HASTALIKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HASTALIKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2008 Pazar

Gözünüzü Kaşımadan Önce Tekrar Düşünün!


Memorial Göz Merkezi’nden Op. Dr. Mustafa Temel, “Göz kaşıntısı ve gözleri sürekli ovuşturmanın zararlı etkileri” hakkında bilgi verdi. Gün içerisinde gözleri kaşımak pek çoğumuz için masum bir hareket olsa da, gözleri sık sık kaşımak ve ovuşturmak pek çok hastalığa davetiye çıkarabilmektedir. Bu hareket bazen doğrudan, yani mekanik etkiyle; bazen de dolaylı olarak hastalık etmenlerinin ortama ulaşmasını sağlayarak, çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir.

Görme bozukluğuna yol açıyor
Gözleri sürekli kaşımak diğer birçok faktörle birlikte; yüksek ve düzensiz astigmatizma gelişmesine, uzağı görmekte zorluğa yol açan “keratokonüs hastalığı”nın oluşmasına neden olmaktadır. Bu hastalık, genellikle ergenlik çağında başlamakta, erişkin yaşlara kadar ilerlemesini sürdürebilmektedir. Bazen ileri derecede görme bozukluğuna yol açabilmekte, sonuçta bazen keratoplasti (halk arasındaki adıyla göz nakli) ameliyatı dahi gerekebilmektedir. Bu nedenle kaşıntıya neden olan, özellikle alerji gibi hastalıklar olduğunda, derhal tedavi yoluna gidilmelidir.

Göz dokularına zarar veriyor

Gözleri kaşıma, mekanik olarak ayrıca göz dokularında zedelenmeye yol açabilir. Kaşınma hissine yol açan şey örneğin; kirpik ya da bir yabancı cisim olduğunda bunlar göz dokularına ilave zararlar da verebilir.

15 Ağustos 2008 Cuma

Yumurtalık (Over) Kanseri


Olguların büyük bir kısmında karın şişliği, karında gerginlik ,ağrı, kabızlık şikayeti mevcuttur. Bazen vajinal kanama olaya eşlik eder. Nadiren de olsa over tümöründen östrojen veya adrojen salgılanmasına bağlı olarak erken yaşta adet görme, düzensiz adet görme veya kıllanma saptanabilir. Çok az bir olguda , hastada bir şikayet yoktur.

Bulgular ve Tanı
Olguların küçük bir bölümünde şikayet olmadan jinekolojik muayene sırasında overde kitle saptanabilir. Olguların büyük bir kısmı karın içerisine yayılım yapmış , ileri evre olgulardan oluşur. Bu olgularda yapılan muayene ve ultrasonografik incelemede , batın içerisinde kitle ve asit saptanabilir. Batın içerisinde düzensiz sınırlı, yer yer solid ve kistik alanlardan oluşan kitle saptandığında bir maliğnite olasılığı yüksektir. Serum CA 125 düzeyi çoğu ileri evre olgularda yüksek saptanırsa da, serum tümör belirteç düzeyinin düşük olması , olgunun maliğnite olmadığını göstermez. Serum tümör belirteç düzeyi tanıdan çok, hastalığın takibi için kullanılır. Doppler USG ile kitle içinde düşük dirençli akım (RI <>

Patoloji, Davranış ve Yayılım
Overden kaynaklanan tümörler histolojik olarak epitelyal, borderline epitelyal , germ hücreli veya seks kord stromal tümörler olabilir. Genel olarak baktığımızda çoğu olguda tanı epitelyal kaynaklı over kanseridir. Epitelyal tümörler genellikle orta ve ileri yaş grubunda gözlenirken, germ hücreli tümörler genellikle genç yaş grubunda karşımıza çıkar. Borderline epitelyal over tümörleri (düşük maliğn potansiyelli tümörler) davranış açısından genellikle maliğn epitelyal tümörler gibi davranmazlar. Çoğu kez overde sınırlı iken saptanırlar ve prognozu daha iyidir. Ancak, batın içerisine invaziv veya non-invaziv tipte yayılım yapmış borderline over tümörleri de olabilir. Seks kord over tümörlerinin bir kısmı östrojen veya adrojen salgılayabilirler. Buna bağlı şikayetler veya bulgular gözlenebilir. Bu gibi olgularda over tümörüne, endometriyal hiperplazi veya kanser eşlik edebileceği unutulmamalı ve endometriyum değerlendirilmelidir.

Over kanseri en çok batın içine yayılım gösterir. Çoğu olguda asit de bulunur. Retroperitoneal lenf nodlarına yayılım veya karaciğer, akciğer, dalak gibi organ metastazları da olabilir

Over Kanserinin Evrelemesi
Maliğn over tümörleri de , cerrahi olarak evrelendirilirler (Tablo 3). Klinik olarak overde sınırlı gibi duran bir olguda aslında %20-30 daha ileri bir evre söz konusudur. Dolayısı ile her olgunun gerçek evrelemesi için cerrahi evreleme yapılmalıdır. Evreleme sonucuna göre hastaya ek bir tedavi yapılıp yapılmayacağına karar verilir.. Genellikle , metastatik retroperitoneal lenf nodları kemoterapiye yanıt vermezler. Dolayısı ile, retroperitoneal lenf nodlarının çıkartılması tümör hücre yükünün azaltılması açısından da katkı sağlar.

Over Kanserinin Evrelemesi
1a- Tümör tek overde sınırlı, kapsül invazyonu yok ve /veya asit yok ve/veya batın yıkantı sıvısı negatif
1b- Tümör her iki overde sınırlı, kapsül invazyonu yok ve /veya asit yok ve/veya batın yıkantı sıvısı negatif
1c- 1a veya 1b bulgularına ilave olarak, kapsül invazyonu var ve /veya asit sıvısı veya batın yıkantı sıvısı pozitif.
2a- Uterus veya tubalara yayılım
2b- Diğer pelvis içi dokulara yayılım
2c- 2a veya 2b bulgularına ilave olarak, asit sıvısı veya batın yıkantı sıvısı pozitif.
3a- Batın içine mikroskopik olarak yayılım mevcut.
3b- Batın içine 2 cm den daha küçük makroskopik yayılım mevcut.
3c- Batın içine 2cm den daha büyük makroskopik yayılım mevcut ve/veya retroperitoneal lenf nodları pozitif.
4- Uzak metastaz ( plevral sıvı pozitif, organ parankim metastazı)

8 Ağustos 2008 Cuma

Kulak Ağrıları Neden Geceleri Artar?



Kulağımız neder ağrır, kulak ağrısı neden diş ağrısı gibi geceleri daha da artar ve dünyayı insana zindan eder. Kulak ağrısın dindirmek için neler yapmalıdır?

Kulak ağrısının en sık görülen sebebi orta kulağı boğaza birleştiren östaki kanalının tıkanmasıdır. Genellikle alerji, sinüzit veya grip hastalıkları sırasında ortaya çıkar. Gün boyunca ayakta iken östaki kanalından boğazımızın arkasına doğru rahat akış sağlanır. Ayrıca çiğneme ve yutkunma östaki kanalı etrafındaki kasları hareket ettirerek, orta kulağa östaki kanalından hava giriş-çıkışını sağlar.

Kulak ağrıları neden geceleri artar?

Ancak, uykuya daldığınızda östaki kanalı rahat boşalamaz. Ayrıca gece yeterince yutkunmadığınız için, fazla hava girişi de olmaz. Orta kulaktaki hava, etraftaki dokular tarafından kullanıldığı için, negatif basınç oluşur. Bu da kulak zarının içeri doğru emilmesi anlamına gelir. Gecenin bir yarısında kulak ağrısı ile uyanabilirsiniz. Dış kulak yolu enfeksiyonları, uçak yolculuğu ve tüplü dalış gibi atmosferik değişiklikler, saç kılının tıraştan sonra dış kulak yoluna düşmesi, diş, dil, çene gibi kulakla ilişkisi olmayıp, kulakta hissedilen ağrılar da kulak ağrısını tetikleyebilir.

Nasıl dindirilir?

* Dik oturun.

* Saç kurutma makinesi kullanın: 10 cm. mesafeden ılık hava ve düşük fan hızında kurutma makinesi ağrıyı azaltacaktır.

* Kulak kepçenizi hafif hareketlerle oynatın: Eğer ağrı duyuyorsanız bu muhtemelen dış kulak yolu enfeksiyonudur.

Dış kulak yoluna vücut ısısında yağ damlatılabilir: Vücut ısısındaki suya bebek yağı veya normal zeytinyağı ekleyip, birkaç damla kulağınıza damlatın. Ağrının azaldığını göreceksiniz. Bu, asla zarı delik olan kulağa uygulanmamalıdır.

* Sakız çiğneyin: Östaki kanalının açılması için oldukça faydalıdır.

* Esneyin: Yine östaki kanalını açarak etki gösterir.

* Burnunuzu tutun: Uçakta 10 bin metrede uçarken kulaklarınız tıkanırsa, burnunuzu iki parmak arasında sıkıştırıp, derin bir nefes alın ve havayı genzinize doğru yönlendirecek şekilde üfleyin. Açılma sesi duyacaksınız. Bu basınç eşitlemesinin olduğunu gösterir, aynı zamanda kulak ağrısı da ortadan kalkar. Uçak alçalırken uyumayın.

* Burnunuz tıkalı ve genize doğru akıntı varsa ve her uçağa binişte ağrı oluyorsa, uçağa binmeden 1 saat önce akıntıları azaltan ilâçlardan veya burun damlalarından kullanabilirsiniz.

bugün gazetesi

31 Temmuz 2008 Perşembe

'Şark Çıbanı' Tedavisinde Yenilik


'Mikrokültür' yöntemiyle hastaların tamamına tanı koymak mümkün.
Tıbbi Mikrobiyoloji ve Parazitoloji Uzmanı Prof. Dr. Adil Allahverdiyev, halk arasında "şark çıbanı" olarak bilinen ve bir türü iç organları da etkileyerek ölüme yol açabilen "Leishmania" hastalığının tanısı için güvenli ve başarılı yeni bir yöntem geliştirdiklerini bildirdi.

Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Kimya Metalürji Fakültesi Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Allahverdiyev, Yard. Doç. Dr. Melahat Bağırova, araştırma görevlileri ve doktora öğrencilerinden oluşan bir ekiple enfeksiyon hastalıklarına karşı yeni ilaç ve biyopolimerlere dayalı aşı geliştirilmesi konusunda değişik çalışmalar yürüttüklerini söyledi.

Önemli sağlık problemlerinden biri olarak kabul edilen, parazitleri "Tatarcık-Yakarca" denilen sinek tarafından insana aktarılan Leishmania hastalığına ilişkin çalışmalar da yaptıklarını ifade eden Allahverdiyev, daha önce Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bu konuda yaptığı çalışmalarına, geniş laboratuvar imkanına sahip olan YTÜ Kimya-Metalürji Fakültesi Biyomühendislik Bölümü'nde devam ettiğini kaydetti.

Allahverdiyev, hastalığın daha çok Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde görüldüğünü, yılda yaklaşık 500 binden fazla kişinin bu hastalığa yakalandığını dile getirdi.
Deride şark çıbanına yol açan hastalığın bir türünün de kemik iliği, karaciğer, dalak, lenf düğümleri ve diğer iç organları etkilediğini anlatan Allahverdiyev, erken teşhis edilmemesi durumunda hastalığın ölümle sonuçlanabileceğini belirtti.

'Mikrokültür' adı verdikleri yeni bir kültür tanı yöntemi geliştirdiklerini söyleyen Allahverdiyev, şunları söyledi:"Bu yöntemin duyarlılığı çok güçlendirildi, hastaların yüzde 80-95'ine, neredeyse tamamına tanı koymak mümkün hale getirildi. Tanı koymak için diğer yöntemlerle en az 1 ay, bazen 6 aya kadar uzanan zamana ihtiyaç duyulurken yeni mikrokültür yöntemiyle süre maksimum 1 haftaya indi. Ekonomik açıdan da diğer yöntemlere nazaran 100-130 kez daha ucuza geliyor."

Prof. Dr. Allahverdiyev, çalışmaya ilişkin son gelişmelere de değinerek, ellerindeki teknolojik imkanları kullanarak yöntemi daha da geliştirdiklerini, tanı süresini bir güne indirmeyi başardıklarını bildirdi.

TRT

2 Haziran 2008 Pazartesi

KEÇİBOYNUZU NEDİR?



Anadolu’da bazı yörelerde harnup olarak da bilinir.Yeryüzünün en eski bitkilerinden olup anavatanı olarakGüney Anadolu, Suriye, Kıbrıs, Yunanistan, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Filistin ve Libya olupmemleketimizde, Antalya, Mersin, Silifke, Datça dolaylarında yaklaşık 1500 km2lik sahil şeridinde doğal olarak yetişmektedir. Keçiboynuzu, yetişmeye başladığı ilk 15 yıl meyve vermeyen bir bitkidir.Meyveleri ilk başlarda yeşil olup, olgunlaştıkça kahverengileşen ve tam olgunlaşınca parlak kahverengi renk alır.

Keçiboynuzunun en büyük özelliği nefes darlığına karşı oldukça etkili olmasıdır.Keçiboynuzunun nefes darlığına karşı etkili olan etkin maddesi hemen hemen başka hiçbir bitkide bulunmamaktadır.Bu etkin madde aynı zamanda bazı alerjik astım rahatsızlıklarında öylesine etkilidir ki;derhal sonuç almak mümkün olabilmektedir.Ayrıca alerjinin neden olduğu nefes darlığı problemlerinde büyük bir başarıyla uygulanabilir .

Keçiboynuzunun içerdiği gallik asit insan sağlığı üzerinde öylesine çok yönlü özellikleri olan bir maddedir ki,bu özelliklerinden bazıları aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

Analgesic Ağrı kesici
Antiallergenic Alerjiye karşı
Antiasthmatic Astıma karşı
Antibacterial Bakteri yok edici
Antibronchitic Bronşite karşı
Anticancer Kansere karşı
Antihepatotoxic Karaciğeri toksinden arındırıcı
Antioksidant Serbest radikalleri yok edici
Immunostimulant Bağışıklık sistemini güçlendirici
Antiviral Mikroplara karşı
Antiseptic Antiseptik
Cancer-preventive Kansere karşı koruyucu
Antinitrosaminic Nitrozamin yok edici
Bronchodilator Bronş genişletici
Antipolio Çocuk felçine karşı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi gallik asit çok yönlü bir maddedir. Bu maddenin belirtilen bu özelliklerini artıran ve takviye eden keçiboynuzunda bulunan promotor maddelerdir. Akciğer ödemine karşı keçiboynuzunun desteği bulunmaz bir imkan. Balgam söktürücü gücü ve astım a karşı olan tedavi edici gücü çok fazladır. Sigara içenler keçiboynuzuna başladıktan bir iki gün sonra nasıl balgam çıkardıklarını hayretle gözleyeceklerdir. Keçiboynuzu, insanlığın korkulu rüyası akciğer kanserini %90 oranında önleme gücüne sahiptir.Özellikle sigara içen insanlarda akciğer kanserine yakalanma riskinin ne kadar yüksek olduğu,bu konuyla ilgili hemen her klinik deneyde ortaya konmaktadır. Değerli okuyucu, bir insanın kendi kendine (sağlığı açısından) verebileceği en büyük zarar; sigara içmesidir. Unutmayınız ki, sigara içmek sadece akciğer kanserine yakalanma riskini artırmıyor,genel olarak insan sağlığını olumsuz etkileyen zararlı bir alışkanlıktır.Keçiboynuzu akciğer kanserini önleyen mükemmel bir meyvedir. Ancak, akciğer kanserine yakalanmış olanlar için tedavi etme gücü çok zayıftır. Ancak bir bitkinin hastalığı önleyici özelliği ile hastalığı tedavi etme özellikleri birbirlerinden farklı şeylerdir. İşte keçiboynuzunun akciğer kanserini tedavi etmekteki gücünü artırıcı farklı etkin maddeler içeren ikinci bir bitkiye ihtiyaç vardır. Bu ikinci takviye bitki kırmızı turptur.

Keçiboynuzunda kolestrol bulunmaması ayrı bir avantajdır. Kaffein ve theobromine içermediği içinde tansiyon problemi olanların rahatlıkla kullanabilecekleri bir bitkidir. Fosfor ve kalsiyum bakımından zengindir. Bu nedenle osteoporoz rahatsızlığı olanlara kalsiyum ihtiyaçlarının karşılanmasında çok iyi bir destekleyicidir.

30 Mayıs 2008 Cuma

Alkol, belleği kemiriyor


Araştırmacılar, kronik alkolizmin, uzun vadeli belleğin otobiyografik kısmı olan ve kişinin deneyimlerini işleyip, kaydettikten sonra bunları zamansal olarak ilişkilendiren kısa vadeli bellek (epizodik bellek) ile örneğin baktıktan sonra telefon numarasını hatırlamakta yararlanılan, bilginin kullanılana kadar sadece birkaç saniyeliğine tutulmasını sağlayan çalışma belleğinde bozukluklara neden olduğunu gördü.

Alkol bağımlılarında düzenli nöropsikolojik taramalar yapılmasının gerekli olduğunu belirten araştırmacılar, bu taramaların hafıza kaybına kadar giden sorunların engellemesine yardımcı olabileceğini vurguladı.
Fransız Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsünden (Inserm) bilim adamlarınca yapılan araştırma “Alcoholism: Clinical and Experimental Research” dergisinde yer alıyor.Alkol bağımlılığının, 1887 yılında Rus araştırmacı Korsakoff’un tam bilimsel bir şekilde açıklayarak kendi ismini verdiği sendrom dışında belleğe zararlı etkisinin olmadığı düşünülüyordu. Sendrom, uzun süreli alkol kullanımı, anoreksiya nervosa gibi bazı psikiyatrik rahatsızlıklar, zorunlu veya gönüllü uzun süreli açlık, uzun süreli açlık sonrası yapılan yanlış beslenme veya uzun süreli damardan beslenme sırasında yeterli vitamin desteği verilmemesi gibi durumlarda ortaya çıkıyor. Genel olarak beyin, beyincik ve göz dokularına zarar veren ve başta yakın bellek kusuru olmak üzere, birkaç ay ile on yıl kadar geriye gidebilen bellek yitimlerine yol açabiliyor.

Çay ve kahve meme kanseri riskini artırmıyor

Meme kanserini tetikleyen unsurlar üzerinde yapılan bir araştırmada, çay ve kahvenin kanser riskini artırdığına ilişkin savın çürütüldüğü iddia edildi.

ABD'nin Boston kentindeki Harvard Halk Sağlığı Okulu doktorlarından Davaasambuu Ganmaa, kadınlar üzerinde 22 yıl süren araştırmada, kafeinli veya kafeinsiz kahve ve çay tüketimiyle meme kanseri arasında bağlantı olmadığı sonucuna ulaştıklarını söyledi.

Ganmaa, aşırıya kaçılmadığı taktirde çay ve kahve tüketiminin herhangi bir zararı olmayacağını kaydetti.

Araştırmaya yaşları 30 ile 55 arasında değişen 85 bin 987 kadının dahil edildiği belirtildi.

18 Nisan 2008 Cuma

Vitamin eksikliği, belirtileri ve yaptığı hastalıklar



Vitaminler büyümemiz, hücrelerimizin yenilenmesi ve enerji üretimimiz için zorunlu maddeler.İnsan vücüdu vitaminleri kendiliğinden üretemez. Bu yüzden sağlığımız için gerekli olan vitaminleri ya yediğimiz yiyeceklerden veya çeşitli ilave vitamin preparatlarından sağlamamız gerekir.Vitaminler yağda eriyen vitaminler ve suda eriyen vitaminler olmak üzere iki alt gruba ayrılırlar.
A, D, E ve K vitamininden oluşan yağda eriyen vitaminler sentezleri için kolesterol gerektiren, yağ dokusunda depolanabilen ve ihtiyaç anında salınabilen vitaminlerdir. B vitamin kompleksleri ailesinden ve C vitaminin den oluşan suda eriyen vitaminler ise vücutta depolanamazlar ve hergün belirli miktarlarda dışarıdan alınmaları gerekmektedir.

Sağlığımız kadar gençlik ve güzelliğimizin de temel taşlarını oluşturan vitaminlerin eksiklikleri bir çok sorunu da beraberinde getiriyor.

A VİTAMİNİ
Vücudun enfeksiyonlara karşı direncini arttıran ve hücre yenilenmesini sağlayan A vitamini yeşil sebzeler, domates, tahıllar, bitkisel yağlar, havuç, lahana, bal ve kuruyemişlerde bol bulunuyor. Eksikliğinde görme bozuklukları, yüksek tansiyon, saçta ve tırnaklarda kırılmalar, ciltte kuruma, halsizlik ve enfeksiyonlara karşı dirençsizlik görülebiliyor.

B1 VİTAMİNİ
Sinir sisteminin sağlığını korumada önemli bir rol oynuyor. Kan dolaşımını düzene sokuyor. Peynir, yumurta, balık ve tahıllarda bol miktarda bulunuyor. B1 vitamini eksikliği sinir ve dolaşım sistemi rahatsızlıkları, sindirim sistemi bozuklukları ve yorgunluğa sebep olabiliyor.

B6 VİTAMİNİ
Kan hücreleri üretimini sağlıyor. Kalbi güçlendiriyor, böbreklerin düzenli çalışmasına ve kolesterolün düşmesine yardımcı oluyor. Vücudun bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Yumurta, tavuk, havuç ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunuyor. Eksikliğinde böbrek taşları, sinir sistemi hastalıkları, kansızlık ve halsizlik görülüyor.

B12 VİTAMİNİ
Hücrelerin kendini yenilemesini sağlıyor. Sinir sistemini güçlendiriyor. Proteinlerin vücut tarafından kullanılmasını kolaylaştırıyor. Çocukların sağlıklı gelişiminde önemli rol oynuyor. Sakatat ürünleri, peynir ve sütte bol miktarda bulunuyor. B12 vitamininin uzun süreli eksikliği Alzheimer gibi kalıcı sinir sistemi hastalıklarına ortam sağlayabiliyor. Uyuşukluk, kolay hastalanma, çocuklarda iştahsızlık ve gelişimini tamamlayamama gibi durumlara sebep oluyor.

C VİTAMİNİ
Kan dolaşımınını düzenleyen, hücrelerin kendini yenilemesini sağlayan, diş etlerinin güçlenmesini sağlayan C vitamini, yeşil biber, çilek, maydanoz, yeşil sebzeler, domates, kırmızı lahana ve turunçgillerde bulunuyor. Yeterli miktarda C vitamini almayanlarda kas zayıflığı, romatizma, dolaşım sistemi rahatsızlıkları, diş çürümeleri, selülit ortaya çıkabiliyor.

D VİTAMİNİ
İskelet sisteminin gelişmesinden ve güçlenmesinden sorumlu olan D vitamini en çok yeşil sebzelerde, balıkta ve zeytinyağında bulunuyor. Güneş de en önemli D vitamini kaynaklarından biri. D vitamini eksikliğinde raşitizm hastalığı, çocuklarda büyüme bozuklukları, diş çürümeleri ve diş eti hastalıkları, ilerleyen yaşlarda kemiklerde deformasyon görülebiliyor.

E VİTAMİNİ
Antioksidan özelliği sayesinde kansere karşı doğal bir koruyucu görevi görüyor. Hücrelerin kendini yenilemesini sağlayarak yaşlanmayı geciktiriyor. Sağlıklı bir cinsel yaşam için de önemli olan E vitamini bitkisel yağlar, tahıllar, badem, ceviz, ayçekirdeği ve koyu yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunuyor. Yeterli E vitamini almayanlar daha erken yaşlanabiliyor. Ayrıca kısırlık, iktidarsızlık gibi çeşitli cinsel rahatsızlıklara rastlanma olasılığı da artıyor.

K VİTAMİNİ
Yaralanmalarda kanın pıhtışmasını sağlayarak, fazla miktarda kan kaybı olmasını engelliyor. İçerdiği antioksidan maddelerle vücudu kansere karşı koruyor. Hücre yenilenmesini sağlıyor. Kemik yapısını da güçlendiren K vitamini karnabahar, lahana, brokoli ve brüksel lahanası gibi sebzelerde bulunuyor. Eksikliğinde vücudun bağışıklık sistemi zayıf düşerek hastalıklara yakalanması kolaylaşıyor. Kesikler ve yaralar daha geç iyileşiyor. Vücudun daha erken yaşlanmasına sebep olabiliyor.

GEREKLİ OLAN VİTAMİNLERİ BESİNLERDEN ALABİLİRİZ

Karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük gereksinimine yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebze, meyve, hububat, süt ürünleri, et-yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir. Vitamin eksikliği çok çeşitli belirtiler verebilir ve başka pek çok hastalığa öncülük edebilir. Dengeli ve yeterli beslenme ile vitamin eksikliği önlenebilse de bu oldukça zordur. Bunun için hergün 3 porsiyon süt ve süt ürünleri, 2 porsiyon et, balık, yumurta, 3 porsiyon meyve, 4 porsiyon sebze, 9 porsiyon ekmek ve tahıl ürünleri yenilmelidir.
Vitaminler.org

12 Nisan 2008 Cumartesi

Kas Tutulması


Kısaca "tutulma" diye adlandırdığımız kas tutulması, az da olsa, hareketleri kısıtlayıp ağrıya neden olur. Kuşkusuz en iyi yol korunmaktır ama böyle bir durumda karşılaşıldığında ne yapılacağını bilmek de rahatsızlığı azaltmak bakımından yararlıdır. Kas tutulması, insanı hareketsiz bırakabilen, rahatsız edici bir durumdur.

Nedenleri
En sık görülen ve en az ciddi olan tutulma, aşağı yukarı herkesin bildiği türden olanıdır: Uzun süre kullanılmayan bir kas yorulduğunda ya da alışık olmadığı ölçüde zorlandığında, şişip, sertleşerek tepki gösterir.

İki tip kas tutulması vardır:
Egzersiz sırasında oluşan; belli bir süre sonra ortaya çıkan. İlk tip artık maddelerin kas dokusunda birikmesi sonucu oluşur. Çalışan kas, bir otomobil motoruna benzetilebilir. Yakıta gereksinimi vardır ve bu da kan akımıyla gelen, yeniden yemeklerden sağlanan besin maddeleridir. Besin oksijenle karışır ve yanarak, kas liflerinin kasılarak hareket oluşturabilmesi için gerekli olan enerjiyi sağlar. Bu olaylar sırasında toksik (zehirli) artık maddeler oluşur ve bunlar atılmazsa, kasta kalarak, ağrı ve sertliğe neden olurlar. Normal olarak bu maddeler sorun çıkmadan atılırlar; ancak iki özel durumda, kasta tutulma yapacak kadar birikirler. Birincisi, kasın çok ya da aşırı yük altında çalıştığı ve artık maddelerin, kanın taşıma kapasitesinden daha hızlı açığa çıktığı durumdur.
İkincisi ise, kastaki damar ağının, yeterli besin maddesi götürüp, artık madde atımını gerçekleştirecek kapasitede olmamasından kaynaklanır.

Egzersize bağlı kas tutulması daha sık karşılaşılan bir durumdur. Kasın bazı liflerinin ya da içindeki ve çevredeki dokuların olağandışı kullanım nedeniyle aşırı gerilmesi, hatta yırtılması sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Kas ya da eklem zedelenmesi, aşırı gerilme, yırtılma ya da kanama ve başka doku zedelenmelerine neden olan darbelerle oluşabilir. Başka belirtilerle birlikte ortaya çıkan tutulma genellikle dokunun kendini onarmasıyla birkaç günde geçer. Ancak bazı durumlarda bu belirti yok olmaz. Bunun nedeni, ya dokunun kendini onarabilmesi için yeterli dinlenmenin sağlanamaması ya da birbirleri üstünde serbestçe hareket eden doku bölümleri arasında yapışıklıkların olmasıdır.

Her tür iltihapta olduğu gibi, kas zedelenmesinde de, iltihaplı, şiş dokuları koruyan ve rahatlatan bir sıvı sızması olur. Bu sıvı, iltihap azalınca yeniden kan dolaşımına soğurulur. Ama bazı durumlarda kalınlaşıp kıvam kazanarak, dokular arasında yapışıklığa neden olur. Söz konusu bölge hareket ettirilmek istendiğinde de, bu yapışıklıklar nedeniyle hareket engellenir. Dolayısıyla, zedelenen kas ve eklemler, dinlendirilme süresinde de belli aralıklarla, yavaşça hereket ettirilip yapışıklık oluşması önlenmelidir. Bedenin bir bölümünün hareketsiz kalmasının gerektiği durumlarda, sözgelimi kırıklarda, bu olanaksızdır ve ilk hareket yapılmaya çalışıldığında tutulma nedeniyle çok güçlük çekilir. Bu, dikkatli fizik tedavi uygulamalarıyla tedavi edilir. Fizik tedaviden etkilenmeyen kalıcı yapışıklıklarsa başka tedavi gerektirebilir, hatta genel anestezi altında cerrahi girişimle ayrılabilirler.

Sertliğin bir başka nedeni, eklem iltihapları, yani her tür artrittir. Eklem tutukluğu özellikle romatoit artritte (daha çok küçük eklemleri etkileyen artrit türü) kendini gösterir. Genellikle ağrıdan çok, parmaklarda tutukluk olur. Osteoartritte ise, kalça ve omuz gibi büyük eklemler etkilenir ve önce ağrı olur, tutukluk ve hareket güçlüğü daha sonra ortaya çıkar. Eklemlerdeki tutukluk, yaşlılarda büyük sorun yaratabilir. Hareketlerini kısıtlayıp sinirlerini bozar. Çoğunlukla artrit ve romatizmaya bağlanır ama genellikle eklem ve kaslardaki fiziksel etkinliğin azalmasının bir parçasıdır.

Bedenin değişik bölgelerindeki tutulmalar değişik nedenlere bağlıdır. Boyun tutulması ters bir hareket, cereyanda kalma, iltihaplanarak şişen lenf bezleri ya da boyun omurlarındaki bir hastalık (servikal spondiloz) ile ortaya çıkar. Sırt tutulmasının çeşitli nedenleri olabilir ve sıklıkla ağrı ile birlikte görülür. Kamburluk, bel kemiğinin yana doğru eğrilikleri ve lordoz gibi duruş bozuklukları sırt tutulmasına neden olabilir. Sırt omurları arasındaki iltihap da hareketleri kısıtlayarak tutukluk yapabilir. Lumbago ya da siyatik gibi sırt eklemlerinin hareketlerinin çok ağrılı olduğu durumlarda, eklem bağlarında ve kaslarda, hareketi (dolayısıyla ağrıyı) önlemeye yarayan spazm ve kasılmalar olur; bu da tutulmaya neden olur. Omuz, kol ve el, tutukluğun en sık görüldüğü beden bölgeleridir. Aşırı kullanım, burkma, artrit, uzun süre rahatsız bir konumda kalma, cereyan ya da nem, tutulmaya yol açabilir. Yaşlılarda en ufak bir burkulma ya da düşme, omuz çevresindeki kas, kiriş ya da bağlarda zedelenme ile eklemde sertliğe neden olabilir. 'Donmuz omuz'da gittikçe artan ağrı ve sertlik vardır. Buna karşılık eklemi hareket ettirmek önemlidir, yoksa ağırlaşır ve kalıcı sertlik oluşur. Eklem içine hidrokortizon enjeksiyonu, eklemin gevşemesine ve iltihabın azalmasına yardımcı olabilir, ama bazen başka girişimler de gerekir.

Dirsek ya da el bileğindeki sertliklerin nedeni genellikle artrit, bazen de kırılmış ya da yerinden çıkmış bir kemik parçasıdır. Parmaklardaki sertlikler ise, artrit ve kaza dahil, birçok nedene bağlı olabilir. Bazen bir ya da daha fazla kiriş kılıfında iltihap vardır ve hareketler zorlaşıp ağrılı hale gelir. Bacaklarda tutukluk çoğunlukla osteoartritten kaynaklanır. Daha çok kalça ve diz eklemleri etkilenir. Dizde tutukluk nedeni, yırtık kıkırdak (bu daha çok dizin kilitlendiği durumlarda söz konusudur) ya da kırık kemik parçasıdır.

Ayak bileğinde ya da ayakta tutukluk, zedelenmeye, tedavi edilmemiş burkulmalara, rahatsız ayakkabılara, ayağın zorlanmasına ya da ayak parmaklarını hareket ettiren kirişlerdeki iltihaplara bağlı olabilir. Bazen de ayak başparmağında, yürümeyi zorlaştıran tutukluk ve ağrı nöbetleri olur. Buna, "hallux rigidus" denilir ve nedeni bilinmemekle birlikte, kalıcı tutukluğun önlenmesi için zamanında tedavi edilmesi gerektiği kesindir. Genellikle doğru uygulanan tedaviyle belirtiler kısa zamanda düzelir.

Tedavi
Tutukluk tedavisinde yararlanılan birçok yöntem vardır. Genellikle birkaç günlük dinlendirme tam bir iyileşme için yeterli olmaktadır. Ancak belli aralıklarla yapılacak egzersizlerle söz konusu bölgenin hareket ettirilmesi, yapışıklıkların önlenmesi açısından önemlidir. Basit tutulmalar evde yapılanf izik tedaviyle giderilebilir. Isı ve masaj yararlıdır. Ayrıca söz konusu bölge, normale dönene kadar gittikçe dozu artırılan egzersizle hareket ettirilmelidir.

İnatçı vakalarda ek tedavi gerekir. Hastanelerde, kısa dalgalı diyatermi, parafin banyoları, banyo tedavisi ve masaj gibi fizik tedavi yöntemleri de uygulanır. Eklemde ve kirişlerdeki kalıcı tutukluk ve ağrılar, bazen lokal anestezik ya da hidrokortizon enjeksiyonları ile giderilir. Böylece bölgedeki spazm ve iltihap geçirilir. Ama bunlar da yetersiz kalırsa, ekleme hareket kapasitesini yok etmek için ortopedik girişimler gerekebilir. Eklem tümüyle harap olmuşsa, son çare, sorunu yapay eklemle çözmektir.

Eklem ve hastalardaki tutulma, ilaçla da tedavi edilebilir. Antienflamatuar (iltihap giderici) özelliği dolayısıyla aspirin, sertliği ve ağrıyı azaltır; denenmesinde yarar vardır. Günümüzde steroit içermeyen ve çok iyi sonuçlar veren birçok antienflamatuar ilaç vardır. Steroitler, yan etkilerini önlemek için daha çok bölgesel olarak kullanılmalıdır. Ancak başka hastalıklar gibi bunda da önemli olan korunmaktır. Orta yaşlarda yapılacak düzenli egzersizler, ileri yaşlarda sertliklerin oluşmasını önler. Ayrıca ısınma hareketleriyle sporun yol açabileceği tutulmalar önlenebilir.

18 Mart 2008 Salı

Domates prostat engeli


Erkeklerin korkulu rüyası prostat kanserine en etkili yiyeceğin domates olduğu açıklandı.

Domatesin, erkeklerde prostat kanserine karşı en etkili gıdalardan biri olduğu görüşü darbe aldı. ABD'de yapılan ve sonuçları, tıp dergisi ''Cancer Epidemiology, Biomarkers and Prevention''ın Mayıs sayısında yayımlanan araştırmaya göre anti-oksidan lycopene zengini domates, kanserin bu türüne karşı sanıldığı gibi etkili değil.
Araştırmacılardan, Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Dr. Ulrike Peters yaptığı yazılı açıklamada, elde ettikleri sonucun çok şaşırtıcı olduğunu ve önceki araştırmalarla çeliştiğini belirtti. Araştırma sırasında, prostat kanseri olmayan 55-74 yaşları arasındaki 28.243 erkeğin, 8 yıl boyunca beslenmeleri izlendi, düzenli taramaları ve kan tahlilleri yapıldı. Bu erkeklerin yıllar içerisinde prostat kanserine yakalananlarla yakalanmayanları arasında, kanlarında çeşitli dönemlerde ölçülen lycopene düzeyi açısından bir farklılık olmadığı gözlendi.

Tek taraflı çiğneme, dişlerde ve çenede kalıcı hasara yol açabiliyor


Rahatsızlık, çenenin bir tarafındaki dişlerin kaybedilmesi ve bu dişlerin protezle telafi edilmemesi, çürük veya problemli dişler ile hatalı yapılmış protezler sebebiyle hastanın yalnız bir tarafını kullanmayı alışkanlık haline getirmesiyle ortaya çıkıyor. İleri vakalarda hastalar sonunda ağızlarını hiç açamayarak, konuşma ve yemek yeme gibi önemli olan ihtiyaçlarını karşılamakta bile güçlük çekebiliyorlar. Sakarya Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi uzmanlarından diş hekimi Eda Yurtbay Hızır, çiğnemenin mutlaka çift tarafla eşit şekilde yapılması gerektiğini belirtti. Tek taraflı çiğneme kuvvetine maruz kalan çene kaslarında deformasyon oluştuğunu belirten Dr. Hızır, bunun da ağrının yanı sıra yüz ve ağız yapısında asimetriye sebep olduğunu ifade ederek şunları söyledi: "Çiğneme kuvvetinin tek taraftaki ekleme yüklenmesi sonucu çene ekleminde ağrı, çene kayması, açma kapama sırasında ses gelmesi ve çene hareketlerinin kısıtlanması hatta çene kemiğinin kafatasına kaynamasına varan ağır sonuçlara yol açabiliyor. Hastanın ağrılı tarafındaki çürük dişlerini bir an önce tedavi ettirmesi, diş eksikliğinden kaynaklanan tek taraflı çiğneme mevcut ise sayısı ve konumuna göre köprü veya bölümlü protezler ile eksikliklerin telafi edilmesi gerekmektedir. Hatalı yapılan protezler ve dolgular da yenilenmeli ve dengeli diş temasları sağlanmalıdır."

Dr. Eda Hızır, ön dişlerin estetik olarak arka dişlerin ise fonksiyon açısından daha önemli olduğunu söyleyen Hızır, "Sindirimin ağızda başladığı unutulmamalı ve besinlerin öğütülmesinde esas görev alan küçük azı ve azı dişlerinin eksikliği ihmal edilmeyip bir an önce tedavisi yapılmalıdır." dedi. Sağlıklı çiğneme nasıl olmalı? Sağlıklı çiğneme için çift taraflı eşit temaslı diş kapanışları, kişilerin sağ ve sol çene arkı olmak üzere her iki tarafını birden dengeli kullanması gerekiyor. Çiğnemeyi ilgilendiren çevre dokular olan dişler, çiğneme kasları ve çene kemiği ekleminin sağlığının korunabilmesi, ancak dengeli çiğneme ile sağlanabilir. Bu şekilde öğütme işlevi gerçekleşir.

4 Mart 2008 Salı

Dizlerinizde ağrı mı var? Menisküs olabilirsiniz !


Menisküs sadece bir sporcu hastalığı değildir.
Birçok insan menisküse ya da çapraz bağ yırtığına maruz kalabiliyor.
İlaçla tedavisi ise yok.

Isınmadan antrenmanlara çıktıkları ve antrenmanda darbelere maruz kaldıkları için daha çok futbolcularda görülen menisküs, ev hanımları için de risk oluşturuyor. Uzun süre dizüstü çalıştıktan sonra ani olarak kalkmaya çalışan ev hanımları menisküs yırtığı ile karşı karşıya kalabiliyor.

Menisküs, daha çok bacak sabitken vücudun diz eklemi üzerinde dönmesiyle zedelenip yırtılabilir. Yırtılma sırasında şiddetli ağrı olur ve eklemin içinde bir şeyin yırtıldığı hissedilir. Menisküs, halk arasında ‘sporcu hastalığı’ olarak biliniyor. Menisküs yırtığı oluşumunda ikinci sırada ise ev kadınları ağırlık kazanıyor. Ev hanımlarının uzun süre dizüstü çalıştıktan sonra kalkmaya çalışmaları, menisküs yırtılmalarına neden oluyor. Bu nedenle ev kadınları eğer uzun süre dizüstü halı silmişlerse, aniden ayağa kalkmaktan kaçınmalı.

MENİSKÜS NEDİR?
Menisküs diz eklemi içinde, uyluk ve kaval kemikleri arasında biri içte diğeri dışta olmak üzere her diz ekleminde iki adet bulunan ve diz eklemini destekleme ile görevli kıkırdak yastıkçıklardır. Eklem sürtünmesini azaltarak hareket kabiliyetini artırır. Yük aktarım alanını genişleterek eklem kıkırdaklarının korunmasına katkı yapar. Yarımay şekliyle uyluk ve kaval kemik başlarını sararak oluşturduğu yuva içerisinde eklem stabilitesine de katkıda bulunur.

MENİSKÜS YIRTIĞI NASIL OLUŞUR?
Sadece sporcularda değil, dizini herhangi bir şekilde zorlamış herkeste görülebilir. Menisküs yırtığı dizde ağrı, kilitlenme, hareket kısıtlılığı ve sıvı toplanması gibi çeşitli şikâyetlere neden olur. Yaşlanma ve yapısal bozukluklar nedeniyle kendiliğinden görüldüğü gibi dizini sürekli büken kişilerde de görülebilir. Menisküslerin iç kısmı kıkırdak yapıda, damarsız olduğu için kendiliğinden iyileşmez. Ancak çevresindeki küçük bir kısım damarlı olduğu için yırtık oluştuğunda dikilirse iyileşebilir. İç kısımda oluşan yırtıkların ise temizlenmesi gerekir. Aksi takdirde dizin içinde bozulmalara yol açar. Menisküs yırtıklarında güncel tedavi metodu artroskopidir. Artroskopi eklem problemlerinin tanı ve tedavisinde eklemin içinin görüntülenmesi için kullanılmaktadır.

Sıklıkla karşılaşılan menisküs yırtıkları ya bir travma ile ya da yıllar içinde meydana gelen yıpranma sonucunda oluşur. Menisküs yırtıkları kendini; ağrı, kilitlenme ve hareket kısıtlılığı ile gösterir. Tedavi olarak yırtılan menisküsün bir kısmının alınması veya mümkünse yırtılan kısmın dikilmesi ile yapılır. Tedavinin ne şekilde yapılacağı hastanın yaşına ve yırtığın menisküsün hangi bölümünde olduğuna bağlıdır.

Ameliyatı takiben hastalar genellikle aynı gün taburcu edilebilirler. Hasta, ameliyat sonrasında bir çift koltuk değneği ile dizi üzerine basabilmekte, 4-5 gün sonra da işine gidebilmektedir. Ancak menisküs tamiri yapılmış ise bu durumda hastanın yaklaşık 2 ay üzerine basmaması gerekmektedir.


OPR. DR. MEHMET DEMİRAYAK
ORTOPEDİ VE TRAVMATOLOJİ UZMANI
KONYA VAKIF HASTANESİ

22 Şubat 2008 Cuma

El ağrısı deyip geçmeyin



Eller, vücudumuzun en değerli organlarından. Ellerimizle yazıyoruz, tokalaşıyoruz, saçlarımızı tarıyoruz, bardağımızı tutuyoruz, sevdiğimize dokunuyoruz. Bunlar ilk akla gelenler. Peki bu derece önemli bir fonksiyona sahip ellerimize ne derece değer veriyoruz? Güzelleşmek için krem sürmekten veya manikür yaptırmaktan söz etmiyoruz. Bizim kastettiğimiz, hangimiz elleri ağrıdığında doktora gitme ihtiyacı duyuyor? Aslında çok basit ve önemsiz gibi gelebilir ama el sorunları, geç teşhis veya uygun olmayan tedaviler sebebiyle kişilerin hayat kalitesini etkileyen çok ciddi sorunlara yol açıyor.

Acıbadem Hastanesi El Cerrahisi Uzmanı Dr. Ufuk Nalbantoğlu, yaptığı açıklamada, el sorunlarının başında, tıp dilinde "Karpal Tünel Sendromu" olarak bilinen sinir başı sendromunun geldiğini belirterek, "Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülen bu hastalık, baş parmak ve yanındaki üç parmağın duyusunu veren, baş parmak fonksiyonlarını sağlayan "median" sinirini etkileyen bir sorun. Median sinirinin el bileğinde, parmakları hareket ettiren tendonlar ile birlikte içinden geçtiği 'Karpal Tünel'de baskıya uğraması sonucu bu hastalık gelişir" dedi.

'Karpal Tünel Sendromu'nun belirtileri
Parmaklarda uyuşma, güç kaybı ve ön koldan omuza kadar yayılan ağrılar ile kendini gösteren bu hastalıkta genellikle geceleri uykudan uyandıran uyuşma ve ağrılar görüldüğünü ifade eden Dr. Nalbantoğlu, "Önceleri hafif şiddette olan ve çok sık görülmeyen bu belirtiler, el ve bilek dinlendirildiğinde ortadan kaybolabiliyor. Ancak, sinirin üzerindeki baskı arttıkça, kişi bu belirtileri daha sık ve daha şiddetli hissedebiliyor" diye konuştu.

Dr. Ufuk Nalbantoğlu, bu dönemde gerekli tedbirler alınmazsa sinirde kalıcı hasar meydana geldiğini vurgulayarak, "Sonrasında el fonksiyonları ile duyusunun yeniden tam onarılması mümkün olmaz. Tedavi olarak başlangıçta tıbbi yöntem ve gece atelleri kullanılır. Yeterli iyileşme sağlanmayan durumlarda cerrahi yöntemler uygulanır. Cerrahi anlamda karpal tünel gevşetilmesi yapılarak sinir üzerindeki baskının ortadan kaldırılması sağlanır" şeklinde konuştu.

'Tendinitler'e dikkat
Dr. Nalbantoğlu, Karpal Tünel Sendromu'nun yanında el ağrısına sebep olan diğer faktörleri de şöyle sıraladı: 'Tendinitler, ganglion kistler (el ve bilekteki kistler) tendon iltihabı, sinir sıkışmaları, enfeksiyon ve artrit' Klavye kullananları, örgü örenleri, bahçe işi ile uğraşanları ve hamileleri en çok tehdit eden el sorununun ise tendinitler olduğunu kaydeden Dr. Ufuk Nalbantoğlu, baş parmak dahil her parmakta görülebilen bu problemi şöyle anlattı: "Parmakları hareket ettiren kirişlerin yüzeyleri çok düzgün kılıflarla çevrilidir. Bu kirişler çeşitli tünellerden geçerler. Tetik parmak probleminde kılıfların girişi daralır, kirişler kalınlaşır ve kendilerini saran kılıflara sığmazlar. Özellikle hamilelik sonrasında görülür. Avuç içinde hassasiyet, parmak büküldüğünde takılma ve kilitlenme, tendinitlerin başlıca belirtileri olarak kabul ediliyor"

Dr. Nalbantoğlu, tedavide öncelikle ılık kompres ve ağrı kesiciler kullanıldığını, ödem oluştuğunda ise enjeksiyon yapıldığını bildirdi. Bu tedavilerin yeterli olmadığı durumlarda cerrahi müdahale yapıldığını söyleyen Dr. Ufuk Nalbantoğlu, "Ancak bu operasyon korkulacak bir ameliyat değil. Operasyon sonrası hasta aynı gün elini kullanabiliyor. Sadece gerekli görülen hastalara fizik tedavi uygulanıyor" dedi.

Elde oluşan kistler
El bileğini fazla kullanan kişilerde görülen bir diğer sorunun ise 'ganglion kistler' olduğunu belirten Dr. Ufuk Nalbantoğlu, "El ve bilekte, kiriş kılıflarının sebep olduğu, eklem sıvısıyla dolu kistik oluşumlara sık olarak rastlanıyor. El ve bileğin hemen her bölgesinde görülen bu kistler aniden veya yıllar içinde oluşabiliyor. Nadiren ağrılı olan bu kitleler kötü huylu değildir. Çoğunlukla hiçbir neden olmaksızın gelişirler. Şikayetlerin derecesine göre tıbbi ya da cerrahi tedavi uygulanır" diye konuştu.
Tenis ve golf gibi sporlarla uğraşanların yanı sıra, endüstriyel alanda çalışanlarda da bu tip iltihaplanmaların sıkça görüldüğünü ifade eden Dr. Nalbantoğlu, "Dirseğin iç ve dış kenarında bulunan kemik çıkıntılarına yapışan kasların yapışma inflamasyonlarıdır" diyerek hastalığı tarif etti ve ekledi: "Hastalık teşhis edildiğinde, öncelikle streching tavsiye ediliyor. Bileklik ve ilaç kullanımının yanı sıra fizik tedavi de uygulanıyor"

Dupuytrens hastalığı
Dr. Ufuk Nalbantoğlu, ellerde rastlanan bu hastalığın daha çok kuzey ülkelerinde görüldüğünü kaydederek, "Avuç içi ve cilt altı dokusunun kalınlaşmasıyla, parmaklara kadar uzanan bantlar oluşur. Bu bantlar avuç içinde bir çekilme oluşturur. Tedavisi, cerrahi olarak bu dokunun çıkarılması şeklinde olur. Tedavi hastalığın seyrine göre de değişir. Cerrahi girişim sonrası uygulanan el terapisi ile fonksiyonlarda belirgin gelişme sağlanmaktadır" şeklinde konuştu.

Burkulma, zorlanma, tendon iltihabı ve karpal tünel sendromu varsa, aslında kişinin kendi başına alabileceği basit tedbirler bulunduğunu vurgulayan Dr. Nalbantoğlu, "Öncelikle sürekli tekrarlamaya dayanan hareketlerden kaçınmanız gerekiyor. Klavye kullanırken kol ve bileklerinizi uygun şekilde destekleyin ve arada mola vermeye dikkat edin. Ayrıca uzmanlar, çalışma öncesi ve sonrasında ısınma ve soğumayı da dikkate alarak egzersiz yapmanızı tavsiye ediyorlar" dedi.

5 Şubat 2008 Salı

Otizm


Otizm, sosyal ve iletişim becerilerinin oluşmasını etkileyen bir gelişim bozukluğudur. Otizm genellikle yaşamın ilk 2 yılında ortaya çıkar. Otistik çocuklar genelde öğrenme zorluğu çekerler. Otistik çocukların büyük bir kısmında farklı seviyelerde zeka geriliği görülse de, zeka seviyeleri normal otistik çocuklar da vardır. Ancak genel zeka seviyeleri ne olursa olsun, Otistik çocuklar çevrelerindeki dünyayı algılamakta ortak bir zorluk çekerler.

Bir annenin doğum sonrası çocuğunun (tüm özür grupları dahil olmak üzere) özürlü olma oranı %2dir; Otistik olması oranı ise %0.5′tir (eskiden bu oran 4/10.000 olarak değerlendirilirdi). Bir otistik çocuktan sonra, ikinci çocukta otizmin ortaya çıkması riski %3 dür. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklarından 4 kat daha fazla görünmektedir Her çocuktaki otistik belirtiler ve bunların seviyesi farklılık gösterebilir, bu nedenle otizmin seviyelerini kategorize etmek güçtür. Ayrıca, Asperger Sendromu ve Rett Sendromu olarak bilinen otizm formları da bulunmaktadır.

Otizmin Belirtileri Nelerdir?
Otistiklerde, etkilenme dereceleri değişse de, aşağıdaki ortak belirtiler görülür;
Sosyal ilişkilerde güçlük Konuşma güçlüğü
Sessiz iletişimde zorlanma
Oyun oynama ve hayal gücünü kullanmada zorlanma
Değişikliklere karşı tepki ve direnç gösterme


Otizmin tipik özellikleri
Otistik Bir Çocuk,
-Başkalarına karşı ilgisizdir.
-Göz temasından kaçınır.
-Başkaları ile kendiliİinden iletişim kurmaz.
-İsteklerini bir yetişkinin ellerini kullanarak belirtir.
-Diğer çocuklarla oynamaz.
-Sürekli bir konu üzerinde konuşur. Sebepsiz şekilde ağlar, güler ve sebepsiz davranışlarda bulunur.
-Anlamsız sözleri üst üste tekrarlar.
-Nesneleri tutup sürekli döndürmekten hoşlanır. Değişikliklerden hoşlanmaz.
-Yaratıcılık gerektiren oyunları oynayamaz.
-Bazıları yaratıcılık gerektirmeyen bazı işleri oldukça hızlı ve iyi yapar.


http://www.otizm.org/

Kireçlenme (Osteoartrit)


Kireçlenme " osteoartrit " eklemlerde ağrı ve hareketlerinde tutukluk ,sonraki dönemlerde ise şekil bozuklukları yapan bir yıpranma hastalığıdır. Kadınlarda biraz daha fazla rastlanan bu hastalık özellikle yük altında kalan eklemlerde daha sık görülür. Etrafinızda o kadar kireçlenme sorunu olan var ki ? Kaldı ki gelecekte siz de bu hastalığa aday olabilirsiniz.

Belirtileri
Eklem ağrıları, özellikle sabahları ve istirahat konumundan ilk harekete geçildiği an hissedilir. Zamanla, eklem çevresinde gerginlik, yumuşak dokularda hafif şişlik ve hareket kısıtlılığı oluşabilir. Aynı şekilde hareket sırasında düzgün olmayan kemik yüzeylerin birbirine sürtünmesinden kaynaklanan bir sürtünme sesi " krepitasyon " duyulur. Bu ses hastalık ilerledikçe kabalaşır ve bunun yansıması olarak hareket kapasitesi de kısıtlanmaya başlar. Ayrıca bunlara paralel olarak da eklemdeki ağrının şiddeti giderek artar. Nihayet eklemlerde önce hafif daha sonra giderek daha da belirginleşen şekil bozuklukları başlar. Bazen o kadar ilerler ki kişinin günlük yaşam hareketlerini altüst edecek duruma gelir. Yürüme bozulur hatta tamamen kaybolabilir. Bu da sorunların daha da karmaşık bir hale gelmesine yol açar. Eklemin yaptığı göreve göre bazı hareketler yapılamayınca hastalar her şeyden önce yapamadıkları bu hareketlerden yakınarak doktora başvurabilirler. Örneğin yere çömelememe, merdiven çıkamama, çorabını giyememe gibi. Eğer sorun başka bir eklemde ise o ekleme has hareketlerde olumsuzluklar ortaya çıkmaya başlar. Omuz hareketlerini yapamama veya el işlevlerinde bozulmalar gibi..

Osteoartrit Tedavisi

Tedavi için herkesin bildiği ilaçlar olmasına rağmen bunun dışında çok sayıda tedavi ve korunma yöntemleri olduğunu söylemeliyiz . Kuşkusuz hepsinin başında hastalara kendi hastalıkları hakkında korunma ve tedavi konusunda bilinçlendirildiği eğitim toplantıları gelmektedir. Son yılların hekim hasta diyalogunun mükemmel arayışlarından biri olan bu “ hasta okulları” yapılacak diğer tedavilerden daha başarılı sonuçlar alınmasına yol açacağı muhakkaktır. Bu toplantılarda hastalara verilecek bazı öğütler ve ipuçları bu hastalıkla mücadelede onların büyük avantajlar elde etmesine yol açabilecektir. Örneğin bunlardan ilki , hastaların iyi olacağım diye yanlış ve gereksiz miktarda hareket etmelerinin yerine dinlenmeye daha fazla yer vermeleri gerektiğini onlara anlatmaktır.

Kilo Verin

Kilo vermeniz gerektiğini şimdiye kadar hemen herkes size söylemiş olabilir. Gerçekten bunu duymaktan artık bıkmış olabilirsiniz. Halbuki , fazla olan bu kilolarınızı verdiğinizde başka hiçbir tedavi yapılmasa bile daha önce dayanamadığınız o ağrılarınız nispeten azalacaktır. Aslında kilo vermek pek de kolay değildir. Bu nedenle hekiminiz size diyet verecek belki de bir diyetisyenden yardım alacaktır. Burada temel felsefe ; öğünlerin sayısını artırmak (üçten beşe çıkarmak) fakat öğünlerde yenen kalori miktarını makul derecede kısmaktır. Bunun yanı sıra kilo vermek isteyenlere bazı öneriler sunabiliriz. Yemeklerin küçük porsiyonlarda alınması , yağ, tuz, şeker içeren gıdalardan kaçınılması önerilir. Beslenmede ,taze meyve, sebze miktarlarını artırırken kırmızı et ,yağlı ve unlu yiyeceklerden kaçınmak gerekir. Beyaz et daha iyisi balık yemek alışkanlık haline getirilmelidir.

Beslenmede İpuçları

Şüphesiz , beslenmede tek hedef kilo vermek değildir. Dengeli beslenme, vitamin ve mineral içeriği yüksek gıdaları tüketmek sadece artroz için değil başka birçok hastalıktan korunmak için de yararlıdır. Yaşlanmanın geciktirilmesi , osteoporoz ve damar sertliğinden korunma sadece doğru beslenme ve bilinçli yapılan egzersizlerle mümkündür. Hemen her yaşta kaybolan kemik dokusunu yerine koymak için süt ve süt ürünlerini ,yeşil sebzeleri fazlaca tüketmek gerekir. Kuşkusuz , çocukluk ve gençlik yıllarında içilecek sütün yararı çok fazla olmasına rağmen hemen her yaşta sütün yararı olacağını bilmek ve ondan vazgeçmemek gerekir.

Zararlı Alışkanlıklardan Kaçının

Özellikle sigara içmeyin ve içtiğiniz alkol miktarını hemen azaltın. Eğer içmeye kendinizi şartlandırdıysanız en fazla 1 kadeh kırmızı şarapla yetinmeniz gerekir. Gerçi şarap yerine vücuda yararlı birçok doğal gıda veya içecek arayışına girmek daha akıllıcadır. Uyku veya sinir ilaçları denge ve hareketlerdeki eşgüdümü bozabileceğinden ilerleyen yaşlarda bu ilaçlardan uzak durmak gerekir. Aşırı veya yanlış beslenme, hareketsiz yaşam koşullarına eklenen bu alışkanlıklar yıpranmayı daha da kolaylaştırdığı unutulmamalıdır.

Fizik Tedavi

OA tedavisinde son yüzyıldan bu yana en revaçta olan tedavilerden biri fizik tedavi olmuştur. Halk arasında fizik tedavi ilk yapıldığı yıllardaki şekliyle hep sıcak bir tedavi olarak görülmüştür. Halbuki günümüzde sıcağın tersine soğuk tedaviler veya sıcak-soğuğun hiçbir şekilde hissedilmediği elektronik uygulamalar şekline dönüşmüştür. Kuşkusuz “ sıcak tedavi “ halen terk edilmemiştir. Zira ağrılı eklemler sıcak uygulamasıyla rahatlar, spazmlı kaslar gevşer. Sıcak banyoya, duşa, küvete veya saunaya girmek sizi rahatlatır. Yapabilirseniz etkilenmiş eklemlerinizi sıcak suda hareket ettiriniz. Biz bu amaçla infraruj lambaları , özel sıcak paketler ( hot pack ) , sıcak parafin , elektronik olarak üretilmiş derinlere kadar inebilen bir sıcak olan kısa dalga diyatermi ve radar yüksek frekanslı ses dalgaları olan ultrason gibi sıcak tedavileri yapmaktayız.

Tedaviye Karar Verme

Aslında en uygun olanı buna bir Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanının karar vermesidir. Hastasının tanısını doğru koyan ve yapacağı tedavinin şekline karar veren hekiminiz gerekli fizik tedavi yöntemini tercih edecektir. Fizik tedavi eklemlerde meydana gelen yıpranmayı hücresel seviyede durdurmayı ve buna bağlı ağrıları ortadan kaldırmayı hedefler. Bunun sonunda eklem hareketlerinde kolaylık ve mevcut ağrılarda azalma ortaya çıkar. Fİzik tedavi kaplıca gibi diğer kür tedavilerinde olduğu gibi ortalama 20 kez yapılması gereken tedavidir. Tedaviler hergün olabildiğince aynı saatte yapılmalıdır. Bunu sağlamak için tıpkı kliniğimizde yapıldığı gibi hastaların evlerinden daima aynı saatlerde alındıkları servis hizmetlerini önermekteyiz. Böylece tedavi sonrası hasta yollarda fazla yorulmayacak ve tedavi etkisi daha da yüksek olabilecektir.

Hastalar hekimin vereceği tüm öğütlere uymalıdır. Bunlar, diyet, düzenli ilaç ve egzersiz gibi öneriler olabilir.Eğer kireçlenme hastalığı başlar başlamaz hekime başvurmuş ve erkenden fizik tedavi yöntemine başlamışsanız sorununuz uzun süreli olarak büyük ölçüde çözülür. Halbuki hastalık eskitildikten sonra yapılacak bir kür fizik tedavi yeterli olmayabilir. Bu gibi durumlarda diğer tedavi seçenekleri yetersiz kalacağı için neredeyse her yıl veya 2 yılda bir sadece bu nedenle yeniden fizik tedavi kürleri yapmak gerekecektir.

31 Ocak 2008 Perşembe

"Sıfır beden" takıntısı!


Uzmanlar bir tehlikeye dikkat çekiyor: "Sıfır beden olma isteği beden imaj bozukluğu olabilir. Bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı yoktur" Ondokuzmayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, son günlerde çok tartışılan "sıfır beden"in beden imaj bozukluğundan kaynaklanabileceğini belirterek, bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı olmadığını söyledi.
Karacalar, son günlerde çok tartışılan "sıfır beden"in bir güzellik ölçütü olduğunu, ancak bu güzellik ölçütünün aşırıya kaçırıldığını söyledi.Bayanların sıfır beden olma isteğinin "Beden imaj bozukluğu" olabileceğini belirten Karacalar, "Beden imaj bozukluğu aşırı olarak algılanan ya da var olduğu zannedilen bir görüntü bozukluğuna hastanın aşırı takılması durumudur.
"Kilosu konusunda bu bozukluğa yakalanan kişide kilo kaybetmenin sınırı yoktur"dedi.
Güzellik ölçütlerinin aşırıya götürülmesinin, bir çeşit takıntı olduğunu ifade eden Karacalar, kilo, yara izleri, burun, saç, dudak ve dişlerin en çok takıntı haline getirilen yerler arasında olduğunu kaydetti.
Beden imaj bozukluğu olan kişilerde ilgili sorunlarını giysi ya da aksesuarlarla aşırı gizleme eğilimi olduğunu anlatan Karacalar, "Sürekli tartılma, sürekli aynada kontrol eylemi ya da aşırı egzersiz düşkünlüğügörülebilir. Bazen de tam tersi yansıyan yüzeyle karşılaşmak dahi istemezler. Sürekli fotoğraf çektirerek kontrol, ölçme, sürekli çevreden destek, toplumsal temastan kaçınma diğer bulguları arasında yer alır" diye konuştu.
Beden imaj bozukluğuna toplumda yüzde 2 oranında rastlandığını ve bu oranının son zamanlarda giderek arttığını belirten Karacalar, şunları kaydetti: "Bu bozukluğa yakalanan ve zayıflayan kişi kilosuyla ilgili sağlıklı değerlendirme yapamaz. Ancak, çevreden duyduğu sıfır beden idealine ulaşırsa belki tatmin olur. Özellikle normal kadınların bile bacaklarını ve kalçalarını gerçek olandan ya da başkasının gördüğünden daha büyük ve kalın gördükleri saptanmıştır. Bu nedenle özellikle kadınlarda kilo takıntılı beden imaj bozukluğunun sık görülmesi doğaldır."
PSİKOLOJİK DESTEK
Kişilerde beden imaj bozukluğu olup olmadığı estetik cerrahi girişiminden önce mutlaka saptanması gerektiğini anlatan Karacalar, yapılan estetik cerrahi girişimlerin genellikle bu kişileri mutlu etmediğini ve "bu mutsuz hasta gurubu"nun sık ameliyat olduğunu söyledi.Karacalar, beden imaj bozukluğu olan kişilerin ameliyat öncesi saptanmasının öncelikle psikiyatrik destek için şart olduğunu vurguladı.

28 Ocak 2008 Pazartesi

Geniz Eti


Geniz eti burun ile boğaz arkasında yerleşmiş bir dokudur. Sanıldığı gibi sadece hastalık oluşturduğunda değil aslında sürekli var olan ve bademcikler gibi görev yapan bir organdır. Burundan giren yabancı maddelere, mikroplara karşı vücudun savunma sisteminin bir parçasıdır.

Geniz eti ergenlik dönemi ile birlikte gerilediğinden hastalıklarıyla sıklıkla çocukluk çağında karşılaşırız. İltihaplanması ve aşırı büyümesi durumunda bazı şikayetlere yol açabilir. Burundan nefes almakta güçlük, horlayarak uyuma, uykuda terleme, büyüme gelişme geriliği, gürültülü nefes alma, uykuda nefes durmaları gibi şikayetler görülebilir.

Geniz eti büyümeleri alerjik bünyeli çocuklarda özellikle sık görüldüğünden bu konuda bir araştırılma yapılması konusunda doktorunuzla görüşmenizde fayda olacaktır.

Doktorunuz ilaç tedavisiyle düzelmeyen geniz eti problemleri için çocuğunuza ameliyat önerebilir. Geniz eti ameliyatı sıklıkla bademcik ameliyatı ile birlikte yapılmakla beraber tek başına da yapılabilir. Yalnız geniz eti alındığı durumlarda operasyon sonrasında belirgin ağrı yakınması olmayacaktır.

Geniz eti ameliyatları genel anestezi ile oldukça güvenilir şekilde yapılmaktadır.

Genellikle hastanede kalış süresi 5-10 saattir. Operasyon sonrası birkaç gün sıvı gıdalarla beslenme önerilir.

18 Ocak 2008 Cuma

Skolyoz


Omurgaya önden ya da arkadan bakıldığında görülen eğilmelere skolyoz adı verilir. Normalde vücut yapımızda bu yönde bir eğriliğimiz yoktur. Yandan baktığımızda ise normal eğriliklerimiz görülebilmektedir. Örneğin sırtımızda hafif bir kamburluk (kifoz) ve belimizde de hafif bir çukurluk (lordoz) bulunmaktadır.

Skolyoz’un oluşum spesifik bir oluşum nedeni var mıdır? Nedenleri nelerdir?
Skolyoz çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Mesela spastik çocuklarda ya da çocukluk çağında felç geçirenlerde görülüyor. Ancak sıklıkla karşılaştığımız skolyozlar, daha çok 10’lu yaşlarda ortaya çıkan ve nedeni tam olarak halen bilinmeyen (idiyopatik) grupta görülen skolyozlar ile anne karnındaki etmenler nedeniyle ortaya çıkan ve doğuştan itibaren bulgu veren doğumsal (konjenital) skolyozlardır. Birincinin nedenini tam olarak bilmiyoruz. Konjenital skolyoza ise gebelik sırasında geçirilen enfeksiyonlar, şeker hastalığı, bazı vitamin eksikliklerinin neden olduğu düşünülmektedir.

Skolyoz’un özellikle görüldüğü belli yaş aralıkları söz konusu mudur?
En sık görülen skolyoz, nedeni bilinmeyen (idiyopatik) tiptir. Erken çocuklukta başlayan tipleri varsa da en tipik başlama ve görülme yaşı ergenlik öncesi yıllardır.

Kaç farklı tip skolyoz vardır?
Eğer tüm sınıflandırmadan bahsedersek neredeyse 20 tipe kadar çıkabiliriz. En sık görülenleri idiyopatik, doğumsal (konjenital), ve çeşitli sinir ve kas hastalıklarına eşlik eden (paralitik) skolyoz tipleridir. İdiyopatik skolyoz dışındaki tipler ile günlük hayatta karşılaşma olasılığı düşüktür.

Skolyoz daha çok kadınlarda mı erkeklerde mi görülür?
Bu konuda yapılmış istatiksel bir bulgu var mıdır elinizde? Aslında, kız ve erkeklerde görülme sıklığı eşit (Yaklaşık %1). Ancak en sık görülen tip olan idiyopatik skolyoz kızlarda çok daha yüksek bir oranda klinik olarak bulgu verecek büyüklüğe erişmektedir.

Çocuklarda görülen skolyoz hangi tip skolyozdur?
Çocuklarda en sık görülen skolyoz idiyopatik tip skolyozdur.

Skolyoz’un belirtileri nelerdir? Kendini nasıl ele verir?
Aileler genellikle çocuklarında bir duruş bozukluğu olduğunu fark ediyorlar ama bunun adını koyamıyorlar. Duruş bozukluğu bir omuzun yüksekliği ya da bel girintilerinde asimetri şeklinde görülebilir. Ancak durum, sırtta hafif kamburluk belirince yani oldukça ileri bir dönemde, aile tarafından bir omurga sorunu olarak algılanıyor. Peki çocukta meydana gelmekte olan deformasyonu erken dönemde nasıl tanıyabiliriz? Bunun için kolay ve güvenilir bir test yapılabilir. Çocuğumuza kollarını da aşağıya sarkıtarak öne eğilmesini söyleyelim, eğildiği zaman baş tarafından yada kalçalar tarafından sırtına bakalım. Eğer sırt simetrik ise skolyoz olması ihtimali çok düşüktür. Eğer sağ ve sol arasında birkaç milimetreden fazla fark varsa, o zaman skolyozdan şüphelenip mutlaka Bir doktora başvurmak gerekir.

Anne babalar çocuklarında skolyoz olup olmadığını nasıl anlayabilirler? Nelere dikkat etmeliler?
Bu yaştaki çocuklar ne yazık ki vücutlarını özellikle ailelerinden saklıyorlar, bu nedenle özellikle tutucu ailelerde skolyoz çok geç fark ediliyor. Biraz önce anlattığım test oldukça güvenilir sonuçlar veriyor. Ergenlik öncesi çocuklarda, ergenliğin sonuna dek 6 ayda bir tekrarlanarak yapılabilir.

Skolyoz hastası olan bir çocuğun günlük yaşamı nasıl etkilenir? Çocuk ne gibi sıkıntılarla karşı karşıyadır?
Erken dönemlerde, ya da skolyoz eğer ilerlemeden belli bir büyüklükte kalır ise, hayatı hiç etkilemiyor. Zaten çocuklar eğrildiklerini hissetmedikleri için tanı bazen çok geç konulabiliyor. Belli bir dereceden sonra çocuk ve aile görüntü bozukluğunu fark ediyor. Eğer bu ciddi boyutlara varmış ise çocukta bir sakatlık hissi oluşturabiliyor. Ancak çok ileri skolyozlarda, oldukça nadir olarak, göğüs kafesinin daralması nedeniyle kalp ve akciğer sorunları ortaya çıkabiliyor.

Çocuklarda görülen skolyozda kaç derecelik eğim oluşmuşsa tehlikeli boyuttadır? Tehlikeleri nelerdir?
Skolyoz eğriliğinin bir ölçümü var ve bu ölçüm sonucunda eğriliğe dereceler veriliyor. 10 dereceden itibaren skolyozun varlığından bahsediliyor, üst sınırı yok, 120-130 dereceye kadar gidebilir. İki tehlike var; birincisi, skolyozun teşhis edildikten sonra ilerlemesi, ikincisi de kalp ve akciğer sorunlarına neden olması. İkincisi için 90-100 dereceyi geçmesi gerekli ki bu oldukça nadir görülen bir durumdur. İlerleme ise gerçek bir tehlike oluşturmaktadır. Buna yol açan ana neden, çocuğun büyümesinin devam etmesidir. Kural olarak skolyoz var ise, çocuk büyüdükçe artmaya devam edecektir.

Çocukta skolyoz olduğunun anlaşılmasından itibaren ne tür müdahaleler yapılır? Cerrahi müdahele gerekmeksizin tedavi mümkün müdür?
Hangi aşamada cerrahi müdaheleye başvurulur?
Tedavi skolyozun tespit edildiği andaki derecesine ve çocuğun o dönemden sonraki olası büyüme miktarına göre değişir. Ana amaç çocuğun gereksiz bir cerrahi müdahale ile karşılaşmamasıdır. Bu çok ayrıntılı ve farklı doktorlar tarafından farklı anlatılabilecek bir konu ama kısaca kendi uygulamamı anlatırsam; büyümesi tamamlanmış çocuklarda (2 yıldır adet gören), sırtta 50 derece, belde 35 dereceyi aşmadıkça cerrahi müdahaleye gerek yoktur. Çünkü bu durumda skolyozun ciddi bir ilerleme şansı yoktur ve hayatı çok etkilememektedir. Büyümesi devam eden çocuklarda ise her ne kadar genel uygulama 20 dereceyi aşan skolyozda korse tedavisiyse de, ben korse kullanmanın gerçekten çok yararlı olduğundan emin değilim. Bu nedenle kendi hastalarımı kullanıp kullanmama konusunda bilgilendirip serbest bırakıyorum. Halen büyüyen çocukta 40 dereceyi aşan skolyozda, erişkin vücudunu kazanmış hastalarda ise biraz önce belirttiğim sırt ve bel derecelerini aşınca cerrahi müdahale öneriyorum.

Günümüzde skolyoz cerrahisinde hangi teknik ve yöntemler uygulanmaktadır? Bu konuda dünya ile karşılaştırıldığında Türkiye nerededir?
Bu konudaki teknolojiyi biz geliştirmiyoruz ama çok yakından izliyoruz. Doğal olarak bu konuda da dünyada çeşitli akımlar geliyor, yükseliyor, bir kısımından zamanla vazgeçiliyor. Şu andaki en etkili olduğu düşünülen uygulama sırttan omurlara vidalar yerleştirilip bunların bir çift çubuk ile birbirilerine bağlanmasından oluşuyor. Bu uygulama Türkiye’nin iyi omurga merkezlerinde yapılabiliyor.

Cerrahi müdahale sonrası skolyoz eğrisinin düzelmesi yüzde kaç ihtimaldir?
Tamamen düzelir ve çocuk günlük aktivitelerini normal olarak yerine getirebilir diyebilir miyiz? Şu anda iyi ellerde derece olarak düzelme oranı %70 ila %80 civarındadır. Bu röntgende bakıldığında küçük bir skolyozun olması, ancak çocuğa dışarıdan bakıldığında normal görünmesi anlamına gelir.

Cerrahi müdahale sonrası hasta ne kadar zamanda iyileşerek ayağa kalkabilir?
Hasta ilk gün yatağından ayağa kaldırılır. İkinci ya da üçüncü gün tuvalete gidebilecek hale gelir. Genellikle üçüncü gün, kendi kendine yürüyüp tuvalete gider hale gelince taburcu edilir. Birinci aydan itibaren, biraz korunarak, okula devam etmelerine izin veriyorum. Üçüncü ayda yüzme, altıncı ayda koşma, ilk yıldan sonra her türlü spor serbest bırakılır.

Ameliyat sonrasında hastanın özellikle dikkat etmesi gereken durumlar nelerdir?
Ameliyat sonrası erken dönemde hastaların çok ağrıları oluyor. Ancak zamanla geçiyor. Biraz önce bahsettiklerim dışında özellikle dikkat gerektiren bir şey yok. Çocuklar zaten ağrıları nedeniyle kendilerini koruyorlar.

Çocukta skolyoz oluşumunun doğum ile ilgisi var mıdır? Doğum anı veya hamilelik süresinde yaşanan bir problem çocukta skolyoz’a neden olabilir mi?
Genel olarak bahsettiğimiz idiyopatik tip skolyozun doğumla bir ilgisi yoktur. Gebelikte yaşanan sorunlar, doğumsal (konjenital) skolyoza neden olabiliyor. Konjenital skolyoz, idiyopatikten daha ciddi bir sorundur. Çoğunlukla ameliyatsız tedavi edilememektedir.

Skolyoz, Türkiye’deki çocuklarda diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında hangi oranda görülür?
Bildiğim kadarıyla Türkiye’deki sıklığı konusunda bir istatistik yok, bu durumda aynı oranda demek durumundayız.

Spor ve egzersizin skolyoz üzerindeki etkisi nedir? Egzersiz yapmak sonradan oluşabilecek skolyoz’u önlemede etkili midir? Ya da skolyozlu bir hastanın egzersiz yapması faydalı mıdır? Ameliyat sonrası hasta egzersiz yapmalı mıdır?
Bu sorunun iki parçası var aslında. Sıklıkla skolyoz tanısı alan hastalara hemen bir egzersiz programı önerilir. Ancak egzersizlerin hastalığın ilerlemesini yavaşlattığına ilişkin en ufak bir objektif delil bulunmamaktadır. Bu durum, skolyozlu çocuklar spor yapmamalıdır anlamına gelmiyor. Spor yapan skolyoz hastaları kendi bedenlerini daha iyi algılıyorlar ve özellikle cerrahi operasyon geçirecekler ise cerrahi müdahale sonrasında çok daha kolay normal hayata dönebiliyorlar. Cerrahi müdahale sonrasında zaten spora yapmalarını teşvik ediyoruz. Elbette bu egzersizler belli bir program dahilinde verilmektedir.

Prof. Dr. Emre Acaroğlu, Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Ortopedi ve Travmatoloji AD.

Alzheimer


Alzheimer ilk kez Alman bir psikiyatrist olan Dr Alois Alzheimer tarafından 1906 yılında, ölümünden sonra bir kadın hastanın beyninde bulunan anormal topaklar ve yumaklar şeklinde tanımlandı.

Alzheimer hastalığı bellek, dil ve mantıklı düşünme de dahil olmak üzere bütün zihinsel yetilerde ilerleyici kötülemeye, gündelik etkinlikleri ve davranışları yerine getirme yetisinde değişikliklerin eşlik ettiği bir hastalıktır.

30’lu yaşlarının sonlarında Alzheimer hastalığına tutulduğu bildirilen bireyler olmakla birlikte, hastalık genellikle 60 yaşından sonra ortaya çıkar. Araştırmalar beyindeki özgül bazı sinir hücrelerinin dejenere olduğunu ve beynin sözcük anlamında büzüştüğünü göstermiştir. Beynin tutulan alanlarına ait işlevler kademe kademe kötüler, ve bellekte (özellikle kısa süreli bellek), yoğunlaşmada, yönelimde, soyut düşünmede bozuklukların yanı sıra kişilik değişiklikleri ortaya çıkar ve önünde sonunda yıkanma ve giyinme gibi gündelik etkinlikleri yerine getirme yetisi kaybolur.

Alzheimer hastalığının geniş biçimde tanımlanmış üç evresi vardır, ancak hastalar arasında büyük farklılıklar görülebilir. Alzheimer hastalığı olan kişilerde zaman içinde beyin işlevlerinde ilerleyici düşme gözlenir ve tanıdan sonra ortalama yaşam beklentisi 7-10 yıldır.

Belirtiler:
Davranışsal belirtiler
Demanslı hastalarda en sık görülen davranışsal değişiklikler apati ve atıllıktır (hiçbir şey yapma isteği duymama). Alzheimer hastalığının bir evresinde, genellikle de hastalık ilerlediğinde, amaçsız gezinme ve saldırganlık gibi sorunlar ortaya çıkar. Volta atma ve karıştırma (sözgelimi, Alzheimer hastalığı olan kadınlar sürekli çantalarını karıştırıp durabilirler) gibi amaçsız davranışlar Alzheimer hastalığı için karakteristiktir.

Depresyon Depresyon semptomları
Alzheimer hastalığında yaygındır, hastaların yaklaşık %40-50’sinde bunların varlığı bildirilmektedir. Hastalarda bilişsel bozulmanın daha az olduğu erken evrelerde daha sık ortaya çıkma eğilimindedirler ve hastalığına karşı bir miktar içgörüsü kalmış olan hastalarda daha sık olabilirler.

Ajitasyon
Saldırganlık, kavgacılık, bağırma, hiperaktivite ve disinhibisyon (normal toplumsal sınırların dışına taşan davranışlar) gibi bir dizi davranışsal bozukluğu kapsayan genel bir terimdir. Demanslı hastaların %50’ye varan bir oranında, özellikle de hastalığın orta ve ileri evrelerinde ajitasyon görülür.

Psikoz
Hastaların küçük bir oranında paranoya, sanrılar ve varsanılar ortaya çıkar. Bunlar hastalar ve bakımverenler açısından özellikle sıkıntı verici olabilir ve şiddete yol açabilir. Bir çalışmada, olası Alzheimer hastalığı tanısı konmuş hastaların neredeyse yarısında (%43.5) sanrılar bulunduğu gösterildi.

Alzheimer hastalığında en sık görülen sanrılar kötülük görme tipindedir (birinin kendi peşinde olduğuna ya da onu öldüreceğine inanmak).

Alzheimer hastalığında görülen beş tipik sanrı şunlardır:
• insanların bir şeyler çaldıkları
• o evin kendi evi olmadığı
• eşinin (veya bakımveren diğer bir kişinin) yerine başkasının geçmiş olduğu
• terk edilme
• sadakatsizlik

Varsanılar veya gerçekte olmayan şeyler görme veya işitme belirtileri Alzheimer hastalığı olanlarda sıktır ve daha sık olarak görseldir.

Uyku bozukluğu – uykuya dalma güçlüğü, sık uyanmalar, geceleri dolaşma ve diürnal ritmlerde değişiklikleri içerir. Uyku bozuklukları Alzheimer hastalığında yaygındır

16 Ocak 2008 Çarşamba

FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi)


FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkeleri halklarında (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Birbirinden bağımsız iki ayrı klinik tablosu vardır:

1-Ani başlayan ve kısa süreli karın,göğüs veya eklemlerde ağrı ile birlikte ateş olması,

2-Genç yaşta bile böbrek yetmezliğine neden olabilen böbrek amiloidozu.

Belirtiler genç yaşta ortaya çıkar; hastalığın başlaması hastaların yarısında 10 yaşından öncedir.En son araştırmalara göre Pyrin geninin mutasyonunun FMF'e yol açtığı saptansa da hastalığın gerçek oluş nedeni hala bilinmemektedir.

FMF tanısı klinik bulgular, ailede bu hastalığın varlığı öyküsü, muayene ve (özellikle atak esnasında yapılan) laboratuvar incelemeleri ile konur. Ana-babadan alınan kan ile yapılacak genetik incelemenin tanı koymadaki değeri sınırlıdır ve pek bir önemi yoktur çünki hastaların % 80 'inde hastanın kendi geninde mutasyon (değişiklik) olmakta ve ana-babasından aldığı gen değişmektedir. Yine de bazı vakalarda genetik araştırma doğru sonuç verebilir ve tanı koymada faydalı olabilir.
Amiloidoz daha çok hiç tedavi görmemiş FMF hastalarında görülür.Bu durum idrarda protein çıkışının basit bir idrar tahliliyle saptanmasıyla hastalığın erken döneminde teşhis edilir.

Bu hastalığın tedavisinde Kolşisin kullanılır. Bu ilacın dozu günde 1-2 mg dır ve sürekli kullanılmalıdır. İlaç FMF için artışmasız yararlıdır; (sürekli kullanımı halinde) hastaların çoğunda atak oluşmasını ,hemen hemen tüm hastalarda da amiloidozun aşlamasını önler.
Ne var ki böbrek şikayeti olmayan hastalarda ve kolşisin kullanmaya başlamadan önce amiloidoz gelişmiş olan FMF'li hastalarda da amiloidoza rastlanılmaktadır.

Kolşisin'in atakların ve amiloidozun oluşumunu nasıl önlediği bilinmemektedir. Fakat şu gerçek bilinmektedir ki; kolşisin kullanmasına rağmen sık atak geçiren fakat amiloidozun duraklatıldığı hastalarda, ilacın FMF ataklarını önlemedeki etkisi ile (amiloidozda böbrekte anormal olarak biriken madde olan) amiloid yapımını durdurucu etkisi arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Kolşisin tedavisi FMF hastaları için en güvenli ve uygun seçenektir.

Primer infertilite (sebebi yapılan araştırmalara rağmen bulunamamış kısırlık), FMF'li kişilerde normal kişilere göre daha fazla görülür. Ayrıca FMF'li kadınların düşük yapma ihtimali normal kadınlara göre daha fazladır ; (amiloidoz ve ağır seviyedeki böbrek yetmezliğinin anne ve bebek için birçok tehlikeler oluşturması nedeniyle) amiloidozu olan FMF hastalarına gebe almamaları önerilir.

İlacı kullanan hastaların çocuklarında Kolşisin'in herhangi bir teratojenik etkisine rastlanmamasına rağmen, tüm FMF'li gebelerde (bebekte ilaçtan dolayı gelişebilecek herhangi bir sakatlığın vs tesbiti için) "amniosentez" yapılır. (Amniosentezde; özel bir yöntemle bebeğin beslenmesini sağlayan plasenta içindeki amnion sıvısından örnek alınarak bebekte gelişebilecek herhangi bir hastalık veya amnormal bir durumun varlığı araştırılır.) Ayrıca fetusda kromozom anomalisi olup olmadığının araştırılması için "karyotip analizi" yapılır.