yapılan karşı kulaklara göre (%13) daha fazla timpanoskleroz saptamışlardır5. Magat ve arkadaşları timpanostomi tüpü takılan 1274 hastada yaptıkları bir çalışmada timpanoskleroz insidansını %23.6 olarak bildirmişlerdir.
Kulak travması: Kulak travmaları sonucunda iletim tipi işitme kaybı timpanik membranın perforasyonu sonucunda, künt bir travma sonrası oluşabilecek olan hemotimpanum veya ossiküler dislokasyon sonrasında görülebilir. Ayrıca temporal kemik kırıklarına bağlı oluşan iç kulak hasarında da sensörinöral işitme kaybı görülebilir. Tüm kulak travmalarına bağlı oluşan işitme kaybı etiolojisi bu başlık altında incelenmiştir. Eskiden motorlu taşıt kazalarının %75’ine kafa travması eşlik ediyordu. Son yıllarda kaskların ve emniyet kemerlerinin kullanıma girmesinden sonra bu oran azalmıştır.
Eğer travma kafa kemiklerinde kırığa yol açabilecek kadar büyükse %14-22 hastada temporal kemik fraktürü görülmektedir. Temporal kemik kırıkları için bugüne kadar yayınlanmış en büyük seride tüm temporal kemik kırıklarının %31’i motorlu taşıt kazalarına bağlıdır. Temporal kemik kırıkları genellikle erkeklerde (3:1) ve genç ve orta yaşlı erişkinlerde görülmektedir. Temporal kemik fraktürlerinin %8-29’unun bilateral olduğu rapor edilmiştir. Eskiden temporal kemik kırıkları longitudinal veya transvers olarak sınıflandırılırdı ancak çoğu fraktürün oblik veya mikst olması dolayısıyla bu klasifikasyon yerine otik kapsülü içine alan kırıklar veya almayan kırıklar olarak yeni bir klasifikasyon oluşturuldu. Eski klasifikasyona göre longitudinal kırıklar %70-90 ve transvers kırıklar %10-30 oranında görülmektedir. Yeni klasifikasyona göre kırıkların %2.5-5.8’i otik kapsülü içine alan kırıklar olarak bildirilmiştir. Otik kapsülü ilgilendiren kırıkların çoğu longitudinal planda saptanmıştır. Otik kapsülü ilgilendiren kırıkların tamamına yakını sensörinöral işitme kaybıyla sonuçlanıyor olsa da her zaman olmadığını bildiren yayınlar da vardır. Otik kasülü içine almayan kırıklar ise genellikle iletim tipi veya mikst tip işitme kaybıyla sonuçlanmaktadır. Hemotimpanum veya kanlı otore neredeyse tüm temporal kemik kırıklarında görülmektedir. Travmatik timpanik membran perforasyonları genellikle spontan olarak iyileşmektedir ve acil müdehale gerektirmemektedir.
Yapılan çalışmalar sonucunda travmatik timpanik membran perforasyonu prevelansı ortalama yılda 1.4-8.6/100000 oranında bildirilmiştir. Temporal kemik kırıkları genellikle rivinus çentiği civarında timpanik membranı yırtmaktadır. Bu kırıklarda %20 oranında ossiküler zincir ayrılması görülmektedir. En sık görülen patoloji inkudostapedial eklem ayrılmasıdır12. Temporal kemik travmaları sonrası oluşan iletim tipi işitme kaybı %80 oranında herhangi bir müdehale gerektirmeden spontan olarak iyileşmektedir13. Eğer iletim tipi işitme kaybı düzelmiyorsa muhtemelen kemik zincir patolojisi mevcuttur.
Kemik zincir anomalileri: Orta kulak kemikçikleri içinde gelişimi en geç tamamlanan ve en çok malformasyon görülen kemikçik stapestir. Diğer kemikçiklerin gelişimi hızlıdır.
Otoskleroz: Değişken penetrans oranlarıyla birlikte otozomal dominant geçiş karekteristiği gösteren herediter bir bozukluktur. Hastaların 2/3’ü kadındır. Genellikle işitme kaybı geç 10’lu yaşlar ve erken 20’li yaşlarda başlasa da bazı hastalarda işitme kaybının başlangıcı 40 yaşına kadar gecikebilmektedir. Cerrahi olarak tanı alan en küçük otoskleroz hastası 6 yaşındadır.
Gebelik ve östrojen kullanımı ile kötüleşebilmektedir. Otoskleroz’un prevalansı ırklara göre farklılık göstermektedir. Beyaz ırkta erkeklerde %7.3, kadınlarda ise %10.3 oranında görülmektedir. Histopatolojik olarak otoskleroz tanısı almış hastaların ancak %12.3’ünde stapes fikse olarak izlenmektedir. % 70 hastada hastalık bilateral olarak görülmektedir. Hamilelikte kötüleştiği bilinen hastalığın hamilelikte başlaması sıklığı %10-17 arasında bildirilmiştir. Erişkinlerde görülen herediter işitme kaybının en sık nedeni olarak gösterildiği bir çalışmada, işitme kaybı olan seçilmiş popülasyonda %2 oranında bulunmuştur.
Tümörler: Orta kulağı ilgilendiren primer benign ve malign birçok nadir tümör mevcuttur. Bunların içinde bazıları daha sık karşılaşılan problemler olduğundan önem kazanmaktadır. Rabdomiyosarkom orta kulak ve mastoid bölgenin çocuklardaki en sık tümörüdür. Paragangliomalar akustik nörinomdan sonra en sık karşılaşılan temporal kemik tümörleridir.


Sensörinöral işitme kayıpları:
Presbiakuzi:
Bir etiolojinin ortaya konamadığı yaşlılık ile ilişkili işitme kaybıdır. Genellikle işitme kaybı sensörinöraldir ve yüksek frekanslarda yoğunlaşmaktadır. Bu konuda epidemiolojik çalışma yapmak çok güçtür, özellikle gürültüye bağlı işitme kayıplarını çalışma gruplarından ayıklamak neredeyse imkansızdır. İşitme kaybının en sık nedenidir. 65 yaş üstü popülasyonda %30 oranında görülmektedir14. 75 yaş üzeri popülasyonda %50’ye çıkmaktadır. Yaşlılığa bağlı işitme kaybı erkek hastalarda daha ciddi olmaktadır. Kore’de yapılan bir çalışmada 65 yaş üzeri risk faktörü olmayan popülasyonda presbiakuzi görülme sıklığı %37.8 olarak bulunmuştur.
Gürültüye bağlı işitme kaybı: İşitme kaybının en sık nedenlerinden birisidir. 1966-1971 yılları arasında incelenen 30.000 Macar’da gürültüye bağlı işitme kaybı %20 oranında bulunmuştur15. Amerika Birleşik Devletlerinde 30 milyon kişi gürültüye maruz kalmakta ve bunlardan 10 milyonunda işitme kaybı görülmektedir.
Ototoksisite: Ototoksisite geçici veya kalıcı iç kulak disfonksyonuna neden olan kimyasal ajanlar veya ilaçları içermektedir. Birçok kimyasal madde bu hasara neden olabilmektedir. Burada bazı sık karşılaşılan maddeler hakkında epidemiolojik verilerden bahsedilecektir.

Aminoglikozidler uzun yıllardır ciddi enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerdir. Aminoglikozidlere bağlı ototoksisite, tüm ajanlar göz önüne alındığında total olarak, %20 oranında görülmektedir. Bu ajanların toksik etkileri kullanımından günler veya haftalar sonra ortaya çıkmaktadır. Aminoglikozidler başta yüksek frekansları etkilemektedir, kullanım devam ederse konuşma frekansları da etkilenmektedir. Aminoglikozidler iç kulak ile etkileşerek serbest oksijen radikali oluşumu sonrası özellikle dış tüylü hücrelerde toksisiteye neden olmaktadırlar. Sisplatin birçok malign tümörün tedavisinde kullanılan potent bir antineoplastik ajandır. Yapılan bir çalışmada testis kanseri nedeniyle sisplatin verilen hastaların %20’sinde kalıcı işitme kaybı saptanmıştır ve yüksek dozda sisplatin alan hastalarda işitme kaybı insidansı %50 olarak saptanmıştır. Pediatrik hastalarda sisplatin ototoksisitesini daha sık görmekteyiz. Furasemid ile ototoksisite yapılan bir çalışmada %6 oranında görülmüştür. Furosemidin neden olduğu ototoksisite plazmadaki serbest fraksiyonuyla doğru orantılıdır. Salisilatlar da işitme kaybına neden olmaktadırlar. Plazmadaki serbest salisilat miktarı iç kulaktaki sensörial hücrelerde eşik potansiyeli artışına neden olmaktadır ve serbest miktar arttıkça işitme kaybının derinliği de artmaktadır20. Malarya tedavisinde kullanılan Kinin’e bağlı işitme kaybı kullanan hastaların %20’sinde bildirilmiştir. Makrolid antibiyotikler ve Vankomisin de ototoksik antibiyotiklerden bazılarıdır.
Ani idyopatik işitme kaybı: Ortalama insidansı yılda 1/5000 ile 1/20000 kişi arasında değişmektedir. Her yaşta görülebilmekteyse de en sık olarak 50-60 yaşlar arası görülmektedir. Erkek kadın oranı farklılık göstermemektedir. Simultane olarak bilateral görülme olasılığı çok düşüktür. Etiolojide viral enfeksiyonlar, vasküler tıkanıklık, otoimmünite ve intrakoklear zar yırtıkları suçlanıyor olsa da en sık idyopatik olarak görülmektedir. Ani işitme kayıplı hastaların %28’i hikayede son 1 ayda geçirilmiş viral ÜSYE tanımlamaktadırlar. Vasküler nedenler de etiyolojide incelenmiştir ancak gerçekte çok az hastada gerçekten vasküler etiyoloji ortaya konabilmiştir.
Otoimmün iç kulak hastalığı: Primer otoimmün iç kulak hastalığı nadir bir durumdur. Kesin tanı koydurabilen bir tanı metodu olmadığından gerçek insidansı bilinmemektedir. Ancak yılda 1/5000-1/20000 insidansında görülen ani işitme kaybından daha nadir bir hastalıktır. Multisistemik otoimmün hastalıklarda kulak tutulumu Wegener granülomatozu ve Cogan hastalığı haricinde nadirdir. Wegener granülomatozu tanısı olan hastaların %30-50’sinde kulak tutulumu görülmektedir.
Meniere hastalığı: Meniere hastalığı insidansı birçok çalışmada farklı olarak bildirilmiştir. İngiltere’de 157/100000, İsveç’te 46/100000, Fransa’da 7.5/100000 olarak saptanmıştır. Meniere hastalığı genellikle beyaz ırkı etkilemektedir ve kadınlarda bir miktar daha sık görülmektedir. Genelde tek taraflı olan hastalık daha nadiren bilateral de olabilir.
Kongenital sensörinöral işitme kayıpları: Kongenital sensörinöral işitme kaybının görülme sıklığı 1-3/1000 canlı doğum olarak bulunmuştur. Derin kongenital sensörinöral işitme kaybı olan kişilerin oranı ise 1/1000 canlı doğumdur. Connely ve arkadaşları yaptıkları çalışmada risk faktörü olmayan popülasyonda yenidoğanlarda işitme kaybı sıklığını 1/811 ve risk faktörü olan popülasyonda bu oranı 1/75 olarak bulmuşlardır58. Bu durumun %30 nedeni sendromik sensörinöral işitme kayıpları iken % 70 nedeni non sendromik işitme kayıplarıdır. Non sendromik işitme kayıplarının %18’i otozomal dominant, %80’i otozomal resesif ve %2’si ise X-linked veya mitokondrial kalıtım özelliği göstermektedir. Türkiye’de İstanbul ve Zonguldak’ta işitme kaybı olan çocuklar arasında yapılan epidemiolojik bir çalışmada, işitme kayıplarının %62.9’unun genetik kökenli olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerde kongenital işitme kayıplarının gelişmiş ülkelerden çok daha sık olduğu vurgulanmıştır.
200’ün üzerinde sendrom kongenital işitme kaybıyla alakalı olarak bulunsa da bunlardan rölatif olarak daha sık görülenlerin epidemiolojik verileri aşağıda sıralanmıştır.
BRANKİO-OTO-RENAL SENDROM: Otozomal dominant kalıtım gösterir. Prevalansı 1/40000 yenidoğandır. Derin işitme kaybı olan çocukların %2’sini oluşturmaktadır. Mutasyon EYA-1 genindedir.
NÖROFİBROMATOZİS TİP 2: Otozomal dominant kalıtım gösterir. Prevalansı 1/40000 ile 1/90000 doğumdur34. 22. kromozomda merlin proteinini kodlayan gende mutasyon mevcuttur.
STİCKLER SENDROMU: Otozomal dominant kalıtım göstermektedir. Prevalansı 1/10000 doğumdur35. COL2A1, COL2A2 veya CO11A1 genlerindeki mutasyona bağlı olarak oluşmaktadır. Bu genler kollajen tip 2 veya tip 11’i kodlamaktadırlar.
WAARDENBURG SENDROMU: Otozomal dominant kalıtım özelliği göstermektedir. Prevalansı 1/10000 ile 1/20000 arasında değişmektedir. Tip 1 Waardenburg sendromu PAX3 geni, Tip 2 MITF geni, Tip 3 PAX3 geni ve Tip 4 Waardenburg Sendromu da EDN3, EDNRB ve SOX10 genleri mutasyonları sonucunda oluşmaktadır.
TREACHER-COLLİNS SENDROMU: Otozomal dominant kalıtım göstermektedir. Treacle proteinini kodlayan TCOF geni mutasyonu sonucunda oluşmaktadır.
PENDRED SENDROMU: Otozomal resesif kalıtım özelliği göstermektedir. En sık olarak kongenital işitme kaybı nedeni olan sendromdur. Prevalansı 1/10000 kişidir. Herediter sağırlık vakalarının %10’unu oluşturmaktadır. SLL26A4 gen mutasyonu sonucunda oluşmaktadır.
USHER SENDROMU: Otozomal resesif kalıtım özelliği göstermektedir. Prevalansı 1/20000 ile 1/25000 kişi arasında değişmektedir. Herediter işitme kayıplarının %5’ini oluşturmaktadır. Hem sağır hem körlerin toplumda %50’sinin nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. En sık mutasyonların MYO2A ve USH2A genlerinde olduğu heterojen bir grubu temsil etmektedir.
ALPORT SENDROMU: X’e bağlı kalıtım özelliği göstermektedir. COL4A5 gen mutasyonu sonucunda oluşmaktadır. Bu gen mutasyonu 1/5000 doğumda bir görülmektedir.
Non sendromik işitme kayıpları birçok gen mutasyonuna bağlı oluşan, işitme kaybına başka anomalilerin eşlik etmediği hastalık grubunu oluşturmaktadır.
DFNB1 MUTASYONU: Non sendromik herediter işitme kayıplarında görülen en sık mutasyondur. Otozomal resesif geçiş özelliği göstermektedir. Connxin 26’yı kodlayan GJB’ gen mutasyonu sonucunda oluşmaktadır. Otozomal resesif geçişli işitme kayıplarının %50’sini oluşturmaktadır36. Irklara göre taşıyıcılık oranı değişmekle birlikte mutasyonun ortalama görülme sıklığı %3 civarındadır.
Menenjit: Gelişmekte olan ülkelerde menenjit sık görülen bir hastalıktır. Menenjitin en sık nörolojik sekeli işitme kaybı olmaktadır. Etiyopya kaynaklı bir çalışmada menenjit sonrası taburcu edilen çocuklarda işitme kaybının sıklığı %25 olarak bildirilmiştir. Hollanda’da 628 non-Hib menenjit geçiren hastada yapılan bir çalışmada işitme kaybı sıklığı %7 olarak bulunmuştur. Bu da göstermektedir ki düşük sosyoekonomik düzey nedeniyle işitme kaybı sekeli daha sık olarak ortaya çıkmaktadır.
Kistik Fibrozis: İspanya’da Kistik fibrozis nedeniyle takip edilen hastalar arasında yapılan bir epidemiolojik çalışmada işitme kaybı prevalansı %28.56 olarak bulunmuştur. Burada ototoksik antibiyotiklerin kullanımının bu oranı arttıracağı da vurgulanmıştır.
Sifiliz: Kongenital veya akkiz sifiliz sensörinöral işitme kaybı ile ilişkili bulunmuştur. Kongenital sifilizde %17, geç latent sifilizde %25 ve semptomatik nörosifilizde %80 sıklıkta işitme kaybı bildirilmiştir.
Multiple skleroz: Multiple skleroz hastalarının %4 ile %10’u oranında sensörinöral işitme kaybı görülmektedir22,23. Bilateral, unilateral , ani başlangıçlı veya yavaş başlangıçlı olabilir. Bayanlarda daha sıktır ve 20-30 yaşlar en sık görüldüğü dönemdir.
Migren: Migren hastalarında semptomlara bazı odyovestibular şikayetler eşlik edebilir. Özellikle baziler migren alt tipinde bilateral işitme kaybı insidansı %46 olarak saptanmıştır, tek taraflı işitme kaybı insidansı da %34 olarak saptanmıştır.
Diabetes Mellitus: Diabetes Mellitus hastalarında artmış vasküler patoloji riski nedeniyle artmış işitme kaybı insidansı beklense de bunun böyle olduğunu kanıtlayan hiçbir delil elde edilememiştir.
Paget Hastalığı: Paget hastalığı 40 yaşındaki popülasyonun %3’ünü, 80 yaşındaki popülasyonun %11’ini etkileyen sık bir hastalıktır. Paget hastalığında işitme kaybı %5-%44 oranında görülmektedir ve genelde sensörinöral veya mikst tiptedir.
Behçet Hastalığı: Türkiyede nispeten sık görülen bir hastalık olan Behçet Hastalığı işitme kaybına neden olabilmektedir. Türkiye’de yapılan bir çalışmada Behçet Hastalığında işitme kaybının sıklığı %55 olarak bulunmuştur ve bunun çoğu yüksek frekansları ilgilendiren kayıptır.


Prof.Dr. M.Fatih ÖĞÜT

Ozon Terapi


Ozon üç oksijen atomundan oluşur(O3).İki atomlu oksijenin(O2) yüksek enerji taşıyan bir şeklidir.Bu iki farklı molekülün yapıları da farklıdır.

O3 oda sıcaklığında renksiz ve karakteristik kokusu olan bir gazdır.İsmi Yunanca ''koklamak''manasına gelen OZEİN den gelir.1840 yılında Alman kimyager Cristan Friedrich Scönbein tarafından keşfedildi.

OZON TERAPİ NEDİR?

Tedavi amaçlı Ozon yani M e d i k a l O z o n daima saf ozon ve saf oksijenin karışımı şeklinde kullanılır.Medikal Ozon bactericidal(bakteri öldürücü),fungicidal(mantar öldürücü) ve virostatic(virus çoğalmasını önleyici ) özelliğinden dolayı,enfekte yaraların tedavi ve dezenfeksiyonunda ayrıca bakteri ve virusların sebeb olduğu hastalıkların tedavisine destekleyici yöntem olarak kullanılır.

Kan dolaşımına bağlı bozukluk ve hastalıkların tedavisinde etkisi çok fazladır.Organik fonksiyonların (gonartrozlarda,dolaşım bozukluğuna bağlı yumuşak doku lezyonlarında diabetik nekroz ve gangrenlerde olduğu gibi) yeniden canlandırılmasında ozon tedavisinin den faydalanılmaktadır.

Ozon dört temel alanda kullanılmaktadır :

1.Dolaşım sistemi bozukluklarında ve ağrı da,

2.Virutik hastalıklarda ( Hepatit B, Hepatit C, Herpes ve Zona da,)

3.Enfekte ve zor iyileşen hastalıklarda mesela bacaklardaki açık yaralarda,enflamatuar barsak hastalıklarında örneğin colitis ulserosa,proktit gibi,yyanıklar,mantar enfeksiyonlarında,

4.Kanser tedavisinde tamamlayıcı ve destekleyici olarak yapılan ozon tedavisi bağışıklık sistemini güclendirmekte ve hastanın yaşam kalitesini yükseltmektedir.

Dr. Muammer VELİDEDEOĞLU

Hıçkırık

Solunum kasları ve özellikle diyaframın uyarılması sonucu ortaya çıkar. Tıp dilinde singultus denir. Nedenleri çeşitlidir. Basit hıçkırıklar; çoğunlukla mide gazı, sıcak ve baharatlı yemekler, sinir bozukluğundan kaynaklanır.

Ayrıca; bazı kalp, karaciğer, bağırsak ve pankreas hastalıkları, zatülcenp veya zatürreede de görülebilir.3 saatten fazla süren hıçkırıklarda, doktora başvurmak gerekir.

18 Ekim 2007 Perşembe

Liposuction


Liposuction nedir:
Liposuction bölgesel yağ birikintilerinin ince bir kanül vasıtasıyla alınmasıdır. Bir zayıflama yöntemi değildir.
Normal ağırlıkta veya fazlalıklarını vermiş kimselerde estetik olmayan, vücut şeklini bozan çıkıntıların alınmasıdır. Genetik yapıya bağlı olarak bazı kimselerde vücut şeklini bozan yağ birikintileri vardır. Kalça yanlarında, bacak içlerinde veya diz içlerinde estetik olmayan çıkıntılar.
Aşırı kalça büyüklüğü, bel kavisinin belirgin olmaması gibi. Bu kişiler genellikle aşırı kilolu değildir ama vücutları orantısızdır.
Üst gövdenin 38, alt gövdenin 40-42 olması gibi. Bazen de tüm vücut orantılıdır ama çıkık bir karnı vardır.

Liposuction nasıl yapılır:
Ameliyathane şartlarında lokal veya yerin büyüklüğüne göre genel anestezi ile uzman doktor tarafından yapılır. Bölgesel yağın olduğu bölge içinde lokal anestezi, kan kesici gibi ilaçlar bulunan serumla şişirilir. Sonra ince bir delikten ince bir kanülle girilerek fazla yağlar emilerek alınır. Alınacak yağ miktarı o bölgenin düzeltilmesi için gerekli olan miktardır. Liposuction sonrası kişi bir ay ince ve sıkı bir korse taşımak mecburiyetindedir. İlk onbeş gün korse gece ve gündüz çıkarılmaz, ikinci onbeş günde geceleri çıkarılır.

Yan etkiler:
Şişman olmayan uygun vakalarda yan etki pek görünmez. Şişmanlarda zayıflama gayesiyle geni ş bölgelerde yapılırsa ve kilolarca yağ alınırsa emboli ihtimali vardır. Normal kilodaki kişide yapılan liposuction sonrası kilo alınsa bile o bölgede bir düzensizlik görülmez. Eğer kilolu kişide yapılırsa, sonrada kilo alırsa, o bölge düzensiz bir görünüm alır. Kısacası Liposuction bir kontur düzeltme ameliyatıdır, bir zayıflama yöntemi değildir.
Op. Dr. Muzaffer Kuşhan

Pazartesi rejime başlıyorum!


Bu sözü kendinize kaç kez verdiniz? Bazen karar vermiş olmanın rahatlığıyla dolaptaki kekleri, börekleri "son kez" mideye indirir ve yatmaya gidersiniz. Ama nedendir bilinmez, karar anından sonra uzunca bir süre, hafta, pazartesi günüyle başlamaz.
Birdenbire salı olur, çarşamba olur; iştah kabartıcı hafta sonları sık sık gelir ama pazartesi gelmek bilmez. Bazen de pazartesi gerçekten diyete başlarsınız, hatta kilo da verirsiniz ama sonra verdiğiniz bütün kiloları fazlasıyla geri alırsınız. Ardından çaresizlik, huzursuzluk, sıkıntı, pişmanlık hissedersiniz, "Ah, bu ne iradesizlik!"

Ama sanılanın aksine, başarısızlığın sebebi asla irade zayıflığı değil, bedenin kendini koruma güdüsüdür.

Kilo Almak İstiyorsanız Diyet Yapın!
Kalorileri azaltmayı bildiğiniz kadar, kalorileri yakma hızını artırmayı da biliyor musunuz? Bedeninizi aç bırakarak değil besleyerek kilo verebilirsiniz. Metabolizmanızı hızlandırabilirsiniz. Siz fizikle ilgilenirken, bedeniniz kimyayla ilgileniyor. Sizin onun fiziği kadar kimyasıyla da ilgilenmenizi istiyor. Bedeniniz de en az sizin kadar sağlıklı kilosunda olmak istiyor. Fazla kilolarınızdan kurtulmak için bedeninizle işbirliği yapmaya ne dersiniz?

Kalp Krizi Riskinizi Öğrenin


Hastalıklardan korunmak, tedaviden daha garantili ve kolay bir yoldur. Bu durumu kalp-damar hastalıklarıyla ilgili "risk analizleri" de doğruluyor. Eğer elli yaşından genç ve kalp hastalığı riski fazla olan biriyseniz "kalp riskinizi" yönetmeniz daha da önem kazanıyor. Hastalık bir kez ortaya çıktığında geriye dönmek, risk faktörlerini ortadan kaldırmak ya da azaltmak güçleşiyor, başarı şansı azalıyor.

Kalp-damar hastalıklarından korunma "koruyucu tıp"ın en ilgi çekici alanlarından biridir. Bunun birinci nedeni kalp hastalıklarının bugün de yarın da hayatı sonlandıran hastalıklar arasında birinci sırada yer alması, ikincisi "kalp koruma programları"ndan çok başarılı sonuçlar alınmasıdır. Risk faktörleri arttıkça "koroner hastası olma" ihtimali yükselmekte, hastalığı kontrol etmek güçleşmektedir.

RİSKLERİNİZİ ÖĞRENİN
Kalp hastalığını kolaylaştıran riskler arasında genetik faktörler (ailede kalp-damar hastalığının sık görülmesi, erken yaşlarda, özellikle ellili yaşların altında kalp krizi geçirenlerin sayısının çok olması), cinsiyet (kalp hastalıklarının erkeklerde daha sık görüldüğü biliniyor), yaşlanmak (yaşınız ilerledikçe kalp hastalıklarına yakalanma olasılığınız yükseliyor) gibi değiştirilemeyen faktörler varsa da değiştirilebilen, en azından etkisi azaltılabilen risk faktörleri de vardır. Fazla kilolu veya şişman biri olmak, sigara içmek, LDL kolesterolü fazla ve/veya HDL kolesterolü düşük bir bünyeye sahip olmak, şeker hastası ve/veya hipertansiyonu bulunmak değiştirilebilir risklerin arasında en önemlileridir.

DÜŞÜK RİSKİN FAYDASI
Bir çalışmaya göre (Dr. D. M. Lloyd-Jones ve arkadaşlarının yaptığı Northwestern Üniversitesi Çalışması) kalp-damar hastalıklarına yakalanmanın yaşam boyu ortalama risk oranı erkeklerde yüzde 52, kadınlarda yüzde 39'dur. Bu oran elli yaşına kadar iki ya da daha fazla risk faktörü taşıyan erkeklerde yüzde 69'a, kadınlarda yüzde 50'ye çıkmaktadır. Elli yaşına kadar kalp-damar hastalıkları ile ilgili risk faktörlerini en az düzeyde tutmayı başarabilen erkeklerde bu risk yüzde 5'e, kadınlarda yüzde 8'lere kadar düşmektedir. Yani elli yaşına kadar sigara içmeyen, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kilo problemi sorunları bulunmayan erkek ve kadınların işi daha kolaydır. Öyle görünüyor ki elli yaşa ne kadar az kalp riski ile ulaşırsanız gelecekte kalp-damar hastası olma riskiniz o kadar azalıyor. Uzmanlara göre, düşük riskli bu kişiler yani ellili yaşlara kadar neredeyse sıfır riskle ulaşabilenlerin seksenli, doksanlı yaşları yakalama olasılığı da artıyor.

YÖNETİLEBİLİR RİSK
Bu bilgilerin iki önemli anlamı var: Birincisi, kalp-damar hastalıklarının önemli bir risk grubu yönetilebilir risklerdir. Tansiyonunuzu ayarlı, kan şekerinizi kabul edilebilir seviyelerde, kolesterolünüzü iyi düzeylerde tutabilir, sağlıklı kilonuzu sürdürüp, sigara kullanmayan biri olabilirsiniz. Bu tür yanlışlardan mümkün olduğunca erken yaşlarda vazgeçebilirsiniz. İkincisi bu yanlışlardan vazgeçme ve bu riskleri sıfırlamanın ne zaman yapıldığıdır. Risklerinizi ne kadar erken kontrol altına alır ve ellili yaşlara ne kadar az riskle girerseniz kalp hastası olmama ihtimaliniz o kadar yüksektir. Bir örnek vermek gerekirse, yüksek kolesterollü ve hipertansiyonu bulunan elli yaşında birinin, altmış yaşında kalp krizi ya da başka bir koroner kalp hastalığı ile ölme riski yüzde 7'dir. Ama aynı hastanın kalp-damar hastalıkları bakımından yaşam boyu risk oranı, aynı yaşta olan fakat hiçbir risk faktörü taşımayan birinden on kat daha yüksektir.

ERKEN YAŞTA BAŞLAYIN
Bu araştırmanın sonuçlarını yorumlayan Dr. D. M. Lloyd-Jones "Önlem almaya ne kadar erken başlarsanız, yani risklerinizi ne kadar erken ve iyi kontrol altına alır ya da ortadan kaldırırsanız şansınız o kadar yükseliyor. Elli yaşında sadece bir risk faktörünün ortaya çıkması bile yaşam boyu riski önemli bir ölçüde artırıyor. O nedenle kalp hastalıklarına karşı önlem almaya ellili yaşlardan çok daha önce başlamanız gerekir" diyor.

RİSKİNİZİ YÖNETİN
Kalp-damar hastalıklarının önemli bir risk grubu, yönetilebilir risklerdir. Tansiyonunuzu, kan şekerinizi, kolesterolünüzü iyi düzeylerde tutabilir, sağlıklı kilonuzu sürdürüp sigara kullanmayan biri olabilirsiniz. Bir de bunları mümkün olduğunca erken yaşlarda yapmalısınız.

Kim genetik risk altında
Koroner risk faktörlerini yönetme konusunda herkesin dikkatli olması gerekiyor. Eğer babanız veya erkek kardeşiniz 50-55 yaşından, anne veya kız kardeşiniz 60-65 yaşından önce kalp krizi geçirmiş veya koroner kalp hastalığına yakalanmışsa çok daha dikkatli olmanız şart. Ayrıca kardeşleriniz, anne-baba, dede ve nineleriniz, yakın akrabalarınız arasında kalp krizi geçirenler veya erken yaşta koroner kalp hastalığına yakalananların sayısı fazlaysa daha çok risk altında olduğunuzu hatırlatalım.

EN BÜYÜK YANLIŞ
Daha kırkına varmadım bir şey olmaz demeyin

Kardiyoloji uzmanı arkadaşlarım "Ben gencim, bana bir şey olmaz", "Daha kırkına varmadım, kolesterol, hipertansiyon, şeker yüksekliği bana bir şey yapamaz" diye düşünmenin çok yanlış olduğunu belirtiyor, "Kalp-damar hastalıklarına yönelik risklerinizi mümkün olduğunca erken yaşlarda belirlemeye ve yok etmeye gayret edin" diyorlar. Kalp-damar hastalıklarının hem erkeklerde hem de kadınlarda ölüm sebepleri arasında birinci sırada yer aldığını ancak önlenebilir ve yönetilebilir hastalıklar içinde de ilk sıralarda bulunduğunun altını çiziyorlar.

BiR BiLGi
Hangi risk daha tehlikeli

Kalp-damar sağlığı risklerinin en önemlileri "kolesterol, kan şekeri ve kan basıncının yüksek olması, tütün mamullerinin (sigara, puro, pipo veya nargile fark etmiyor) kullanılması, kilo fazlalığı sorununun mevcudiyeti, aktivitenin azlığı, ölçülü miktarlardan fazla alkol tüketilmesi, yoğun, tekrarlayıcı stres, endişe, korku, öfke ve hiddet atakları ile birlikte giden bir yaşam"ın sürdürülmesidir. "Homosistein fazlalığı, fibrojen ve C-Reaktif Protein yüksekliği"nin de risk faktörleri arasına alınması gerekiyor ancak bunların önceki risklere oranla ne kadar önemli olduğu konusunda bir fikir birliği yok. Ortak kanaat sadece kolesterol sorununu çözmenin veya izlemenin yetmediği yönünde. Kardiyologlar kolesterol düşürücü ilaç alan ama sigara içmeye devam eden, kilo sorununu çözmeyen, stresini yönetemeyen hastalarını endişeyle izliyorlar.

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU

Gastritten Önce Stresi Yenin

Mide ağrılarından, yanma, ekşime ve kaynamalardan hiç yakınmamış biriyseniz, karnın üst ve orta kısmında hissedilen yakıcı tarzda ağrı, şişkinlik, hazımsızlık, gaz, gerginlik, geğirme, bulantı, kusma gibi sorunlarla hiç karşılaşmadıysanız çok şanslısınız!

Gastrit, reflüyle beraber en sık görülen sindirim problemleri arasında yer alıyor. Bazen helikobakter gibi mikroplar nedeniyle, bazen beslenme hataları, aşırı alkol tüketimi, sigara içmek gibi yanlış seçimlerle, bazen de ilaçların midede yaptığı dokusal hasarlarla ortaya çıkıyor.

Gastrit sorununun pek çok hazırlayıcısı var. Helikobakter pilori ismi verilen bakterinin yarattığı enfeksiyon gastritin en sık görülen sebebidir. Mideyi hazım sırasında salınan hidroklorik asitten koruyan tampon sistemi bu enfeksiyon nedeniyle zayıflar, mide duvarı hasar görmeye başlar. Helikobakter enfeksiyonunun midenin iç yüzeyini kaplayan koruyucu tabakada yarattığı değişimler zamanla gastrit hatta ülserle ile sonuçlanır.

Stres de gastritin bir diğer nedenidir. Ağır ve ani stresler kadar tekrarlayan, uzun süreli streslerin de gastrite, ülsere hatta mide kanamasına bile yol açabileceği biliniyor. Stres ne kadar uzun süreliyse gastriti o kadar kronikleştiriyor ve reflü oluşumunu kolaylaştırıyor.

Alkol ve Aspirin, Diklofenak, Naproksen, İbuprofen gibi bazı ilaçlar da gastritin ortaya çıkmasında rol oynayabiliyor. Önemsenmeyen sıradan bir gastrit bile mide ülseri, mide kanaması ve daha az bir ihtimalle de mide kanserine neden olabiliyor. Bu nedenle mide ağrısı, yanma, ekşime, yakıcı ağırı, şişkinlik, bulantı, kusma gibi şikayetleriniz varsa vakit kaybetmeden doktora başvurmalısınız.

REFLÜ SORUNU İÇİN YOL HARİTASI
Sağlıklı bir kilo aralığında kalmaya özen gösterin. Fazla kilo karın içi basıncınızı arttırır, yemek borunuza kaçağı kolaylaştırır.
Öğün sayısını arttırın, günde en az 3-4 ana ve 3-4 ara öğün tüketin.
Sık sık ama az miktarlarda beslenmeye özen gösterin.
Bir öğünde çok fazla yemek tüketmeyin.
Akşam yemeği saatini erkene alın.
Yemek yedikten sonra bir süre yatmayın, uzanmayın. Yatmadan 3 saat öncesine kadar bir şey yemekten kaçının.
Uykudan önce yatak başlığını 15-25 cm kaldırarak mide suyunun uyku sırasında özefagusa kaçması önleyebilirsiniz.
Aşırı sıcak ve soğuk besinler, asitli içecekler, çay, kahve ve alkolden uzak durun. Fazla miktarda yağ içeren soslar, kızartılmış yiyecekler, sirke, limon gibi soslar ve turp, roka, domates gibi asit oranı fazla olan çiğ sebzeleri tüketmemeye çalışın.
Yemeklerdeki yağ miktarını azaltın, yağlı yemeklerden uzak durun. Dar ve sıkı giysilerin reflü sorununuzu artırabileceğini unutmayın.
İyi bir stres yöneticisi olmaya çalışın.
Sigara kullanmayın.

Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU

Domates Soslu Balık

Porsiyon: 4 kişilik Hazırlanma Süresi: 15 dakika Pişme Süresi: 20 dakika

Malzemeler:
600 gr dilimlenmiş taze tonbalığı 4 domates 4 soğan 2 diş sarımsak 3-4 dal maydanoz 1-2 defneyaprağı 2 çorba kaşığı kapari 1 çorba kaşığı sirke 1 su bardağı su 1 çay kaşığı kekik 2 çorba kaşığı zeytinyağı Tuz, karabiber

Hazırlanışı:
Domatesleri soyup küp küp doğrayın. Maydanozu temizleyip kıyın. Soğanı soyup küçük küçük doğrayın. Sarımsakları soyup ezin. Zeytinyağını tencerede ısıtıp soğan ve sarımsağı pembeleştirin. Domates ve defneyaprağını ilave edip 5 dakika pişirin. Balık, tuz, kekik ve sirkeyi ekleyin. Sirke buharlaşınca bir bardak suyu ilave edip tencerenin kapağını kapatın ve 15 dakika pişirin. Kapariyi sudan geçirip süzün ve balığa ekleyin. Balığı kevgirle ayrı bir tabağa alıp sosunu yüksek ateşte koyulaşıncaya kadar pişirin. Ateşten alıp balığı ekleyin. Üzerini kapatıp 5 dakika dinlendirin. Maydanoz serpip sıcak olarak servis yapın.

Kalori Hesabı: Domates soslu balığın 1 porsiyonu 295 kaloridir.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Sadece Beslenmek Yetmiyor

Vücudunuz hücre, doku, organ ve sistemlerden oluşuyor ve bu sistemler bir fabrika gibi sürekli olarak üretiyor, tüketiyor.

Kısacası hücreleriniz müthiş bir "kendini yenilenme gücü"ne sahiptir. Bu yenileme süreçleri genetik bir kontrol mekanizmasının altında aksamadan tıkır tıkır sürüp gider. Size düşen, bu "kendini yenileme" sürecinde gerekli olan enerji ve besinleri vücudunuza uygun zaman ve miktarlarda verebilmektir. Bunun için "karnınızı doyurmanız" yetmez. Karın doyurmak bu işin sadece enerji gereksinimi ile ilgili kısmını karşılıyor. Yani yalnızca yakıtı sağlıyor. Oysa hücre ve dokularınızın yenilenirken vitamin, mineral, karotenoid veya flavonoid yapısından maddelere de ihtiyacı vardır.



MİKROBESİNLERİ UNUTMAYIN

Beslenme uzmanlarının "mikro besinler" diye adlandırdığı bu "yükte hafif, pahada ağır besinler" dengeli ve yeterli alınmadığında problemler başlıyor. Örneğin, B12 vitaminini eksik alırsanız kansızlık, sinir sisteminde bozulmalar, C vitaminini eksik alırsanız kanamalar, bağışıklık zayıflaması, A vitamini ve beta karoten’i eksik alırsanız görme problemleri, demiri eksik alırsanız kansızlık gibi sorunlar başlıyor. İşte bu nedenle sadece beslenmeye değil, yiyip içtiklerinizin kalitesine, besin unsurları yönünden zenginliğine de dikkat etmeniz gerekiyor. Besin unsurlarından zengin olan sebze, meyve, yağlı tohum veya bakliyat grubu besinleri bilirseniz işiniz kolaylaşıyor.


Bunu nasıl başaracaksınız?

Hergün bu yönde tavsiyeler içeren yazılar ve haberler okuyorsunuz. Kafanız karışıyor, doğruyla yanlışı ayırmakta zorlanıyorsanız, işte size akılda kalıcı ve uygulaması kolay, sağlıklı bir beslenme planı:

Haftada 2-4 gün balık, bir gün et ve/veya tavuk, üç gün sebze yiyin. Hamsi, istavrit, lüfer, kefal fark etmiyor. Etin en yağsızını seçin. Tavuğun derisinden vazgeçin.


Ekmek ve diğer unlu besinlerin kepekli olanlarını, doğal olanlarını tercih edin. Daha fazla posalı besin tüketin. Köy ekmeği, çavdar ekmeği, yulaf ya da kahvaltılık gevrek kullanmaya gayret edin. Haftada üç-dört kez bakliyat (fasulye, mercimek, nohut) yemeye çalışın. Her gün birkaç bardak siyah veya yeşil çay içmeye gayret edin. Çayınız çok sıcak olmasın. Her gün yarım avuç kabuklu yağlı tohumlardan yemeye çalışın. Bir gün üç-beş ceviz, diğer günlerde 8-10 fındık veya badem ya da yarım fincan ayçiçeği veya kabak çekirdeği yeterli.


Zeytinyağını yağ tercihinizin ilk sırasına yerleştirin. Doğal zeytinyağına öncelik verin. Hayvansal yağları ve sert margarinleri azaltmaya gayret edin.

Sebze ve meyve yemeyi ihmal etmeyin. Her gün bir elma, portakal, şeftali veya iki kivi, mandalina yiyin. Her öğüne bir salata eklemeye gayret edin.

Her gün bir bardak yarım yağlı yoğurt yemeyi alışkanlık haline getirin.

Yiyeceklerinizin kalori içeriklerini kontrol etmeyi ihmal etmeyin. Çok fazla şeker ve yağ içeren yiyecekleri olabildiğince az yiyin.

Organik besinlerin vitamin ve mineral içerikleri, antioksidan güçleri daha fazla. Olanağınız varsa organik beslenin.

Geven otu bağışıklık sistemini güçlendiriyor.


Astragalus veya diğer adıyla geven otu, grip ve soğuk algınlığına karşı oldukça etkili bir bitkidir. Bağışıklık sisteminde görevli proteinler olan interferonların üretimini artırarak enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltır. Astragalus virus ve bakterilerin solunum sistemine girmesini engelleyerek soğuk algınlığı, grip, sinüs enfeksiyonları ve bronşite karşı koruma sağlar. Bunun yanında bu hastalıklar bir kez başladıktan sonra bakterileri öldürerek enfeksiyonun süresini kısaltır ve hastalığın hafif geçmesini sağlar. Astragalus’un bir başka önemli faydası da kemoterapi ve radyoterapi gören hastaların bağışıklık sistemlerini güçlendirmesidir. Bu bitki bağışıklık sisteminin ana oyuncuları olan T hücreleri, makrofajlar, interferonların üretimini artırarak kemoterapi,radyoterapi, toksin veya virüslere bağlı bağışıklık sistemi baskılananlarda kemik iliğini korur. Geven otunun bağışıklık güçlendirici etkilerinden yararlanmak isteyenlere bu bitkinin sıklıkla ekinezya, ginseng ve meyan kökü ile birlikte kullanıldığını belirtelim. Astragalus’u kurutulmuş halde veya besin desteği şeklinde bulabileceğinizi de hatırlatalım.


Çinko kollajeni artırıyor.


Çinko bağışıklık sistemi, kemik gelişimi, enerji metabolizması ve yara iyileşmesine katkıları iyi bilinen çok önemli bir mineraldir. Ancak çinkonun sağlık yararları bunlarla da sınırlı değildir. Çinko kollajen miktarını korumakla görevli enzimlerden biri olduğundan sağlıklı bir cilt için de gereklidir. Çinko eksikliğinde çevresel ve genetik faktörlerin etkisiyle zarar gören kollajen iyileştirilemez ve yeni kollajen üretilemez. Çinkonun bir başka yararı da antioksidan etkili bir enzimin yapısına katılmasıyla akne izlerinin iyileştirilmesine yardımcı olmasıdır. Yara iyileşmesini hızlandırdığı ve ciltteki tahrişleri azalttığından akne, yanık, egzema, sedef hastalığı, kırmızılık ve şişlikle belirti veren rozacea gibi cilt sorunlarında kullanılmaktadır. Çinko eksikliğinde döküntüler, tırnak kırılmaları, tırnaklar üzerinde beyaz lekelerin oluşumu gibi cilt sorunları görülebilir. Bu önemli mineralden faydalanmak istiyorsanız et, balık, tavuk, karaciğer, yumurta, deniz ürünleri gibi protein içeren yiyeceklere, badem, fındık, ceviz gibi yağlı tohumlara ve tam tahıllara yönelmelisiniz. Çinkoyu besin desteği şeklinde kullanmayı düşünüyorsanız doktorunuza danışmayı unutmamalısınız.


Göz tansiyonuna dikkat


Göz içi basıncının artması göz tansiyonun yüksekliği veya tıp dilindeki adıyla "Glokom" olarak bilinir. Glokom’un sessiz ve derinden gitmesi, yavaş yavaş gelişmesi ve hiçbir uyarı işareti göstermemesi önemlidir. Bu durum çoğu hastada görme kaybı ciddi düzeylere varana kadar hastalığın habersiz bir şekilde ilerlemesine yol açar. Glokom görme kaybı veya körlüğe yol açan göz hastalıkları içinde ilk sıralarda yer alıyor. Sorun göz içinde dolaşan doğal sıvının üretimi ile emilimi arasındaki dengesizlik sonucu göz içi basıncının artmasından kaynaklanıyor. Artan basınç göz sinirini hasara uğratıp görme alanında özellikle görme alanının kenar kısımlarında kör noktalar ortaya çıkarıyor.


Yaşlılık glokomun oluşmasını kolaylaştıran önemli bir faktördür. Risk 40’lı yaşlarda başlayıp 60’lı yaşlarda maksimuma çıkıyor. Glokom bazı ailelerde daha sık görülüyor. Şeker hastaları, hipertansiyonlular, kalp-damar hastalarında risk artıyor. Göz tümörleri, göz içi iltihaplanmaları, retina yırtılmaları ve uzun süre kortizol kullanımında da glokomun oluşması kolaylaşıyor. Glokom genelde belirti vermiyor ama bulanık görme, gözlerde kızarma, şiddetli göz ağrısı ve hatta ağrıya eşlik eden bulantı ve kusmalar, ışıkların etrafında harelenmeler görmek glokomu akla getirmelidir. Siz de sık görülen bu sağlık sorununa karşı her yıl düzenli göz muayeneleri yaptırmayı ve göz içi basıncınızı kontrol ettirmeyi unutmayın. Glokom’un oldukça etkili ilaçları ve gerektiğinde başvurulan başarılı cerrahi tedavi yöntemlerinin olduğu da aklınızda olsun.


Bu senenin modası:
Yaşam tarzı değişikliğiGeçen sene yapılan tetkiklerim sonucunda kan yağlarımın düşmesi için 10 kilo vermem gerektiği söylendi. Ve bu şekilde ilaç kullanmama gerek kalmadığı belirtildi.


Gerçekten kilo verdiğimde bu iş halledilebilir mi?

Başlığımızda da belirttiğimiz gibi yaşam tarzı değişikliği bundan sonra her yıl birçok kişi tarafından benimsenecek ve değişmeyecek yeni bir kavram. Yaşam tarzı değişikliği sadece yedikleriniz içtiklerinizde yapacağınız bir değişiklik değil. Stres yönetimi kavramını hayatınıza geçirdiğinizde, fiziksel aktiviteyi bir ödev gibi yapmayı bırakıp zevk alarak yaptığınız bir hobi haline çevirdiğinizde tam anlamı ile yaşam tarzınızda değişikliklere yer vermiş olacaksınız.


Peki, bu değişiklikler kan bulgularınızı etkiler mi? Kesinlikle evet! 2007 Ağustos ayında yapılan çalışma sonuçları 5 yıl boyunca toplam kaybedilen 50 kilonun "kötü" kolesterolü (LDL) yüzde 20, total kolesterolü yüzde 36, yükselmiş kan şekerini yüzde 17 oranında düşürdüğünü belirtmektedir. Kilo vererek azaltılan bu sağlık sorunlarının kalp hastalığı riskini de yüzde 50 oranında azalttığı saptanmıştır. Yaz bitti, kilo aldıysanız vermek için bahar aylarını beklemeyin.


İçsek mi içmesek mi?

"Şarap içmek sağlığa yararlıdır" diyorlar. Gerçekten içki içmek bu kadar faydalı mıdır?

Alkolün, özellikle antioksidan yönünden zengin olan şarabın kalp sağlığı açısından faydalarını her geçen gün gazetelerden okuyor, televizyondan takip ediyoruz.


Peki alkol kalbe yararlı diye içki içmeyen birinin içkiye başlaması ne kadar doğru? Ya da bu sebeple içki içen birinin ne kadar ve ne sıklıkla içmesi gerekiyor?

-İçki içmiyorsanız başlamayın! Çünkü içki içerek sağladığınız faydaları günlük aktivitenizi artırarak da elde edebilirsiniz.

-Erkekler için günde 2 kadeh, kadınlar için 1 kadeh kalbiniz için yeterli olacaktır.á Kalbinizi korumak için günde 1-2 kadeh içen bir kadınsanız meme kanserinden korunmak için günlük folik asit alımınızın yeterli olmasına dikkat edin. Folik asit en çok karaciğer, tahıllar, mercimek, nohut, fasülye, ıspanak ve portakalda bulunur.

Çocuğunuzla Evde Yapabilecekleriniz

Annelik gerçekten ilginç bir his. Bir taraftan çocuğunuzla birlikte kendinizi de eğitmeye, dizginlemeye, geliştirmeye çalışırken bir yandan da içinizden gelen engelleyemediğiniz dürtülerin kurbanı olabiliyorsunuz.

İki tarafın savaşında kim kazanırsa, o yolda gidiyorsunuz. Koskocaman 3 aylık tatil boyunca büyük bir eylemsizlik içinde olan Sinan’ın, kışın Hanya’yı Konya’yı görmesi için sıkı bir program hazırlamaya karar verdim. Sporun yanı sıra müzik, hatta yaratıcı dramayı da devreye sokmaya azmettim. Yakında kendime gelir, bu seçenekleri makul bir hale getiririm.

Okul öncesi yaştaki çocuğunuzla birlikte, onun için yararlı bir takım aktivitelerle zaman geçirmek istiyorsanız, Boyut Yayın Grubu’nun çıkardığı Anaokulu seti yardımcınız olabilir. Çok kolay anlatımlı, her sayıda farklı çıkartmalar ile öğrenmeyi pekiştiren bu program, geleceğini çocukların erken eğitiminde gören dünyanın pek çok ülkesi ile aynı anda Türkiye’de uygulanıyor. 96 dergilik eğitim seti ile çocuğunuzun okuma, yazma, sayma ve mantıksal düşünme yeteneğinin geliştiğini göreceksiniz. Dergileriniz ile birlikte bir Aktivite Gelişim Tablosu’na sahip oluyorsunuz. Çocuğunuzla birlikte hediye çıkartmaları doğru yerlerine yapıştırarak gelişimini bu tablodan izleyebilirsiniz. Bilgi için 0212 444 53 53.

Bir başka ilginç alternatif daha var. O da Pratik Matematik. Nedir bu? İlköğretim öğrencilerine yönelik benzeri olmayan, matematik ve eğlenceyi birleştiren bir aktivite programı. Deneyimli bir ekibin gezici olarak öğrencilere götürdüğü ve öğrencilerin birebir katılımını sağladığı, kısa süreli ve eğlenceli aktiviteler dizisini içeriyor. İlköğretim okullarında da Milli Eğitim Bakanlığı izni ile uygulanıyor. Amacı, matematiği sevdirerek temel eğitimi desteklemek. Matematik derslerinde öğretilen kavramların günlük hayattaki uygulamalarını, grup çalışması ve aktif katılımlarıyla birebir tecrübe etmelerini sağlıyor. Normalde okullara gidilip orada düzenleniyor bu aktivite. Ama bizi ilgilendiren yanı, hafta sonlarında çocuklarımızı bir araya getirerek de yapabilmemiz. Mesela doğum günleri için farklı bir alternatif. 15-20 çocuğun olması yeterli. Bu çocukların oturabileceği masalar olacak. Gerisi ekibe kalmış. Onlar ellerindeki özel setten on matematik oyununu çocuklarla beraber oynuyorlar. Bu oyunlar arasında sayılar, uzay, ölçme, olasılık, mantık, örüntü ve yönerge takibi var. Çocuklar farklı problemler çözerek, örüntüler inceleyerek, geometrik özelliklerin farkına vararak mantık çerçevesinde düşünmeyi öğreniyor ve matematiğe ilgileri artıyor.

Doğrusunu isterseniz bunları bana anlatan Elif Hanım’a dayanamayıp kızlarla erkek çocukların ilgisi arasında fark olup olmadığını sordum. Çünkü erkek çocukların yazmaya üşendiğini, dolayısıyla da matematiği çok daha sevdiğini fark ettim. Ama Elif Hanım, oyun bazlı bu sistemde hiç fark etmediğini, iki cinsin de aynı şekilde ilgilendiğini söyledi. Eğer ilginizi çektiyse 0212 325 79 10’u arayabilir, www.pratikmatematik.com’u inceleyebilirsiniz.

Nora ROMİ-HURRİYET

16 Ekim 2007 Salı

Ege Otları


Egeli Bir Türk Yunan adalarında yaşayan dostuna sormuş ''Siz hangi otları yersiniz '' diye Yunanlı; Biz Keçileri izleriz, onlar hangi otları yer ise bizde o otları yeriz. Onlara bir zararı yoksa bize de olmaz demiş.

Ege bölgesinin otları gerçekten hem sağlık hem de lezzet açısından son derece besleyicidir. sahil kısımları ile iç kısımlara doğru gidildikçe farklı otlar, damak tatları çıkar karşımıza.

Ege'de yetişen bu otların salataları, zeytinyağlı ve yemekleri, yoğurtları çok güzel olur elbette.

Bu sağlık ve lezzet fabrikasının sadece Ege'de tadabilmek olanları da var.

Mesela Kabak Çiçeği ve dahası. Ege'nin en meşhur fakat başka bölgeler de yemesi bile mümkün olmayan tadı. Sabah 05.00 'te toplanıp bir saat içerisinde pişirilerek yenildiğinden nakliye edilmesi, başka bölgelere gönderilmesi mümkün değildir.

Ege'de yetişen otların en baş sıralarında Sarmaşık, Arapsaçı, Ebegümeci,Börülce, Radika, Semizotu gibi tatlar geliyor.

Belki 100' ün üzerinde olan lezzetli ve sağlıklı tatlar, Tabiatın Ege Halkına sunduğu bir ayrıcalık. Tüm bu otların salata ve zeytinyağlı ve yemeklerin çok çeşidi karşımıza çıkmaktadır.

15 Ekim 2007 Pazartesi

Sivilce Kürü


Yaşlanmanın neden olduğu cilt hasarını tersine çevirmede uzun süredir öncü olarak tanınan dermatolog ve bestselling yazar Dr. Nicholas Perricone, şimdi bilgisini ve uzmanlığını akneye çeviriyor. Genellikle ergenlik yıllarına özgü kaçınılmaz bir problem olarak düşünülse de gerçekte çok daha ileri yaşlardaki milyonlarca kişi de bu iltihapsal hastalığı çekmektedir. Dr. Perricone'un akne hastalarının yarısı yetişkin aknesine sahiptir.

Sivilce Kürü ile Dr. Perricone, sonunda akne hastalarının bekledikleri çözümleri sunuyor. Dr. Perricone'ın üç yönlü yaklaşımını -iltihapsal diyet, akneyi hedef alan tamamlayıcılar ve çığır açıcı anti-iltihapsai topikal uygulamalar- kapsayan Sivilce Kürü, çok kısa sürede cildinizin temizlenmesini sağlayacaktır.

Bestseller Perricone Reçetesi ve Kırışıklık Kürü gibi Sivilce Kürü de çarpıcı, renkli Önce ve sonra fotoğrafları, gün gün yemekve egzersiz programını içermektedir. Dr. Perricone araştırması ile akne nedenleri ve tedavisi konusunda geleneksel yaygınmitleri çürütmektedir. Dr. Perricone, yıllarca süren geniş kapsamlı ve ayrıntılı çalışmalarına ve toplumsal yaşamın değişikalanlarından her yaştaki sivilce hastasını tedavi tecrübelerine dayanarak cilt problemlerinizi anlamanız ve temelli olarak çözmeniz için size yardım edecek güçlü bir plan sunuyor.

Dr. Perricone'un diyet, vitaminler, topikal uygulamalar ve egzersizler programını izleyerek üç günde leke ve sivilcelerin görünümünü çarpıcı şekilde azaltabilir ve çok daha pürüzsüz bir görünüş kazanabilirsiniz. Sivilce Reçetesi, berrak ve güzel bir cilt elde etme yolundaki her adımda size rehberlik ediyor.

Dr. NICHOLAS PERRİCONE, Uzman Dermatolog ve Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistan profesördür. New York Bilimler Akademisive Amerikan Beslenme Fakültesi üyeliğinin yanısıra Yaşlanma veYaşlanan Cilt Üzerine Yıllık Konferans'ın başkanıdır. Dünyaca tanınmışbir araştırmacı ve bilim adamı olan Dr. Perricone, 2002 yılında bilimeönemli katkıları olan kişileri takdir etmek üzere verilen Eli Whitney ödülünü almıştır.

Nicholas Perricone
PRESTİJ YAYINLARI / Sağlık Kitapları

Kneipp Terapi

Sebastian Kneipp tarafından tarif edilen tekniğe göre yapılan tedavi: Tıbbi telkinler, diyet ve egzersizlerle birleştirilmiş sıcak, soğuk ve ılık banyolar.

Kneipp terapide dikkat edilmesi gereken 5 temel unsur var:
Hidroterapi, fitoterapi, beslenme, hareket ve yaşam tarzı. Küvet banyolarını, egzersizleri, meyve ve tahıl ağırlıklı beslenmeyi, özel masajları ve bitkisel tedaviyi kapsayan Kneipp terapide yoga ve meditasyon da var.
Amaç kişinin yaşam tarzını değiştirmesi. Doktor kontrolünde uygulanan kürler kapsamındaki Kneipp banyosunda kollar ve bacaklar bakım küvetlerinin içindeki sıcak-soğuk sulara sokularak kan dolaşımı hızlandırılıyor. Bu şekilde dokuların oksijenle beslenmesi sağlanıyor.

Kneipp'ın temel öğretisi beş sistem üzerine dayanıyor:
1)Hidroterapi
2)Fitoterapi
3)Beslenme
4)Hareket
5)Yaşam tarzı

www.estespa.com

Çiçek Terapisi

Çiçek terapisi hastalıkların çoğunun zihinsel ve duygusal olduğu inanışı ile bitkilerin pozitif gücünün vücuda nüfus etmesi sonucu kazanılan pozitif ve duygusal gücün hastalıklara karşı direnç kazandırdığı bir terapi sistemidir.

Çiçek özleri ile terapi, 1930'lu yıllarda Homeopat Dr. Edward Bach ile başlamış ve günümüze kadar çeşitlenerek gelişmiştir. Çiçek terapisi, her fiziksel rahatsızlığın ardında duygusal sorunların olduğu tezine dayanır. Çiçeklerin kendine has pozitif ve negatif özelliği, insanların gösterdiği kişilik özellikleri ile benzerlikler gösterir. Kişinin özellikleri çok iyi tahlil edilmeli ve çiçek özleri bu bilgiler doğrultusunda önerilmelidir. Çiçek terapisinde, çiçeklerin pozitif yaşamsal enerjileri kişinin iyileşme sürecine duygusal anlamda destek olur. Bu yüzden homeopatik ilaç kullanımında çoğu zaman çiçek terapisi de devreye girebilir. Yaşamsal enerjinin harekete geçirilmesi için, çiçek terapisi en doğal şifa yöntemlerindendir.

Çiçek Terapisi'nde Bitkilerin Kısa Tanımları
Agrimony (Kasıkotu) - Zihinsel sıkıntılar

Aspen (Toz ağacı) - Bilinmeyen korkular
Beech (Akgürgen) - Tolere edememek
Centaury (Kantaryon) - Zayıf irade
Cerato - Danışma ve onaylanma ihtiyacı duyma
Cherry Plum (Erik ağacı) - Aklını kaçırma korkusu
Chestnut Bud (Kestane tomurcuğu) - Hatalardan ders çıkaramama
Chicory (Hindiba) - Bencilce mülkiyet düşkünü olma
Clematis (Orman asması) - Hayalperestlik, ilgi dağınıklığı
Crap apple (Yaban elması) - Kendine kin duyma
Elm (Karaağaç) - Çok büyük sorumluluk hissi
Gentian (Centaniye) - Cesaretsizlik, ümitsizlik
Gorse (Katır tırnağı) - Umutsuzluk
Heather ( Funda) - Ben merkezcilik, bencillik
Holly (Çoban püskülü) - Kin, düşmanlık, kıskançlık
Honeysuckle (Hanımeli) - Geçmişte yaşamak
Hornbeam (Kayın) - ‘Pazartesi sendromu’ duygusu
İmpatients (Sabırotu) - Sabırsızlık
Larch (Şimal çamı) - Kendine güvensizlik
Mimulus - Bilinenlerden korkma
Mustard (Hardalotu) - Derin kasvet duygusu
Oak (Meşe) - Tükenmiş olmak ancak mücadeleyi sürdürmek
Olive (Zeytin ağacı) - Enerjisizlik
Pine (Çam) - Kendini ayıplama, suçluluk duyma
Red Chestnut (Kızıl Kestane) - Diğerleri ile aşırı ilgilenme
Rock Rose - Terör
Rock Water - Kendi kendine baskı uygulama, kendini reddetme
Scleranthus - Kararsızlık
Star of Bethlehem - Şok
Sweet chesnut (Kestane) - Çok şiddetli zihinsel ızdırap
Vervain (Mine çiçeği) - Aşırı şevk, heves
Vine (Asma) - Hükmetme, esnek olmama
Walnut (Ceviz) - Değişiklikten kaçma
Water Violet (Dere Menekşesi) - Gurur, ulaşılmazlık
White Chestnut (Ak Kestane) - İstenmeyen düşünceler
Wild Oat (Yaban Otu) - Şüphelilik
Wild Rose (Yaban Gülü) - Teslimiyet, cansızlık, hissizlik
Willow (Söğüt ağacı) - Gücenme, içerleme

www.estespa.com

14 Ekim 2007 Pazar

Jakuzi


Kan dolaşımını düzenler. Toksinlerin vücuttan atılmasını hızlandırır. Sindirim sisteminin düzenli çalışmasına yardımcı olur.

Romatizmal hastalıkların iyileşmesine yardım eder. Hidroterapik tedavide kullanılır.

Kasları yumuşatıp gevşetir. Özellikle spor vb. bedensel çalışmalardan sonra yorulan ve sertleşen adele yapısındaki spazmları giderir. Kemik ve eklemlerdeki ağrıları alır.

Vücudun dinamizminin yenilenmesini sağlar. Adeta bünyeye enerji şarj eder.

Beyin yorgunluğu, zihinsel yorgunluk, stres gibi ağır iş temposunun sinir sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini yok eder, zindelik verir.

Vücuttaki aşırı elektrik yükünü alır, rahatlama sağlar.

Gerginlik yada geceleri uyku bozukluklari gibi depresif problemlerin atılmasında iyileştirici etki yapar.

Yağların eritilip vücudun forma girmesine, derinin ve cilt dokusunun pürüzsüzleşmesine, güzelleşmesine faydası vardır.

12 Ekim 2007 Cuma

Reaktif Hipoglisemi

Özellikle karbonhidrat içeren (şeker ve unlu mamuller) zengin bir yemek yedikten 2-3 saat sonra veya uzun süren bir açlığı takiben kan şekerinin düşmesi sonucu yaşanan aşırı terleme, çarpıntı, ellerde titreme, konsantrasyon kaybı, sinirlilik, bulantı, aşırı acıkma hissi oluşur. Bu yakınmalar karbonhidrat alımından hemen sonra düzeliyorsa, bu tablo “reaktif hipoglisemi” olarak adlandırılır.

Reaktif Hipoglisemi’nin nedenleri…
Şeker ve insülin metabolizmasında bir düzensizlik olarak özetlenecek Tip 2 diyabetin erken dönemi, en sık reaktif hipoglisemi nedenidir. Ancak her zaman sebep bu değildir. Tiroid ve böbreküstü bezleri başta olmak üzere bazı endokrin organların ürettiği hormonların fazlalığında veya yetersizliğinde reaktif hipoglisemi bulguları görülebilir. O nedenle reaktif hipoglisemiden yakınan bir hasta ilkönce bu hastalıklar açısında ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmeli, diğer endokrin organ fonksiyonlarında bir düzensizlik yoksa, kişinin tip 2 diyabet adayı olabileceği düşünülmelidir.


Nasıl gelişir?
Şeker metabolizmasındaki düzensizlik, reaktif hipogliseminin en sık nedenidir. O nedenle bu yazıda yalnızca bu metabolizma düzensizliği üzerinde durulacaktır. Normalde, gıdalarla aldığımız şeker (ki bunu yalnızca sofra şekeri olarak algılamamak gerekir, ekmek, makarna, pilav gibi çok sık aldığımız gıdalarda da şeker vardır) hücre kapısına kadar taşınır, insulin denilen hormon sayesince hücre içine girer, yanarak enerjiye dönüşür ve böylece yaşam devam eder. Genetik olarak tip 2 diyabet gelişimine eğilim mevcut ve egzersiz azlığı, düzensiz beslenme gibi tamamlayıcı faktörler varsa, şeker hücre içine girmekte zorlanır. Bu duruma ‘İnsulin Direnci’ denir. Vücut gelişen insulin direncini aşabilmek, şekeri hücre içine sokabilmek için, olması gerekenden daha fazla insulin salgılamaya başlar. Daha fazla salgılanan insulin sayesinde, yemeklerden veya karbonhidratlı bir gıdanın alımından hemen sonra şeker düzeyi normal sınırlarda kalır. Bu normal değerlerin sağlanması ancak fazla miktarda insulinin kana geçmesiyle mümkün olduğundan, ilerleyen saatlerde kandaki yüksek insulin şekerin düşmesine neden olacaktır. Kişi bir defada ne kadar fazla karbonhidrat alırsa, o kadar daha fazla insulin salgılanacaktır.


Nasıl tanı konulabilir?
Daha önce anlatılan yakınmaları olan bir kişide, reaktif hipoglisemiye neden olabilecek diğer nedenlerin olmadığı anlaşıldıktan sonra 75 gram glukozla şeker yükleme testi yapmak çoğu kez tanıyı koydurur. Daha önce 5-6 saate kadar uzayabilen yükleme testleri yapılırken, şimdi test süresini 2 saatle sınırlı tutmak, mutlaka insulin cevaplarını ölçmek şartıyla eterlidir. Kanda insulin ölçmenin zor olduğu eski zamanlarda, ilerleyen saatlerde kan şekerinde düşme reaktif hipoglisemi tanısını koydurmak için gerekli iken, şimdi kandaki insuline çok kolay, çok çabuk ve ucuz bakabildiğimiz için, bu dönemlerde saptanacak yüksek insulin düzeyi, ilerleyen saatlerde gelişebilecek olan reaktif hipogliseminin göstergesi olarak alınabilir. Özetle şeker yükleme testi sırasında alınan kan örneklerinde insulin değerlerinin çok yüksek, geç saatlerde şeker değerlerinin düşük oluşu, yakınmaları olan bir kişide reaktif hipoglisemi tanısı koydurur.

Burada unutulmaması gereken nokta, reaktif hipoglisemin ayrı bir hastalık olmadığıdır. Reaktif hipoglisemi, yalnızca başka bir hastalığın bir bulgusudur. Saptandığında yapılması gerek, buna neyin sebep olduğunu bulmak ve onu tedavi etmeye çalışmaktır.

Tedavide neler yapılabilir?
Bir kez daha reaktif hipogliseminin yalnızca bir sonuç olduğu hatırlanırsa, tedavi öncelikle reaktif hipoglisemi nedenini bulmakla başlar. Nedene yönelik tedavi esastır. Tüm reaktif hipoglisemilerin yalnızca erken dönem tip 3 diyabetten kaynaklandığını düşünmek, diğer olası nedenlerin de gözden kaçmasına ve tedavi yanıtsızlığına neden olur. Glukoz metabolizma bozukluğundan kaynaklanan reaktif hipoglisemilerde beslenme tedavisi ve egzersiz temel tedavi yöntemleridir. Ancak yanıt alınamayan vakalarda, insulin miktarlarındaki yüksekliği belgeledikten sonra hekim kontrolünde ilaç başlanabilir.

What Are the Types of Childhood Cancers?

Leukemias are the most common childhood cancer, accounting for about 30% of all childhood cancers. Acute lymphocytic leukemia (ALL) and acute myelogenous leukemia (AML) are the most common types of leukemia in children. Leukemia may be recognized by bone and joint pain, weakness, bleeding, and fever.

Brain and other nervous system cancers are the second most common cancers in children, making up about 22% of childhood cancers. Most brain cancers of children involve the cerebellum or brain stem. In early stages they can cause headaches, nausea, vomiting, blurred or double vision, dizziness, and trouble walking or handling objects. Adults are more likely to develop cancers in different parts of the brain--usually the cerebral hemispheres. Spinal cord tumors are less common than brain tumors in both children and adults.

Neuroblastoma is the most common extracranial (outside of the brain) solid tumor in children and most often diagnosed during the first year of life. This tumor can appear anywhere but usually occurs in the abdomen (stomach) as a swelling. It accounts for about 7% of childhood cancers.

Wilms tumor is a cancer that may affect one or both kidneys. It is most often found in children between 2 and 3 years old, and may be recognized by a swelling or lump in the belly (abdomen.) It accounts for about 6% of childhood cancers.

Non-Hodgkin lymphoma and Hodgkin lymphoma, (sometimes called Hodgkin disease, Hodgkin's disease, or Hodgkin's lymphoma), are cancers that start in lymph nodes. These cancers may spread to bone marrow and other organs. They also can cause fever, weakness, and swelling of lymph nodes ("glands") in the neck, armpit, or groin. Hodgkin lymphoma can occur in both children and adults, and accounts for about 4% of childhood cancers. It is more common, though, in 2 age groups: early adulthood (age 15 to 40, usually 25 to 30) and late adulthood (after age 55). Hodgkin lymphoma is rare before 5 years of age. About 10% to 15% of cases are diagnosed in children 16 years of age and younger.

Rhabdomyosarcoma is the most common soft tissue sarcoma in children, and makes up about 3% of childhood cancers. The tumor originates from the same embryonic cells that develop into striated (voluntary) muscles. It can happen in the head and neck, groin, trunk, arms and legs. It may cause pain, swelling (lump), or both.

Retinoblastoma is a cancer of the eye. Although relatively rare, it accounts for less than 3% of childhood cancers and about 5% of childhood blindness. It usually occurs in children under the age of 4.

Bone Cancers: The incidence of primary bone cancer (cancers that started in the bones) is highest in children and adolescents. Primary bone cancer is different from metastatic bone cancer, which is cancer that has spread to the bone. Metastatic bone cancer is named for the place the cancer came from. For instance, it might be described as prostate cancer that has spread (metastasized) to the bone, or breast cancer with bone metastasis. Metastatic bone cancer is more common than primary bone cancer because many types of cancer can spread to the bone. There are 2 types of primary bone cancers that happen in children:

-Osteosarcoma is uncommon, comprising a little over 2% of all new childhood cancer cases in the United States. It often causes no pain or symptoms until swelling starts.
-Ewing sarcoma is a less common primary bone cancer that occurs mostly in children and adolescents. It accounts for a little more than 1% of childhood cancers

10 Ekim 2007 Çarşamba

Narkolepsi

Narkolepsi beynimizin uyku-uyanıklık düzenini düzenleme işleviyle ilgili bir bozulmanın neden olduğu uzun süren nadir gözüken bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Hastalar günün değişik zamanlarında beklenmedik biçimde uyumak için aşırı ve karşı konulması güç bir zorlanma hissederler ve uyurlar. Bu uyku atakları birkaç saniyeden bir kaç dakikaya kadar sürebilir. Nadiren bir saat ya da daha uzun sürebilir. Uyku atakları işte, okulda, yemek yerken, seyahat ederken, konuşurken hatta tehlikeli durumlarda örneğin araç kullanırken ya da ince beceri ve dikkat gerektiren cihazlar kullanırken ortaya çıkabilir. Gündüz ortaya çıkan bu istenmedik uyku ataklarına ek olarak üç ek belirti de sık olarak ortaya çıkar.
Bunlardan birisi katapleksidir. Bu duygusal bir uyaranla birdenbire istemli bir kas ya da kas grubunun tonusünün ortadan kalması demektir. Katapleksi genellikle bir duygusal uyarandan sonra ortaya çıkar. En sık gülme kaslarda tonüs kaybına neden olur. Bunun dışında öfke, korku, telefon çalması, ani bir ses duyma gibi uyaranlar da katapleksiye neden olabilir.
İkinci önemli işaret uykuya dalarken ya da uyanırken ortaya çıkan canlı halüsinasyonlardır.
Üçüncüsü de uykunun başı ya da sonunda ortaya çıkan geçici paralizi (felç) durumudur.

Narkolepsi bir uyku-uyanıklık geçiş bozukluğudur. Uykunun REM döneminde bir bozulmaya bağlıdır. Uykunun REM döneminde kalp, solunum ve göz kasları dışındaki tüm kaslarda atoni (kas gerginliğinin ortadan kalkması) olur. REM uyku sırasında rüyalar görürüz. Bu sırada rüya içeriğine bağlı olarak düşme, atlama, koşma ve buna benzer hareketler olsa da bu atoni nedeniyle rüya içeriğine bedenimiz eşlik etmemiş olur. Bu sayede yataktan düşmekten ya da şiddet ve tehlikeli durumlardan korunmuş oluruz. Narkolepside uyanıklıktan REM uykusuna ve REM uykusundan uyanıklığa geçişte bozulma olur. Sözü edilen katapleksi, halüsinasyonlar ve felç durumları bu geçiş nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Kısa süreli uyku ataklarında REM uykusu çabucak başlar ve REM uykusuna bağlı özellikler (atoni, rüyalar ve paralizisi) de bu sırada ortaya çıkar.

Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak en sık genç yaşlarda (10-15 yaş) görülmeye başlar.

Tanı hastanın verdiği bilgilerden yola çıkılarak sözü edilen 4 ana belirtinin (gündüz istenmeyen uyku atakları, katapleksi, uyanırken ya da uykuya dalarken ortaya çıkan halüsinasyonlar ve yine uykuya dalarken ya da uyanırken görülen paralizi) bulunması durumunda yapılacak olan gece uyku çalışması ve hemen ardından MSLT (çoğul uyku latensi testi) testiyle konulur. Bu test gündüz hastanın uykuya daldığının gösterilmesi amacıyla uyku laboratuarında uygulanan bir testtir. 2 saat aralarla hastanın uyumasının istendiği bu testte hastanın bu uygulamalarda 5 saniye içinde REM başlangıçlı uyku ataklarının gösterilmesiyle konulur.

Narkolepsi tedavisi deneyimli bir uzman tarafından yürütülmelidir.

KAYNAK: http://www.uykusorunlari.com

Keten Tohumu


10 bin yıldır gıda olarak da kullanılan keten bitkisi, etkili bir gençlik, sağlık ve güzellik kaynağı. Keten tohumunda yok yok; kolesterol düşürücü, felç, kanser, unutkanlık önleyici, bağırsak çalıştırıcı ve temizleyici etkisi bunlardan birkaçı.
Uzmanlar, sıvı şeklinde, salataların üzerine serpiştirilerek veya günde bir çorba kaşığı şeklinde tüketmeyi öneriyor.


Keten tohumunun yararları
Mide-bağırsak sorunlarına karşı iyi gelir
Bağırsakları yumuşatır, kabızlığa karşı iyi gelir
Kemikleri güçlendirir.
Özellikle menopoz döneminde yararlı
Bağışıklık sistemini güçlendirir
Menopoza bağlı şikâyetleri hafifletir
Kalp-damar hastalıklarından korur
Kolesterol, şeker seviyesini dengeler
Yüksek tansiyonu düşürür
Romatizmal hastalıkları önler
Sinir sistemini güçlendirir
Hafızayı güçlendirir
Konsantrasyon bozukluğuna karşı iyi gelir
Yaşlanmaya bağlı dikkat dağınıklığına karşı iyi gelir
Haricen kullanılarak yaraların çabuk iyileşmesini sağlar
Egzama ve sedef hastalıklarında kullanılır
Nasırlarda kompres olarak kullanılır
Solunum yolu hastalıklarında olumlu etki yapar
Ruhsal bozukluklara karşı iyi gelir
Öksürüğü giderir
Ağız boşluğu, boğaz ve diş eti rahatsızlıklarında gargara olarak kullanılır
Lifleri sanayide, özellikle dokumacılıkta kullanılır


Keten tohumu ne içerir?
Omega-3, Omega-6 ve Omega-9 yağ asitleri
Yüksek oranda çözünür ve çözünmez lif
Protein
Lignanlar (kansere karşı maddeler)
Vitaminler
Mineraller
Aminoasitler

Keten tohumu nasıl tüketilir?
Kaynatılarak içilebilir.
Dövülerek, öğütülerek toz haline getirilebilir. Bir kaşık ağza atıldıktan sonra arkasından su içilebilir.
Kavrulmuş olarak tüketildiğinde daha lezzetli olur. Keten tohumunun çok özel bir tadı veya kokusu yoktur, ama kavrulunca güzel bir tada kavuşur.
Tohum şeklinde de tüketilebilir.


Yemeklere, yoğurda, salatalara, müsliye, pasta, börek gibi unlu mamullere karıştırılarak da tüketilebilir.
Günde 1-1.5 çorba kaşığı keten tohumu sağlıklı kalmak açısından yeterlidir.
Dozunu kaçırmamakta yarar var.

09 Ekim 2007 Salı

Kırmızı Kore Ginseng - Panax Ginseng

Ginseng’in botanik ismi olan "Panax", Yunanca "tam iyileşme” anlamına gelen “panacea” kelimesinden türetilmiştir. Ginseng’in tüm şifalı bitkiler içerisinde en etkili adaptogen (strese karşı direnci artıran bir ajan) olduğu düşünülür. Ginseng, fiziksel aktiviteleri ve vücut direncini artıran bir bitkidir ve fiziksel ve mental (zihinsel) dayanıklılığı artırır. Ginseng’in uzun bir süreden beri, özellikle erkeklerin üretkenliğini, erkeklik hormonu (testesteron) ve sperm miktarını, cinsel gücünü ve dolaşım sistemlerini (özellikle prostat büyümesine karşı) olumlu bir şekilde etkilediği de bilinmektedir. Ayrıca o, erkeklerde aşırı stres ve yorgunluktan kaynaklanan performans düşüklüğünü de giderebilmektedir. Ginseng’in kadınlar üzerindeki beynin hafıza (bellek) merkezlerini uyarıcı etkisinin bulunması ise yenidir. M.S 1. yüzyıla ait bir Çin metnine göre; Ginseng, zihni güçlendirici, irfan ve bilgeliği artırıcı bir şifalı bitki olarak tanımlanmakta ve düzenli kullanımının yaşam süresini artıracağı belirtilmektedir. Kırmızı Kore Ginseng ise Uzakdoğu ülkelerinde 2000 yıldan fazla bir süredir kullanılmakta olan geleneksel şifalı bitkiler içerisinde en yaygın olanıdır. Ayrıca Uzakdoğu insanları arasında gizemli bir bitki olarak büyük bir ün ve şöhrete sahiptir. Çoğu insan Ginseng’in kuvvet verici bir tonik ve çeşitli hastalıklara karşı bir koruyucu olduğuna inanmaktadır.

Çin kaynakları; Kırmızı Kore Ginseng’inin kalp, akciğer, sindirim sistemi organları, ve böbrekler üzerinde oldukça etkili bir tonik etkisine sahip olduğunu yazmaktadır.O aynı zamanda ruhsal düzeni sağlayıcı, korkuları giderici, , zihni açıcı, anlayış yeteneğini, ve yaşam süresini artırıcı bir şifalı bitki olarak da belirtilmektedir. Günümüzde, Kırmızı Kore Ginseng’i sadece Uzakdoğu ülkelerinde kullanılmamakta, aynı zamanda tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Kırmızı Kore Ginseng’i, diğer ginsenglerden özellikle farklıdır. Kırmızı Kore Ginseng’inin üretimi 6 yıl sürmekte ve diğer ginsengler 8-9 çeşit faydalı madde içerirken, Kırmızı Kore Ginseng’i 22 çeşit faydalı madde (ginsenosides) içermektedir. Aynı zamanda Kırmızı Kore Ginseng’i, yaşlanma etkilerini geciktirici anti-oksidant maddeler ve diğer herhangi bir ginseng türünde bulunmayan insülin benzeri maddeler de içermektedir. Son yirmi yılda bilimadamlarınca Kırmızı Kore Ginseng’inin insan vücudu üzerindeki etkileriyle ilgili araştırmalar, onun vücut üzerinde bir kaç değişik şekilde etki yaptığını bilimsel olarak ortaya koymuştur. Yapılan bu araştırmalara göre;

a) Kırmızı Kore Ginseng’ inin Karaciğer Üzerindeki Etkileri:
Kırmızı Kore Ginseng; karaciğeri, alkol tüketiminin, toksik ve çeşitli hastalıkların etkisinden korumaktadır. Deney ve araştırmalar; Kırmızı Kore Ginseng’inin vücudun protein, nükleik asit sentezi, karbonhidrat ve yağ metabolizmasını uyardığını göstermiştir. O aynı zamanda vücut tarafından üretilen veya dışardan alınan toksik maddelerin yanmasını ve onların vücuttan atılmasını da hızlandırmaktadır. Bu yüzden Kırmızı Kore Ginseng’i, karaciğer sağlığını korumakta ve karaciğer hücrelerinin yenilenmesini kolaylaştırmaktadır.

b) Kırmızı Kore Ginseng’ inin Stres Üzerindeki Etkileri:
Araştırmalar, Kırmızı Kore Ginseng’inin stresi azaltıcı ve hatta yok edici etkileri olduğunu ortaya koymuştur. O, fiziksel stresi (radyasyon, soğuk ve sıcaktan kaynaklanan), kimyasal stresi (bazı kimyasal maddelerin ve alkol alımından kaynaklanan) ve biyolojik stresi (virüs veya bakterilerden kaynaklanan) gidermektedir. O, zihni güçlendirmekte, radyasyon veya radyasyon (ışın) tedavisinin yol açtığı hücre tahribatını azaltabilmektedir. Bu yüzden radyasyon (ışın) tedavisi gören hastalar için de oldukça faydalı olabilir.


c) Kırmızı Kore Ginseng’ inin Diğer Etkileri:
Stres, depresyon veya diğer sert ve olumsuz koşullar altındaki vücut metabolizmasını koruyan bir tonik etkiye sahiptir. Şeker hastalığının iyileşmesine yardımcı olabilir ve kandaki şeker, lipit ve kolesterol seviyesini düşürür. Tümör . Anemiye (kansızlık) karşı iyi gelir ve özellikle kanser hastalarında görülen kandaki bazı eksiklikleri giderebilir. Bağışıklık sistemini güçlendirir ve kalp-damar sistemi üzerinde olumlu etkisi vardır.

Yalnızlık Geni Hasta Ediyor

ABD'de yapılan bir araştırma, yalnızlığın fiziksel sağlığı olumsuz etkilediğini ve hastalığa yakalanma riskini artırdığını ortaya çıkardı.Los Angeles'taki California Üniversitesi'nin (UCLA) bir grup deneğin sosyal yaşamlarıyla genlerinin aktifliğini karşılaştırarak yaptığı araştırmada, kendilerini "sosyal açıdan izole olmuş" hisseden deneklerde bazı genlerin daha aktif, bazılarınınsa daha pasif olduğu görüldü. "Yalnız" deneklerde aşırı aktif olan genlerin dokulara zarar vererek hastalıklara yol açabildiği belirlendi. Virüslerle savaşmada ve bağışıklık sistemini desteklemede etkili olan genlerinse bu kişilerde daha pasif halde olduğu tespit edildi.

Önemli olan dostlarınız
UCLA araştırmacıları, yalnızlığın sağlık üzerinde etkisinde, arkadaş sayısının değil, arkadaşlıkların niteliğinin önemli olduğunu belirtti. Araştırma ekibinin lideri Dr Steven Cole, "Genler açısından kaç insan tanıdığınızın önemi yok, kaç kişiye gerçekten yakın hissettiğiniz önemli" dedi. Daha önce yapılan araştırmalar da sosyal açıdan yeterince destek bulamayan kişilerin kalp hastalıklarına yakalanma riskinin daha fazla olduğunu göstermişti.

07 Ekim 2007 Pazar

Kadın Orgazmı Nedir?

İki türlü orgazm vardır.
Bir tanesi klitoral orgazm diğeri vaginal orgazm klitoral orgazmla, vaginal yoldan orgazma ulaşabiliyorlar.
Klitoral orgazmın vaginal orgazımdan farkı, klitoral orgazm temas öncesi sırf klitoristin masajıyla elde edilen bir orgazmdır.
Halbuki vaginal orgazm temas sonucu ortaya çıkan bir orgazmdır. Bu çok daha zor elde edilen bir orgazmdır.
Kadınların en büyük sorunu da zaten vaginal orgazma ulaşamamaktır ama bu zaten çok tabii bir olaydır ve çok da üzerinde durmamak lazımdır.
Yani öyle veya böyle bir yoldan orgazma ulaşılabiliyorsa sorun yoktur.

05 Ekim 2007 Cuma

Milia, Miliaria, Moğol Lekeleri


Milia
Yeni doğmuş bebeğin yüzünde bulunan, sivilceye benzeyen küçük beyaz yumru ya da kistlere denir.

- Kıl foliküllerinde oluşan yüzeysel deri kistleridir.

- Alında,burun ve yanaklarda 1 mm çapında beyaz şekilde görülürler.

- Birkaç hafta içinde kendiliklerinden düzelirler

Miliaria (Ter Retansiyon Sendromu)

- Ter kanallarının mekanik tıkanması sonucu geçici , toplu iğne başı büyüklüğünde kabarcıklardır.

- Genellikle sıcak ve nemli çevre koşullarında oluşur.

- Daha çok kıvrım yerlerinde görülür.

- Çocuğu serin yerde tutmalı ve banyo uygulanmalıdır.

- Zararsızdırlar ve tedavi ile kendiliğinden yok olurlar.

Moğol Lekeleri (Mongol Lekeleri)
Yeni doğanda mavi ile açık gri arasında çürüğü andıran kenarları belirgin moğol lekeleri bebeğin poposunda veya sırtında bazen de bacaklarda ve omuzlarda görülürler.

Siyah, doğulu veya hint kökenli 10 çocuktan 9’unda bu lekeler vardır.

Yanlış tanımlanan bu lekeler , ataları Akdenizli olan bebeklerde de epeyi yaygındır. Fakat sarı saçlı , mavi gözlü çocuklarda ender görülür.

Çoğu doğumda görüldüğü ve ilk yıl içinde ortadan kalktığı halde bazen sonrasında ve hatta erişkinlikte bile görülmeye devam eder.

İkiz Gebelikler



Annenin gebelikte iki bebek taşıması durumudur.Tek yumurta ikizinde döllenmiş bir yumurta gelişimi sırasında ortadan ikiye ayrılarak iki ayrı bebek oluşturulur.

Bu durumda ortaya çıkan bebeklerin cinsiyeti ve genetik özellikleri birbirininaynıdır.Tek yumurta ikizleri tek plasentadan beslenirler.Tek yumurta ikizlerinin ailesel özelliği yoktur,tamamen rastlantı ile ortaya çıkarlar.Annenin iki ayrı yumurtasınız aynı anda döllenerek gebelik oluşması durumunda farklı yumurta ikizlerioluşur.Bu durumda bebeklerinin genetik yapıları farklıdır,farklı cins olabilirler.Farklı yumurta ikizleri ailesel eğitim gösterirler.Son yıllarda ikiz gebelik oranları %3 `e kadar artmıştır. Bunun en önemli sebebi yardımla üreme ( tüpbebek) tekniklerinin yaygın kullanılmasıdır. İkiz gebeliklerin %30 `u tek yumurta ikizi % 70` i farklı yumurta ikizidir.

İkiz gebeliklerde her türlü gebelik sorunu daha fazla oranlarda görülür:
Erken doğum
Erken membran rüptürü
Gebelik hipertansiyonu
Bebeklerde gelişme problemleri
Ani bebek ölümleri
Doğumlarda sezaryen oranları artmıştır.
Bazen beslenme problemleri nedeniyle ikizlerden biri gelişimi geri kalabilir.

Tek gebeliklere göre daha fazla istirahat gereklidir. Bazen çıkabilecek sorunlar nedeniyle doktorunuz yoğun istirahat önerebilir , hatta uzun süre hastane ortamında kalmanız gerekebilir.

ÖNERİLER:
İkiz gebeliğiniz varsa erken doğum riskiniz artmıştır. Dikkatli olunuz.
Bol sıvı gıda alınız.
Bol istirahat ediniz.
Stresden , koşuşturmadan uzak durunuz.
Doktorunuzun önerilerine dikkatle uyunuz.
Günde 2700 kalori almalısınız. ( Normal gebelikde 2300 kalori yeterlidir.)
Çoğul gebeliklerde kansızlık daha fazla görülür. Vitamin ve demir desteği daha fazla olmalıdır.

Yazan : Op.Dr.Özer Kutlu
Haber Kaynağı : Bursa ZübeydeHanım Doğumevi

Hamilelikde Mide Bulantısı


Hamilelerin en büyük sıkıntısı kuşkusuz mide bulantıları. Peki önüme geçmek için küçük önlemler mümkün mü? Ancak doktorunuza danışmayı sakın unutmayın
Genellikle sabah hastalığı olarak bilinir ve gebe kadınların yarısından fazlasını etkiler. Gebeliğin erken dönemlerinde kötüleşir ve gebeliğin 16. haftasında kayıp olur. Gebe kadınların ve ailelerin yaşam kalitelerini etkileyebilir.


Aşağıda yazılan bazı önlemler ve hatırlatmalar bu yaygın problemi iyileştirmede yardımcı olabilir. Hamile kadınlar aşağıda kendileri için uygun olanı seçmelidir.
Aşırı ölçüde yemeyiniz.

Her 2-3 saatte bir küçük miktarlarda yemek yiyiniz.

Çorba ve diğer sıvıları öğünlerde değil, katı yiyeceklerden bir saat sonra öğünler arası yiyin. Bu ani kusmaya yol açan midenin gerilmesini önlemeye yardımcıdır.

Sindirilmesi güç olduğundan bulantı meydana getiren yağlı ve kızartılmış besinlerden sakınınız. Hatta böyle besinlerin pişirilmesi sırasındaki koku bulantıya neden olabilir.
Hafif mevsimlik sebzeler yiyiniz.

Yemeklerden sonra bir müddet dik oturunuz. Bu mide bulantısını azaltacaktır.
Gece alınan hafif yemekler mesela yoğurt, süt, meyve suyu, ekmek veya küçük bir sandviç sabah bulantısını azaltır. Yine bu küçük öğünden sonra bile 10-20 dakika dik oturmak gerekir.

Sabahleyin uyanır uyanmaz yiyeceğiniz kuru ekmek, kraker veya diğer tahıl ürünlerinden yapılmış yiyecekler bulantıyı azaltabilir.
Yatak odanızı karartınız veya loş bir odada uyuyunuz. Yataktan yavaşça kalkınız ve ani hareketlerden kaçınınız.

Yemekten hemen sonra dişlerinizi fırçalamayınız.

Gevşemeye, stresten uzak durmaya çalışınız, ayaklarınızı uzatıp başınızı hafifçe yükselterek gün boyunca dinlenmeye çalışınız.

Bulantı hissettiğiniz zaman gazoz, maden suyu türü veya karbonatlı su türünden azar azar içiniz.
Temiz hava iyi gelebilir. Kısa yürüyüşler yapınız veya pencere açık iken uyumaya çalışınız. Yemek pişirirken camı açık tutunuz ve kokuyu dışarı atmak için fan kullanınız.

Ekşi, turşu veya limona benzer şeyleri yiyin veya içiniz.

Bazı insanlar bitkisel çayların bulantıya iyi geldiğini söylemişlerdir. İlaçlar gibi bu çaylar da bitkilerden yapılmıştır. Bu açıdan dikkatli kullanılmalıdır. Nane, ahududu, karahindi baba çiçeği, zencefil, papatya gibi bitkiler bu listeye dahil edilebilir.
Düşük kan şekeri, düşük B6 vitamin seviyeleri, potasyum ve magnezyum dengesizliği bulantıya neden olabilir. İyi ayarlanmış bir diyette bu vitamin ve mineraller yeterli miktarda bulunmalıdır. Diğer sorularınız için doktorunuzun ve diyetisyeninizin görüşünü almalısınız. Bunlara ek olarak gerekli tıbbi tedavide kusmayı önleyici ilaçlar, vitaminler ve mineraller tavsiye edilir.

Gebelik başlangıcında oluşan bulantı ve kusmalar zaman içinde geçecektir. Ciddi bulantı ve kusmalar nadir olup, kusma miktarından endişeli iseniz doktorunuza başvurunuz.

Spectacular Kefir Drink

Make kefir with the freshest milk possible and add as many of the following ingredients as desired:

1 tsp. of unrefined flax seed oil
Lecithin, which aids fat digestion, to taste
Fiber, such as Nutri-Flax
Probiotics (friendly bacteria)
Natural flavorings or herbs such as stevia, nutmeg, cinnamon, non-alcoholic vanilla or natural fruit flavoring
Fresh or frozen organic fruits, strawberries, raspberries, bananas, kiwi, mango etc. Blend together for a delicious, nutritious breakfast, lunch, or snack and enjoy!

02 Ekim 2007 Salı

Kemik Erimesi (OSTEOPOROZ) İçin Önemli Risk Faktörleri

Osteoporoz yani kemik erimesi kemik doku yogunluğunun azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Kemik erimesinin şiddeti arttıkça kemik kırılganlığı da artmaktadır. Osteoporoz ciddi ve sinsi bir hastalıktır. Bu yüzden kemik erimesi, zamanında yakalanıp önlenmezse sakatlıklara ve ölüme neden olur.

Faktörler:
1. Kadın olmak
2. 50 yaşın üstünde olmak (Yaş arttıkça yoğunluğunu kaybeden kemikler zayıflar)
3. Menopoza girmiş olmak (Menopoza girmiş kadınların ortalama üçte birinde osteoporoz gelişmektedir ki, bunun sorumlusu östrojen düzeyindeki azalmadır)
4. Erken menopoza girmek veya yumurtalıkların operasyon ile alınmasını takiben cerrahi (yapay) menopoza girmek.
5. Erkeklerde erkek cinsiyet hormonu olan testosterondaki azalma ile kemik kütlesi de azalabilmektedir (Erkeklerde gonad fonksiyonunun; işlevinin herhangi bir nedenle azalması osteoporoza bağlı kırıklara yol açabilmektedir).
6. Düşük kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenme ve vitamin D eksikliği
7. Fiziksel aktivitenin, hareketliliğin ve egzersizin az olması, (egzersizin kemik kütlesini arttırdığı, kemiği kuvvetlendirdiği kanıtlanmıştır).
8. Ailede osteoporozlu kimselerin bulunması (kırıklara yatkınlığın bir kısmı kalıtsaldır; annelerinde omurga kırığı öyküsü olan genç kadınlarda da kemik kütlesinde azalmaya rastlanmaktadır)
9. Kısa boylu, ince yapılı kişiler iri yapılı, kilolu kişilere göre daha fazla osteoporoz riski taşımaktadırlar.
10. Beyaz tenli, açık renk gözlü olmak.
11. Sigara içmek
12. Alkollü, kolalı ve kafeinli içecekleri çok fazla tüketmek.
13. Bazı ilaçları uzun süreden beri veya yüksek dozlarda kullanıyor olmak (örneğin; kortikosteroidler, lityum, alüminyum, antikonvülzanlar, antiasitler, antikoagülanlar, siklosporin, tiroid ilaçları ve bazı kanser ilaçları gibi).
14. Bazı hastalıkların olması. Örneğin; şeker hastalığı, tiroid veya paratiroid bezinin fazla çalışması, mide-barsak operasyonu geçirmiş olmak, uzun süren hareketsizlik, felçler, bazı romatizmal hastalıklar ve diğer bazı endokrin (hormonal) hastalıklar osteoporoza neden olabilmektedirler.

Sağlıklı Gençleşme


Her zaman sağlıklı ve genç kalmak tamamen sizin elinizde. Dünyaca ünlü realage uzmanı Prof. Dr. Mehmet Öz ‘ün tavsiyelerine uyun yeter.

1. Vitaminlerinizi alın
Düzenli olarak C vitamini (1200 mg/gün), E vitamini (400 IU/gün), kalsiyum (1000-1200 mg/gün), D vitamini (400-600 IU/gün), folat (400 mikrogram/gün), ve B6 vitamini (6 mg/gün) almak gerçek yaşınızı 6 yaş geriye taşıyabilir.
2. Sigarayı bırakın ve pasif içici olmaktan sakının
Sigara gerçek yaşınızı 8 yaş ileriye taşıyabilir.
3. Kan basıncınızı öğrenin ve izleyin
Düşük kan basıncına sahip bir kişi (~115/75 mm Hg) yüksek kan basıncına sahip bir kişiden (160/90 mm Hg’dan daha yüksek) 25 yaşa kadar daha genç kalabilir.
4. Yaşamınızdaki stres kaynaklarını azaltın
Çok stresli olduğunuz zamanlarda gerçek yaşınız takvim yaşınızdan 32 yıla kadar daha ilerde olabilir. Sağlam sosyal ilişkiler kurarak ve stres azaltma stratejilerinden yararlanarak stresin sizi taşıdığı fazladan 32 yılın 30’unu geriye doğru katetmek mümkündür.
5. Diş ipi kullanın
Diş ipi kullanmak ve dişlerinizi düzenli olarak fırçalamak gerçek yaşınızı 6.4 yıl geriye taşıyabilir.
6. Aktif olun
Az miktarda egzersiz bile (günde 2 kez 20 dakikalık yürüyüş) gerçek yaşınızı neredeyse 5 yıl geriye taşıyabilir.
7. Emniyet kemeri kullanın
Emniyet kemeri kullanma alışkanlığını edinmek ve her zaman hız sınırının 10 km/ saat altında araç kullanmak gerçek yaşınızı 3.4 yıla kadar geriye taşıyabilir.
8. Lifli gıda tüketin
Günlük beslenme sırasında 25 gram lif tüketen birinin gerçek yaşı günde 12 gram lif tüketen birine göre 2.5 yıl daha geridedir. Erkeklerin günde 25 gramdan da daha fazla lif tüketmeleri gerekir.
9. Sağlığınızı yakından izleyin
Sağlığı ile ilgili gelişmeleri titizlikle izleyen, tedavi ve bakım konusunda standartlarını her zaman yüksek tutan kişiler bunu yapmayanlara göre 12 yaşa kadar daha genç kalabilirler.
10. RealAge önerilerini izleyin; kendinize bir Sağlıklı Gençleşme Planı oluşturun
Tüm yaşamınızı göz önüne aldığınızda gerçek yaşınızı 26 yıla kadar geriye taşımanız olanağı mevcuttur. Bu yaşamınızın bundan sonraki her gününü daha genç yaşamanız, ve kalan yaşamınızı olabilecek en uzun sürede ve en yüksek enerji ile sürdürmeniz anlamına gelmektedir.
11. Bol bol gülün
Kahkaha stresi azaltır, bağışıklık sistemini destekler ve gerçek yaşınızı 8 yıla kadar geriye taşıyabilir.
12. Yaşam boyu bir “öğrenci” olarak kalmayı hedefleyin
Yaşam sürecinde entelektüel faaliyetlerden uzak kalmayan kişiler gerçek yaşlarını 2.5 yıla kadar geriye taşıyabilirler.

Duygusal Yeme

Ne yediğiniz kadar neden yediğiniz de önemlidir. Hepimiz zaman zaman aç olmadığımız halde yemek yerken buluruz kendimizi? Hiç düşündünüz mü neden? Fiziksel açlığın söz konusu olmadığı durumlarda, bazı duyguların tetiklemesiyle atıştırmaya duygusal yeme diyoruz. Eğer duygusal yeme probleminiz varsa önce hangi duyguların bunu tetiklediğini bulmaya çalışmalısınız.

1. Öfke:
Öfkeniz kendinize ya da başka birine yönelik olabilir. Ne olursa olsun, öfkenin yeme duygularınızı tetiklediğinizi fark ettiğiniz anda, mutfağa yönelmeden önce "şu anda bana kendimi daha iyi hissettirecek başka bir yol ne olabilir?" diye sorup alternatif birtakım çözümler bulmayı deneyebilirsiniz. Ilık bir duş almak, bir arkadaşınıza telefon etmek ya da duygularınızı yazmak bunlardan yalnızca birkaçı.

2. Kaygı:
Önemli bir sınav ya da görüşme öncesi, ve siz çok tedirginsiniz. Bir parça çikolata ya da bir paket cips sizi ne kadar yatıştırabilir oysa.. Yapmayın! Kendi kendinize kaygınızın nedenini sorgulamaya çalışın; büyük olasılıkla başarısızlık korkusundan kaynaklandığını göreceksiniz. O zaman iç konuşmanıza dikkat edin, ve kendinize "başaramamam için bir neden yok, yapabilirim!" deyin. Hatta bunu yüksek sesle de söyleyebilirsiniz. Derin bir nefes alın ve kendinizi hazırlığını yaptığınız şeyi başarılı bir şekilde tamamlamış olarak hayal edin. Göreceksiniz işe yarayacaktır.

3. Can sıkıntısı:
Birçoğumuz, özellikle de evde yalnız olduğumuzda soluğu mutfakta alırız. Yemek yemek can sıkıntısını gidermekte en sık başvurulan yollarından biridir. Oysa yedikten sonra can sıkıntınız geçmediği gibi, ardına bir de suçluluk duygusu takısı eklenmiş olacaktır. Fiziksel olarak aç olmadığınızı hissediyorsanız ve canınız sıkılıyorsa kendinizi evden dışarı atın, kısa bir yürüyüş yapın ve bu esnada eve döndüğünüzde yapacağınız bir takım aktiviteler planlayın. Kitap okumak, uzun zamandır ertelediğiniz dolabınızı düzeltme işi, arkadaşlarınıza e-posta atmak ya da dışarıda olmaya devam ederek sinemaya, hatta alışverişe gitmek.
Aman yiyecek alışverişine aç karnına gitmeme kuralını aklınızdan çıkarmayın.

Unutmayın, duygusal yeme hepimizde az ya da çok vardır, ancak size ciddi şekilde zarar verdiğini düşünüyor ve kontrol edemiyorsanız, profesyonel psikolojik desteği da seçenekler arasında düşünmeye başlamalısınız.

Psikolog Ümit Pembecioğlu Oktamış

Dr. Ender Saraç dan Öneriler

Sıvı kaybına en iyi çözüm
Maden suyu, 'Günde bir küçük şişe maden suyu içilmesi gerekmektedir. Aşırı terlenen günlerde iki küçük şişe de içilebilir. Maden suyu, kaybettiğimiz sıvı dışında iyon ve minerallerin kaybını da karşılar.'

Aromatik yağlarla masaj
'Kuru ciltler için susam yağı, hindistan cevizi yağı, zeytin yağı, avakado; çok yağlı ciltler içinse ham ipek kese kullanılır ve kurutucu baharatlı masaj yapılması gerekir.'

Bezelye ile parlak bir ten
Sürekli bir bakım ve güzellik sağlayan bitkisel karışımların yararları, yıllar süren deneyimlerle kanıtlanmış. Sözgelimi bezelye ve pekmezin ana maddeler olarak kullanıldığı karışım cildinize hem parlaklık kazandırıyor, hem de sağlıklı ve diri tutuyor...

Meyve - Sebze Destekli Diet

Bu diyet "tek gıda rejimi" adı verilen diyetlerden olup, hergün, en az 4 bardak soda ya da su tüketilmesi tavsiye edilir. Yemeklerinize, çesitli bitki ve baharatlar ile, tuz, acı biber ve sirke ekleyebilirsiniz. En fazla 7 gün uygulanmalıdır.

Günlük kalori: 1000 Kcal

Bu diyetin günlük menüleri:
1.GÜN · : Muz hariç gün boyunca istediğiniz kadar meyve
2.GÜN · : Gün boyunca sadece istediğiniz kadar sebze yemeği (patates hariç)
3.GÜN · : İstediğiniz kadar meyve ve sebze yemeği (patates ve muz hariç)
4.GÜN · : 5 muz, 5 bardak süt
5.GÜN · : Haşlanmış sebze, ızgarada pişmiş bir parça biftek, tavuk veya balık (Öğle ve Akşam)
6.GÜN · : 2 parça ızgara biftek , çiğ sebze, (havuç, kereviz, domates, lahana vs) (Öğle ve Akşam)
7.GÜN · : Haşlanmış sebze, ızgarada pişmiş bir parça biftek, tavuk veya balık (Öğle ve Akşam)

Kavgadan Sonra Barışın

Kavga ve tartışmaların da ilişkinin bir parçası olduğunu kabul etmek gerekir. Bu yüzden eşinizle ya da birlikte olduğunuz kişiyle aranızda yaşanan tartışmalar hemen moralinizi bozmasın...
Ancak şunu da unutmamalısınız ki sağlıklı bir ilişki için kavga sonrası barışmayı da bilmelisiniz. İlişki terapisti Paula Hall, BBC'nin internet sitesinde bu konuda bazı hatırlatmalar da bulunuyor.

Kavga nedenleri
Öncelikle sizi kavgaya iten, tartışmanıza neden olan sorunları bir düşünün. Anlık sinir ve öfkeniz geçtiğinde bunların ne kadar saçma olduğunu siz de göreceksiniz.
Sakinleştikten sonra karşınızdaki kişi ile çok daha iyi iletişim kurduğunuzu siz de fark edeceksiniz. Küsmek, karşınızdaki kişiye hakaret edecek şekilde konuşmak ve çocuksu hareketlerden kaçınmalısınız. Sinirli olduğunuz anlarda sessizliğinizi korumanız doğru bir davranıştır. Ancak daha sonra niçin kızdığınızı mutlaka eşinize ya da sevgilinize anlatın. Uzun süre sessiz kalır, kızma nedenlerinizi açıklamazsanız karşınızdaki kişi de yanlışlarını düzeltme fırsatı bulamaz.

Onu iyi dinleyin
Eşinizin ya da sevgilinizin de size yapmak istediği açıklamalar olabilir. Bunları dinlememezlikten gelmeyin. Daha fazla bilgi almaya çalışın, sizi rahatsız eden konuları da ona açıklamaktan çekinmeyin. Kendinizi karşınızdaki kişinin yerine mutlaka koyun. Onun hislerini anlamaya çalışın. Bu konuda da objektif olmaya çalışın.

İçinize atmayın
Duygularınızı gizlemeyin. Kendinizi iyi ifade etmeye çalışın. Sürekli içinize atmayın. Rahatsız olduğunuz konuyu zamanında dile getirin ve çözüm arayışına katılın. Olayları tek taraflı olarak düşünmeyin. Eğer eşiniz ya da sevgiliniz hata olarak düşündüğünüz birşey yapmışsa, onu bunu yapmaya iten nedenleri düşünün. 'Sizin bunda rolünüz olabilir mi?', 'sizden kaynaklanan sebepler var mı?' tarafsız olarak düşünün.

01 Ekim 2007 Pazartesi

Cinsel İlişkide Ağrı-Acı

Cinsel ilişki sırasında ağrı ve veya acı duyulmasına veya rahatsızlık duymaya tıbbi olarak disparoni adı verilir. Bu ağrı veya acıma vajene giriş sırasında veya girdikten sonra veya penisin hareketi ile vajen girişinde, vajina içinde veya karın içinde hissedilebilir.
Şikayet acıma, yanma, ağrı, karın içinde ağrı, basınç hissi, yırtılma gibi bir his veya rahatsızlık duyma şeklinde olabilir.Bu şikayetin nedeni iki tanedir.

1-Bedensel bir nedenden (organik) dolayı olabileceği gibi
2-Psikolojik nedenlerden dolayı da olabilir.

Şikayetler ilk cinsel ilişki ile başlayabileceği gibi, daha önce rahat ve zevkli ilişki yaşamış bayanlarda bile daha sonradan ortaya da çıkabilir veya ara ara da tekrarlayıp kaybolabilir, koşullara göre değişebilir.
Hangi nedenden dolayı oluştuğu çok çok önemlidir, çünkü tedavi bunun tespitinden sonra nedene yönelik yapılacaktır ve tedavide nasıl bir yol izleneceği ancak muayene ile anlaşılır.

Bedensel nedenler nelerdir?
-kızlık zarıyla ilgili sorunlar (zarın kalın olması gibi )
-vajinada ki darlıkların, kitlelerin yarattığı sorunlar
-vajinadaki kuruluğa
-ilişki öncesi ıslanamamaya bağlı şikayet olabilir.

Bu bazı enfeksiyonlar sonucu orada ıslanmayı sağlayan bezlerin yapısının bozulmasından, veya yaşlılığa bağlı olarak veya kullanılan bazı ilaçlardan veya bazı tedavilerden veya bazen çok nadir doğuştan olabilir.
-vajinal enfeksiyonların bazıları normalde bile yanma ve kaşıntı yaparlar ki bunlar ilişkide daha fazla sıkıntı yaratabilirler
-herpes virusleride aktif olduklarında ilişkide ağrı,yanma, acıma yaparlar-bazen normal doğum sırasında vajende veya rahmi tutan bazı bağlarda meydana gelen harabiyetde daha sonra ilişkide şikayete sebep olabilir
-yaşlılığa bağlı vajende esnekliğin azalmasıda acı sebebi olabilir, özellikle menopozdan sonra bu tip şikayetler olabilmektedir, dokular esnekliklerini yitirdiklerinden cinsel ilişki tahrişe ve ağrıya neden olabilir.
- zor doğumlardan sonra yırtılma olduğunda veya doktor tarafında epizyotomi dediğimiz yöntemle doğuma yardım edildiğinde fazla dikiş veya iyileşmesi esnasında enfeksiyon olduğunda dikiş yerleri genelde sertleşerek ve yükselerek iyileşirler (nedbe oluşumu) ve bu nedbeler ilişkide ağrı duyulmasına neden olur.
-allerjik nedenler; prezervatife, eşinin spermine, kullanılan jele veya diğer alerjik nedenlerden dolayı oluşur
-karın içindeki kitleler,enfeksiyonlar
-rahimdeki kitleler
-endometriyozis denilen birhastalık sonucu oluşan yapışıklıklar
-geçirilmiş bazı karın içi ameliaytların sonucu oluşan yapışıklıkların yarattığı şikayetler
-leğen kemiği ( pelvis) kırıkları
-idrar yollarındaki enfeksiyon ve diğer problemler
-çok nadir bazı barsak hastalıkları (Crohn hastalığı-Divertikülit)
-bazen kabızlık-erkeğin organının normalden büyük olması ve diğer bazı nedenler

Psikolojik Nedenler Nelerdir ?
Psikolojik nedenlerde genelde kadın duyduğu huzursuzluğu acı olarak tanımlamaktadır
-gebe kalma kaygısı
-nedensiz suçluluk duygusu ve ilişkiden kaçmak için kendine haklı sebep yaratma
-ilişkide normalde kişiye zevk veren basınç hissini yanlış tanımlayıp acı olarak nitelendirmek
-çeşitli korkular
-fobik reaksiyonlar
-partneri sevmemek, başka birini sevmek
-partnerle uyumsuzluk
-taciz, tecavüz gibi olayların yaşanmış olması
-ilk ilişkide çok can acıması ve bunun korkusunun yerleşmesi
-ilişkiye girememe nedeni korku olan yani vajinismuslu kadınlarda bu korkunun acı olarak ifade edilmesi

Tedavi;
Tedavi muayene ve gerekiyorsa yapılan test sonuçlarında bulunan nedenin giderilmesi olarak yapılacaktır. Tedavi bazen sadece bedensel,bazen sadece psikolojik bazen de hem psikolojik hem de bedensel olarak yapılır. Psikolojik olaylarda ise altta yatan sebep olan olayın çözülmesine bağlıdır. Tedavide başarı oranı yüksektir.
Tedavi için; kadın doğum uzmanlarına baş vurabilirsiniz.

Böyle bir probleminiz varsa;
Şunu bilmelisiniz ki ilişkide acı hissi kadını cinsellikten soğutur, psikolojik problemler yaratır, kendine saygısını kaybetmesine neden olabilir, kendini yetersiz veya anormal görebilir. Partneri ile arasında soğukluk olur, genelde erkek canı yanan bir kadınla sevişmek istemez, zamanla çiftler arasında saygı kaybı yaşanır, suçlama ve aldatmalar yaşanabilir. Bunları kendinize ve karşınızdakine yaşatmamak, hayatımızın merkezlerinden, kadınla erkeğin en önemli kontağı olan, vazgeçilmez olan cinsellikte, daha güzel, mutlu, uyumlu bir cinsel ilişkiye kavuşmak, partnerinizle daha yakın olmak, kendinize saygı duymak istiyorsanız çekinmeden tedaviye gitmelisiniz.

sağlıklı insan = mutluinsan
Dr. Cenk Kiper

www.mutluinsan.com