30 Eylül 2007 Pazar

Sonbahar Depresyonu

Yaz bitti , güneşli günler yerini bulutlu ve yağmurlu günlere bırakacak, yazın vermiş olduğu neşe ve enerji hepimizde yavaş yavaş azaldı, işe -okula yeniden başladık ve son zamanlarda yataktan kalkmakta zorlanıyoruz.

Güneşi az görmek, iş yükümlülüğünün artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi kişilerde birtakım ruhsal sorunlar yaratabiliyor. Sabah uyanmakta güçlük, yataktan kalkmak istememe, kendini gün içinde yorgun ve bitkin hissetme, enerjide azlama , çalışmak istememe, karamsarlık, hüzün, cinsel enerjide azalma, çabuk sinirlenme gibi belirtiler “sonbahar depresyonuna” girmiş olabileceğinizi gösterebilir. Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte kişilerin yetersiz güneş ışığı alması beyindeki kimyasal maddelerin düzeninde bozulma yaratır bu bozulma da depresif duyguların yaşanmasına sebep olur. Uyku ve hormonları düzenleyen biyolojik saatin bozulması da bahar depresyonun ortaya çıkmasına neden olabiliyor.


Bilimsel araştırmalarda mevsimlerin insanların ruh hallerinde bir takım değişiklikler yapmış olduğu belirlenmiştir. Sonbahar ve kış aylarında kişilerde depresif belirtilerin arttığı, geçmişte depresyon yaşayan kişilerde bu belirtilerin yeniden tekrarlandığı araştırmalarla desteklenmiş olup kadınlarda erkeklere göre bu oranların daha yüksek olduğu gözlenmiştir.

Bahar depresyonu ile birlikte yaşanan yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı, isteksizlik, çabuk sinirlenme, karamsarlık, libidodaki azalma, konsantre olmada güçlük, uykusuzluk, yorgun ve bitkin uyanma vb şikayetlerin bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekebilir. Çünkü yaşanan bu belirtiler farklı bir ruhsal rahatsızlığın başlangıcı da olabilir. Bahar depresyonu yaşayan kişilerin hava bulutlu olduğunda dışarı çıkmak isteği olmamasına rağmen dışarı çıkmak için çaba göstermesi, vücudu için gerekli enerjiyi sağlamak için düzenli beslenmesi , düzenli spor ve egzersiz yapması, işyerindeki isteksizliğini azaltmak için sık ve kısa keyifli molalar vermesi, sosyal yaşamını yeniden planlayarak keyif alabileceği aktiviteler planlaması depresif belirtilerin azalmasına yardımcı olacaktır. Belirtilerin çok yoğun yaşanması durumunda profesyonel bir destek kesinlikle alınmalıdır. İlaç tedavisi ve psikoterapi süreci ile tedavisi mümkündür.


Psikolog Eda GÖKDUMAN

29 Eylül 2007 Cumartesi

Akdeniz Diyeti Alzheimer Düşmanı



Balık, taze sebze ve meyveden oluşan Akdeniz diyeti ile şarap Alzheimer hastalarının ömrünü uzatıyor.

Amerikan Nöroloji Akademisi'nin dergisinde yer alan çalışmaya göre, ABD'li bilim adamları 4.5 yıl boyunca 192 Alzheimer hastasını izledi.
Araştırmada, daha çok taze meyve ve sebze ile balık yiyen, hafif ve sağlıklı yağlar tüketen, orta düzeyde şarap içen ve hayvansal gıdaları az tüketen hastaların, tersini yapanlardan ise 1.3 ila 4 yıl daha uzun yaşadıkları belirtildi.

Cinsel Gelişim

Biyolojik özelliklerimizi temel aldığımızda erkek ya da dişi olarak belirlenen bir cinsiyetimiz vardır. Cinsellik ise bu biyolojik yapı üzerine eklenen sosyolojik, psikolojik ve felsefi boyutları da içeren daha geniş bir tanımlamadır. Doğum öncesinden ölüme kadar duyguları, düşünceleri, inançları, davranışları ve yaşantıları içeren gelişimsel bir süreçtir. Belirli bir yaşam döneminde beklenen cinsel duygular, inançlar ve davranışlar o yaşa uygun cinsel gelişimi belirler.

Cinsel gelişim ile ilgili bilgilerimiz psikoseksüel gelişim kuramı ile ilgili temel bilgilere dayanmaktadır. Döneminde birçok olumlu ve olumsuz eleştiri ile karşılaşan bu kuram 1915 yılında Freud tarafından geliştirilmiştir. Psikoseksüel gelişim kuramı günümüzde de sarsılmaz yerini korumaktadır.

Başlangıçtaki eleştiriler, bu kuramda aktarılan çocuk cinselliğinin yetişkin cinselliği ile karıştırılmasından kaynaklanmıştır. Aslında çocuklarının cinsellikleri ile ilgili danışmanlık isteyen anne babaların da çocuk ve yetişkin cinselliğini karıştırdıklarını görmekteyiz.

Psikoseksüel gelişime göre cinsel enerji değişik gelişim dönemlerinde değişik beden bölgelerine yönelmektedir. İlk bir yılda ağız gereksinimler, doyumlar ve dış çevre ile ilişkilerde kullanılan organdır. Bebekler tanımak için her şeyi ağızlarına götürmekte, dünyayı ağızları ile tanımakta ve bundan hoşlanmaktadırlar. Bebekler annelerini emmedikleri dönemlerde parmaklarını emmektedirler. Birinci yaştan sonra ağız bölgesinin verdiği haz yerini çocuğun çişi ya da kakasını kontrol edebilme yeteneğine bırakmaya başlar. Çocuk bu kontrolün kendi elinde olmasından çok hoşlanmaktadır. İkinci yılda bu yeteneğin yanında çocuk altının temizlenmesi sırasında ya da idrar yolu iltihabı ve bu bölge pişikleri sonucunda cinsel organlarının farkına varır. Genel olarak bedenine dokunulmasından hoşlandığı bu dönemde cinsel bölgelere dokunulması da haz vericidir. Ayrıca kız ya da erkek olma ile ilgili ilk farklılıklar da bu yaşlarda başlamaktadır.

Çocuk cinsel oyunlarla anne ya da babadan hangisine benzediğini anlamaya çalışmakta, sonrasında aynı cinsiyetten ebeveyn ile özdeşim kurarak o dönemi tamamlamaktadır. Özetle çocuğun cinselliğe olan ilgisi bu özdeşim çabaları ve bedeni ile ilgili hazların sürmesine yöneliktir. Yaklaşık 3-5 yaşları arasında giderek azalan bu ilgi yerini daha haz veren ve doyurucu olan kişilerarası etkileşim, arkadaşları ile oynama ve öğrenme çabalarına bırakmaktadır.

Ergenlik ile daha önceki bu özdeşimler ve cinsiyet hormonlarının etkisi ile cinsel kimlik oluşacaktır. Burada sözü edilen artık erişkin cinselliğine yönelik adımları içermektedir. Çünkü yetişkine benzeyen düşünce sistemi ve hormonların etkisi başlamıştır.


Burada cinselliğin de doğal ruhsal ve bedensel gelişimin bir parçası olduğunu vurgulamak için bilgiler aktarılmaya çalışıldı. Anne baba, öğretmenler ve okul yöneticilerinin burada aktarılandan daha fazlasını öğrenmelerini, iletişimde oldukları çocuklara bilimsel bir temelden doğru bilgiler vermeleri gerekir. Bilmediğinizde "bilmiyorum" diyebilmeli, onlarla anlayacakları bir dilde konuşmalısınız. Onların dili ile tıp dilini ilişkilendirmeli, tepkilerinizi onların bedensel, zihinsel ve psikososyal gelişim düzeyine göre uyarlamalısınız. Çocukları her türlü konularda olduğu gibi cinsel bilgi sağlamada da anne babaları ile konuşmaya cesaretlendirmeliyiz.

Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölümü

28 Eylül 2007 Cuma

Dikkat Eksikliği Sendromu Nedir?

Çocuğun, yaşamının her anını etkileyen nörobiyolojik bir bozukluktur.

Kimlerde görülür?

Çocukların %5 inde. Erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3 kez daha fazla. Her sınıfta ortalama bir ya da iki öğrencide görülür.

Yeni bir buluş mudur?
Hayır. Değişik isimlerle anılmakla birlikte, 1900 lü yılların başlarından beri tanınan bir sendromdur. Günümüzde yaygın olan adları, Dikkat Eksikliği Sendromu ve Dikkat Eksikliği Sendromu ile Hiperaktivite Sendromudur.

Sorun nedir?
Dikkati, tek bir noktaya odaklayamamak ve organize olamamak.

Bu sendromun tıbbi bir açıklaması var mıdır?
Evet. Dikkat Eksikliği Sendromu olan ve olmayan bireylerin beyinlerinin kimyasal metabolizmaları arasında farklılıklar saptanmıştır.

Nedeni nedir?
Tek bir nedeni yoktur. Konsantrasyonu sağlamak için milyonlarca beyin hücresi birarada çalışırlar.

Neden olmayan nedir?
Şeker ve diğer gıdalar
Alerjiler Anne babaların yetiştirme tarzları.

Çocuğumda Dikkat Eksikliği Sendromu varsa bunu nasıl anlarım?
Dikkat Eksikliği Sendromu, her çocukta kendisini değişik olarak gösterir. Dikkat Eksikliği Sendromu olan bütün çocuklar, dikkatlerini yoğunlaştırmakta ve başladıkları işleri bitirmekte zorlanırlar. Bu zorluğun yoğunluğu çocuklar arası değişiklik gösterir.
Ders dinlemenin ve yazıları tamamlamanın gerekli olduğu okul hayatında sorunlar başgösterir. Okul ödevleri yapılmaz ya da tamamlanmaz. Dinlemekte ya da direktiflere uymakta zorluk yaşanır. Çevredeki en ufak olaylarla ya da kendi düşünceleri ile kolayca dikkati dağılır.

Nasıl emin olabilirim?
Bu sendrom için ne tıbbi, ne nörolojik, ne de psikolojik tek bir test vardır. Dikkat Eksikliği Senromu olan çocukların %30 unda hiperaktivite yoktur. Onların ana sorunu dikkatlerini toplayamamak ve konsantre olamamaktır. Genellikle "uyurgezer" görünümünde, sessiz, uyuşuk ve aşırı duygusaldırlar.

Dikkat Eksikliği Sendromu olan çocukların çoğu ise hiperaktif, düşüncesizce davranan ve organize olamayan bireylerdir. Genellikle, sürekli kıpırdanırlar ve vücutlerinin bir parçası sürekli hareket halindedir. Bir yerde oturamazlar. Eşyalarını unuturlar ve kaybederler. Başladıkları işi bitirmeden bir diğerine başlarlar. Müdaheleci ve rahatsız edicidirler. Sıra bekleyemezler. Cevapları soruları beklemeden ağızlarından kaçırırlar. Düşünmeden tehlikeye atılırlar. Normal faaliyetleri "sıkıcı" bulurlar.

Kurdeşen

Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğu belirtildi.Toplumda sık görülen bir cilt hastalığı olmasına rağmen fazla önemsenmeyen kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğu belirtildi.

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Necdet Tokgöz, halk arasında “kurdeşen” olarak bilinen ürtikerin, dermatoloji polikliniklerine başvuran hastaların yüzde 5’inde rastlandığını söyledi. Kurdeşenin en önemli nedeninin stres olduğunu da kaydeden Tokgöz, “Hastalık yüzde 60-70 oranında strese bağlı olarak ortaya çıkıyor. Ancak bazı antibiyotik ilaçlar, ağrı kesiciler, ev tozları, gıdalar, çürük diş ve vücudun herhangi bir yerindeki iltihaplanmalar da kurdeşene neden olabiliyor” dedi.

“Bakıldığında ‘yamalı asfalt’ görüntüsü verir”
Kurdeşen hastalığının en belirgin özelliğinin, ciltte 1-2 santim çapında kırmızı, kabarık, kaşıntılı, yer değiştiren döküntüler olduğunu anlatan Tokgöz, kabarıklıkların genellikle yüzde, kollarda, bacaklarda ve parmaklarda oluştuğuna dikkati çekti.

Tokgöz, kurdeşen hastalığının ilk bakıldığında “yamalı asfalt” görüntüsü verdiğini kaydederek, şunları söyledi: “Kurdeşen hastalığının ‘anjioödem’ denilen kronik bir türü daha vardır. Anjioödem de genelde ciltteki kızarıklıklara ek olarak dudak ve gözlerde balon gibi şişlikler oluşur ve tablonun ciddiyetini artırır. Anjioödemde derinin alt tabakaları da olaya iştirak ettiği için şişlik çok ön plandadır. Şişliğe kaşıntıdan ziyade yanma hissi eşlik edebilir.”

Rastgele ilaç kullanmayın..
Hastalığın tedavisi için mutlaka bir cilt doktoruna başvurulması gerektiğini hatırlatan Tokgöz, “Alerji testlerini içeren araştırmaların yapılması çok önemli. Kurdeşen, hastalık etkenlerinin ortadan kaldırılmasıyla genel olarak kendiliğinden geçer ve tekrar etmez. Geçmediği durumlarda ise ilaç tedavisi uygulanır. Hastalara stresten uzak durmaları ve rastgele ilaç kullanmaktan kaçınmaları tavsiye edilir” diye konuştu.

Ulnar Sinir Sıkışma Sendromu

Dirseğinizi bir yere çarptığınızda tüm kolunuza yayılan bir elektriksel akım yada ağrı hissettiğinizde ulnar sinirinizi hissetmiş olursunuz. Ancak zaman zaman ulnar sinirin oluşturduğu bu tablo kalıcı olabildiği gibi, elin parmaklarını ve el bileğini rahatsız eden bir tablo oluşturabilir.
Ulnar sinir tüm kol boyunca uzanır ve dirseği ,el bileğini geçerek sonlanır. Elin küçük parmağı ve yüzük parmağının his duyusundan ,elin parmaklarının hareketinin bir bölümünden sorumludur. Dirseğin iç yanından mevcut olan eliniz ile de hissedebileceğiniz bir tünelden geçer. Dirseğin almış olduğu bir travmadan ulnar sinir etkilenecek olursa (dirsek kırıkları sonrası gibi) sinirde gelişen ödeme bağlı olarak sinir bu tünel içerisinde sıkışır. Bu tabloya kubital tünel sendromu yada ulnar sinir sıkışma sendromu adı verilir.

Bu durumun uzaması sonrasında sinirin üzerinde yer alan koruyucu myelin tabakası el bileği ve dirseğin hareketleri sonrasında sürtünmeye bağlı olarak aşınabilir. Bu sinir de kalıcı bir hasar oluşma ihtimali demektir. Burada elin kaslarında zayıflama kavanoz açma gibi hareketlerde zorlanma gibi şikayetler ortaya çıkar. Problem dirseği ilgilendiren bir patolojiden kaynaklansa da esas şikayetler sinirin etkili olduğu alan olan elde ve parmaklarda ortaya çıkar. Hem motor hem his duyusu ile ilgili sorunlar yaşanır.

Dirseğin iç kısmında oluşan gerginlik hissi
Özellikle geceleri oluşan elin küçük ve yüzük parmağında uyuşma hissi
Araba kullanma veya telefonla konuşma gibi dirseğin uzun süre katlı pozisyonda kalması sonrasında uyuşmanın oluşması
Müzikal bir instrumanı kullanırken yada elin parmaklarını ilgilendiren bir iş yapmada güçlük
Kavrama yada ayıklama işleminde güçsüzlük hissi
Tüm kolun iç yüzünde ağrı hissetme gibi şikayetler oluşabilir.
Bunlardan herhangi biri mevcut ise doktorunuza başvurun,erken tanı kolay tedavi seçeneklerini getirecektir.


Hastalığın tanısı koymada mevcut birçok yöntem mevcuttur. Hastadan alınan bilgi bunların en önemlisidir. Dirsek ile ilgili geçirilmiş bir sorununuz varsa doktorunuz sizden çeşitli röntgenler istiyebilir. Ayrıca elin, elbileğinin kaslarının ve sinirlerinin elektriksel yanıtını görmek üzere EMG istenebilir.
Dirseğinin üzerine düşenler
Dirsek hareketi ile ilgili işlerde çalışanlar (sekreterler, şöförler gibi)
Diabetikler
Artrit problemi olanlar veya troid problemi olanlar
Alkolikler risk altında olan kişilerdir.


Cerrahi olmayan tedavi seçenekleri
Dirseği olabildiğince düz tutarak sinirin sıkışmasını engellemek,
Gögüs üzerinde kolların çaprazlaşmasını engellemek,
Sık telefon görüşmeleri yapıyorsanız dirseği kullanmayacağınız bir sistem oluşturmak (megafonla konuşmak gibi)
Çalışma masanızı ayarlayarak dirseğin kırılmış pozisyonda kalmasını engellemek,
Geceleri kullanacağınız,kolun pozisyonunu ayarlayan ateller,
Spor esnasında dirseği koruyan dirsekliklerin kullanımı
Kortikosteroid enjeksiyonu (ödemi azaltmak üzere)


Cerrahi tedavi
Eğer konservatif tedavi ile kas güçsüzlüğü ortadan kaldırılamıyorsa yada ağrı şikayetleri sürüyorsa ileri tetkikler yapılarak cerrahi tedavi planlanmalıdır. Cerrahi de birçok yöntem mevcuttur, ancak en sık olarak anterior submuscular transpozisyon adı verilen sinirin geçtiği kemik tünelin arkasından önüne alınması olarak tarif edilebilecek işlem uygulanır. Cerrahi tedaviden sonra rehabilitasyon planlanarak elin gücünün tekrar kazanılması sağlanır.





Topuk Dikeni ( EPİN KALKENEİ )


Topuk dikeni çok yaygın bir sorundur. Topuk kemiği altında yani ayak tabanında bir kemik uzantısı oluşur. Bu uzantı ya da diken, sert tabanlı ayakkabılarla sert zeminlerde yürüyüp koşma sonucu yada artrozu olan ileri yaşlardaki kişilerde sıklıkla görülür. Ayrıca aşırı kilolularda, uzun süre ayakta durarak çalışanlarda ve bazı romatizmal hastalıklarda görülür. Ayak tabanında topuk üzerine bastırıldığında ağrı vardır.

Tedavide ortası delik topuk tabanlığı, ya da ayakkabının topuğunnu altına gelen kısmın oyulması, ağrı kesici ve enflamasyon dindirici antiromatizmal ilaçlar ve bunlara rağmen ağrı geçmezse, topuğa, kemik çıkıntısının olduğu bölgeye kortizon enjeksiyonu yapılır. Yine geçmez ise ameliyatla bu çıkıntı alınır.

PLANTAR FASİİT
Bu rahatsızlığı olan kişiler, uzun bir dinlenme süresinden sonra örneğin, sabah kalktıklarında ilk adımlarını atarken daha fazla olan, yürüdükçe azalan ancak, günün ilerleyen saatlerinde ayakta dururken yine artan topuğun tabanından ayağın iç kısmına doğru yayılan bir ağrı duyarlar.

Ayak tabanında ve deri altında, topuktan başlangıç alıp parmaklara dek uzanan yelpaze tarzında bir kalın lif tabakası vardır. Bu tabakaya plantar fasiya denilir.

Bu fasiyanın asıl fonksiyonu, kas ve kemikleri korumanın dışında, ayağa, yandan baktığınızda iç tarafındaki eğimi vermektir.

Her yaşta görülebilir, ayak tabanına gelen ve sık tekrarlayan travma, spor aktiviteleri, aşırı yürüme ve ayakta kalmayı gerektiren işlerde çalışanlarda görülebileceği gibi, kilolu ve ileri yaşlardaki kişilerde daha sık ortaya çıkar. Genellikle topuk dikeni ve plantar fasiit birlikte görülür.

Tedavide, topuğa ortası delik tabanlık, eğer ayak tabanında düzlük varsa, plantar fasia üzerindeki gerginliği azaltmak amacı ile, özel aletler ve evde plantar fasiaya yönelik germe egzersizleri verilir. Israr eden ağrılarda plantar fasia ve topuğa tabandan kortizon enjeksiyonu yapılabilir.